Füsûs-ül Hikem

255. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS-I  ŞERÎF  KELİME-İ  İLYÂSİYYE'DE  MÜNDEMİC     OLAN HİKMET-İ ÎNÂSİYYE"NİN BEYÂNINDADIR

Ve akl-ı selîme gelince, imdi o, ya meclâ-yı tabiide tecelli-i ilâhi sâhibidir, şu halde bizim dediğimiz şeyi âriftir; veyâhut mü'min-i müslimdir ki, ona imân eder. Nitekim, hadis-i sahîhde vârid oldu. İmdi sultân-ı vehmin, bu sûrette geldiği şepde bâhis olan âkıl  üzerine hükmetmesi lâbüddür; zîrâ ona mü'mindir. Ve gayr-ı mü'mine gelince, vehm üzerine vehm ile hükmeder. Böyle olunca nazar-ı fikrî tahayyül eder. Tahkîkan o rü'yâda bu tecellînin i'tâ eylediği şeyi Allah üzerine muhal gördü. Halbuki bunda vehm, kendi nefsinden gâfil olduğu için, şuûru olmadığı haysiyyetten ona müfârık değildir ( 11 )

Ya'nî akl-ı selîm (sağduyulu, müsbet düşünce sahibi) ki, akayid-i fâsideden (yanlış inançlardan) sâfi (arınmış) ve fıtrat-ı asliyye (asli yaratılışının) ve letâfet-i ezeliyye (ezeli nuru) üzerine olan kalbdir. Böyle bir kalb sâhibi olan kimse ya meclâ-yı tabîî (tabii ayna) bulunan sûret-i insâniyyede (insanın süretinde) tecellî-i İlâhî (İlahi ilham) sâhibidir. Ya'ni bu neş'et-i unsuriyye-i insâniyyede (unsurlardan meydana gelmiş insanların bedenlerinde) ve sûret-i tabîiyyede (tabiat suretlerinde) keşf (sırlar açılmış) ve ayân (aşikâr, apaçık görüş) sâhibidir. Şu halde, o kimse, bizim dediğimizi bilir ve biz nevmde (rüyada) ve nevmin gayrisinde (rüyanın dışında) Hakk'ın sûretlerde zuhûrunu (açığa çıkışını) beyan etmiş (anlatmış) ve emr-i vücûd (vücut hususu) müessir (etkileyen) ve müesserün-fîhe (etkilenene) münkasimdir (ayrılmıştır, bölünmüştür) ilh... demiş idik; keşf (sırların açılması) ve şuhûd (görmek) ile bu dediklerimizin hakîkatini bilir. Veyâhut o akl-ı selim (sağduyu) sâhibi, tecellî (ilham) sâhibi olmayıp resüllere ve ehl-i keşfe (keşf sahibine) teslîm ve onların evâmirine (buyruklarına) münkâd (boyun eğen) olur ve bu vasıfta olan kimse, mü'min-i Müslimdir (inanan bir Müslümandır). Binâenaleyh (bundan dolayı) bizim dediğimizin hakîkatine (aslına , özüne) keşfen (keşif yoluyla) ve şuhûden (görerek) muttali' olmasa (bilmese) bile îmân eder. Nitekim Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’den rivâyet olunan (anlatılmış olan) uzun bir hadis-i sahîhde (sahih hadiste) Hakk'ın sûretlerde tahavvül ettiği (dönüştüğü, bir şekilden başka bir şekle, hale girdiği) beyân buyrulmuştur (bildirilmiştir): Yevm-i kıyâmette (kıyamet gününde) Rabbü'l alemin (âlemlerin Rabbi) Tebâreke ve Teâlâ hazretleri bir ednâ (en aşağı, en bayağı) sûrette tecellî edip (görünüp) "Ben sizin Rabbinizim" der O'nu görenler "Biz senden Allah'a sığınırız ve biz Allah'a hiçbir şeyi teşrîk etmeyiz (ortak koşmayız)" derler. Bu hal iki veyâ üç defa vâkı' olur (gerçekleşir). Nihâyet Allâhü Zü'l-Celâl hazretleri onların i'tikâdlarının (inandıkları şeyin) suretlerine göre tecellî buyurur (görünür). Bu halde "Sen bizim Rabbimizsin" derler. İşte keşf ve ayan (apaçık görüş) sâhibi bunu zevkan (manevi zevkle) bilir ve mü'min-i Müslim (mümin Müslüman) dahi böyle olduğuna imân eder. Binâenaleyh (bundan dolayı) Hak gerek âlem-i menâmda (uyku aleminde, rüyada) ve gerek âlem-i yakazada (uyanıklık âleminde (dünyada) suverde (suretlerde) mütecellîdir (görünür).

