Füsûs-ül Hikem

264. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS-I  ŞERÎF  KELİME-İ  İLYÂSİYYE'DE  MÜNDEMİC     OLAN HİKMET-İ ÎNÂSİYYE"NİN BEYÂNINDADIR

İmdi kim ki bu hikmet-i İlyâsiyye-i İdrâsiyye'ye ıttılâ' murâd iderse -ki Allah Teâlâ onu iki neş'ette inşâ etti: Nuh (a. s.)’dan evvel nebî idi; ba'dehû ref olundu ve  bundan sonra re'sûl olarak nâzil oldu; Allah Teâlâ onunçün iki menzilet beynini cem' etti- aklının hükmünden şehvetine nüzûl etsin ve hayvân-ı mutlak olsun; tâ ki ins ve cinnin gayri her bir dâbbenin keşfettiği şeyi keşfede. İşte bu vakitte o hayvâniyyeti ile mütehakkık olduğunu bilir ve onun alâmeti, iki alâmettir: Birisi bu keşiftir; böyle olunca kabrinde kimin muazzeb ve kimin mün'am olduğunu görür ve ölüyü diri ve susanı söyleyici ve oturanı yürüyücü görür. Ve ikinci alâmet dilsizliktir; şu vechile ki, eğer o kimse gördüğünü söylemek istese kâdir olmaz. İşte bu zamanda hayvâniyyeti ile mütehakkık olur. Bizim bir şâkirdimiz var idi ki, bu keşf, onun üzerine dilsizlik hıfz olunmaksızın, ona hâsıl olmuş idi; binâenaleyh hayvâniyyeti ile mütehakkık olmadı (20).

Ya'ni Nûh (a, s.)’dan evvel Nebi (Peygamber) olup semâya (göğe) ref olunan (kaldırılan) İdrîs (a.s). ba'dehû (daha sonra) İlyâs nâmıyle (adıyla) Resûl (Peygamber) olarak Baalbek karyesirıe (kasabasına) nâzil oldu (indi). Allah Teâlâ onun için biri Nübüvvet (Nebilik) ve diğeri risâlet (Resulluk) olmak üzere iki menzilet (derece, rütbe) beynini (arasını) cem' etti (topladı).  İmdi kim ki İlyâs (a. s.)’ın hikmetine muttali' olmak (bilmek, öğrenmek) isterse, aklının hükmünden, ya'nî semâdan (gökten) mahall-i nefis (nefsin yeri) ve şehvetine, ya'nî arza (yeryüzüne) tenezzül etsin (insin) ve hayvân-ı mutlak (yalnız, sadece hayvan) olsun. Ya'ni eşyâda (varlıklarda) tasarruf (idare etme, kullanma) husûsunda akli müzâhim olmayıp (akla aykırı gelmeyip) vâridât-ı rahmâniyyeye (rahmani ilhamlara) münkad olan (boyun eğen) hayvan gibi olsun. Tâ ki akılları emr-i tasarrufta (tasarruf hususunda) müzâhim (aykırı) bulunan sekaleynin (insan ve cinin), ya'ni ins (insan) ve cinnin gayri olan (cinden başka) her bir dâbbenin (hayvanın) keşfettiği şey, ona da münkeşif (açılmış)  olsun. Ve bu bir makâmdır ki, İlyas (a. s.)’ın rühâniyyeti onda müşâhede olunur (görülür) ve bu inkişâf indinde (açılım sırasında) makâm-ı hayvâniyyetle (hayvanlık makamıyla) tahakkukun (gerçekleşmenin) nasıl olduğu bilinir ve şehevât-ı cismâniyye (bedensel şehvetlerden) ve lezzât-ı tabiiyyeden (tabiattan ileri gelen lezzetlerin) inkıt⒠(bitmesi, kesilmesi) ile tekrar makâm-ı aklî-i mücerrede (salt, soyut akıl makamına) intikâle (geçmeye) şâyân (yaraşır) olur. Ve bu makâm-ı hayvâniyyetle (hayvanlık makamıyla) tahakkukun (gerçekleşmenin) alâmeti (belirtileri) ikidir: Alâmetin (işaretlerden) birisi, kabristan (mezar) ziyâretine gittiği vakit, kabrinde (mezarında) kimin muazzeb (azap içinde) ve kimin mütena'im (mutluluk içinde) olduğunu müşâhede eder (görür) ve meyyiti (ölüyü) hayât-ı berzahiyye (berzah yaşantısı) ile diri olarak görür. Ve sâmiti (suskun olanı) dahi kelimât-ı rûhaniyye-i melekûtiyye (meleklerin ruhani kelimeleri) ile mütekellim (konuşur) görür. Ve kâ'idi (oturanı), harekât-ı ma'neviyye (manevi hareket) ve misâliyye (hayali) ile mâşî (yürür) görür. Bu keşfin ikinci alâmeti (işareti) dahi, (fethateyn (iki üstün) ile) "hares"dir, ya'ni dilsizliktir. O vechile (şekilde) ki gördüğü şeyi söylemek istese, söyleyemez. İşte bunlar hayyâniyyetle (hayvanlıkla) tahakkukun (gerçekleşmenin) alâmetleridir (işaretleridir). Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: "Bizim bir şâkirdimiz (öğrencimiz) vardı, ona bu keşf hâsıl oldu (oluştu) velâkin (fakat) dilsizlik alâmeti (belirtisi) vâki' olmadığından (gerçekleşmediğinden) keşfen (keşif olarak) vâkı’ olan (oluşan) müşâhedâtını (gördüklerini) lisân-ı hiss (duyu diliyle) ile tekellüm ederdi (konuşurdu); bu sebebden makâm-ı hayvâniyyetle (hayvanlık makamı) mütehakkık olamadı (gerçekleşemedi)."