İmdi Hakk'ın süretlerde tahavvül ettiğini (şekilden şekle girdiğini) haber veren Resûl'e îman eden âkıl ki, Hakk'ın rû'yâda gördüğü sûrette tecellî ettiğinden (göründüğünden) bâhisdir (konudur); bu sûrette onun üzerine elbette sultân-ı vehm (vehmin hükümdarlığı) hükmeder ve Hakk’ın suverde (suretlerde) tecellîsine (görünmesine, belirmesine) mü'min  (iman etmiş, inanmış) olduğundan lisân-ı vehm (vehmin dili) ile teşbîh eder ve lisân-ı akl (aklın dili) ile de tenzih eyler. Ve resûller (peygamberler) ile şerâyi'a (şeriat hükümlerine) îman etmiş kimselere gelince, bunlar vehm-i sırf (sırf vehim) ile karışık akıl sâhipleri olduğundan vehm (vehim) üzerine vehm (zan) ile hükmeder. O kimse nazar-ı fikrî (fikri görüş) ile tahayyül (düşünür, hayal) eder ki, rü'yâda kendisine tecellînin (görüntünün) i'tâ ettiği (verdiği) sureti Allah Teâlâ üzerine muhal (imkansız) gördü. Ya'nî nazar-ı fikrî (fikri görüş) ile tahayyül (düşünüp, hayal) edip der ki: "Bana rü'yâda zâhir olan (görülen) bu sûrette Hakk'ın tecellîsi (görünmesi) muhaldir (imkânsızdır)."  Filvâkı' (gerçekten) aklının îcâbı (gereği) olan bu tenzihte isâbet eder: Velâkin (fakat) nefsü'l-emrde (hakikâtte) Hak cemî'-i suverde (bütün suretlerde) mütecellî olduğu (belirdiği, göründüğü) ve resûller (Peygamberler) ile şerâyi'in (şeriat hükümlerinin) getirdiği şey vehm ile teşbih etmekten ibâret bulunduğu cihetle (yönüyle),  vehmen teşbîh etmesi' lâzım gelirken, vehmin bu hükmünü, vehm-i fâsidiyle (yanlış, kötü vehimle) ibtâl eder (hükümsüz bırakır). Binâenaleyh (bundan dolayı) vehm üzerine vehm ile hükmetmiş olur; zirâ (çünkü) şerâyi'a (şeriat hükümlerine) iman etmediğinden bu vartaya (çukura) düştü. Halbuki, kendi nefsinden gâfil (habersiz) olduğu için, o farkına varmaz; ammâ vehm (vehim) ondan müfârık (ayrılmış) değildir. Ya'nî rü'yâsında gördüğü şeyi Hakk'ın şânına gayr-ı münâsib (uygun olmayan biçimde) tahayyül etti (düşündü). Binâenaleyh (bundan dolayı) o suretten tenzih ile (Hakk’ı mukaddes, beri kılarak) hükmeyledi (karar verdi) ve o gördüğü şeyi vehme hamletti (yükledi) ve ondan teberri eyledi (yüz çevirdi). Maahâzâ (bununla beraber) vehm kendisinden ayrılmadı. Belki bu hükûm kendisinde hâkim olan vehmindendir. Fakat nefsinden gâfil (habersiz (bilgisiz) olduğu için böyle olduğuna vâkıf değildir (haberi, bilgisi yoktur).Eğer nefsini bile idi, böyle hükmetmezdi; belki hükmettiğine muhâlif (aykırılık gösteren) ve rü’yâda gördüğü sûrete muvâfık (uygun) olarak hükmederdi. Zîrâ (çünkü) gerek kendi nefsi ve gerek başkasının nefsi, hüviyyet-i Hakk'ın (Hakk’ın zatından) gayrı (başka) değildir. Cemî'-i mevâtında (bütün her yerde) Hakk'ın hüviyyetinden hâriç (Hakk’ın hakikâtinin dışında) hiçbir şey yoktur.

Devam edecek

 

 
 
İzmir - 06.02.2007
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com