Mesnevî-i Şerîfin üçüncü cildinde beyân buyrulur (anlatılır) ki: Bir kimse Mûsa (a.s.)’dan behâim (dört ayaklı hayvanların) ve tuyûrun (kuşların) lisanlarına vâkıf kılınmasını (haberli olunmayı, bilmeyi) istid'â eyledi (yalvararak istedi). Mûsâ (a.s.) dahi o şahsa: "Bu senin için zararlı bir şeydir; bundan vaz geç!" buyurdu ise de o kimse ısrârında devâm etti. Nihâyet emr-i İlâhi ile tavuk ve horoz ve kelb (köpek) gibi hayvânâtın (hayvanların) lisânını (konuşma dilini) anlamak isti'dâdını bahşeyledi (verdi).  Sabahleyin hizmetçi sofrayı silkti; o kimse de berâ-yı tecrûbe (tecrübe maksadıyla) hayvanların yanına gitti. Horoz bir ekmek parçasını kaptı; köpek horoza hitaben: “Sen bana zulmediyorsun (işkence ediyorsun); sen hubûbâtı (tahıl cinsi şeyleri) yiyebilirsin ben yiyemem, benim nasibim ekmektir, haydi git” dedi.

Horoz: Gam yeme, (üzülme) yarın efendinin atı ölecek; doyuncaya kadar atın etinden yersin, bütün köpeklere de bayram olur.

Efendi bunu işitip anlar, hayvanı satar: Ertesi gün yine ekmek silkerler, horoz yine kapar.

Köpek: Ey horoz, bu ne kadar yalan, hani efendinin atı ölecekti?  Sen hem zâlim ve hem de kâzibsin (yalançısın).

Horoz; At öldü, ama başka yerde öldü; zîrâ (çünkü) efendi atı sattı. O ziyânı başkasına yükledi. Fakat yarın katırı ölecek, işte o vakit köpeklere ziyâfet olur.

Efendi bunu işitince katırı da satar. Velhâsıl horoz, ba'dehû (daha sonra) kölenin öleceğini haber verdi. Efendi onu da satar. Nihâyet efendinin öleceğini ihbâr eder (haber verir). Efendi bu haberden müşevveş (perişan) olup feryâd ve zâr ile (ağlayarak) Mûsâ (a. s.)’a mürâcaat eder.

Bu kıssada (hikâyede) Hz. Mevlânâ (r. a.) efendimiz birçok nasâyıh (öğütler) ve hakâyık (hakikâtler) beyân buyururlar (anlatırlar). Burada maksûd olan (istenilen şey) hayvânâtın (hayvanların) keşfini (bir şeyin olacağını önceden anladığını) beyândır (anlatmaktır). Hayvanın keşfini haber vermesine gelince Mesnevî-i Şerîf’in beyânı (anlatımı) fusûs'a mugâyir (aykırı) değildir. Zîrâ (çünkü) Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin "Hayvan gördüğünü söylemez" buyurması lisân-ı hisse (duyu diline) göredir; yoksa hayvan kendi âlem-i misâlinde (hayal aleminde) rûhu ve ma'nâsı ile mütekellimdir (konuşandır). Zîrâ (çünkü) hayvan dahi bir ismin mazharıdır (göründüğü yerdir) Ve esmâ ilâhiyyeden (ilahi esmadan) herhangi bir ismi alsan onda cemî'-i esmâ (bütün esma) mündemicdir (bulunur, içine yerleşmiştir) Böyle olunca Mütekellim ismi dahi esmâ-i ilâhiyyeden (ilahi isimlerden) olduğundan, hayvanın mazharı (göründüğü mahal, yer) olduğu isimde, bu isim dahi dâhildir. Bu ma'rifeti (bilgiyi, ilmi) iyi teemmül et (etraflıca düşün).

Devam edecek

 

 
 
İzmir - 10.04.2007
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com