Füsûs-ül Hikem

281. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS KELİME-İ HÂRÛNİYYEDE MÜNDERIC "HİKMET-İ İMÂMİYYE" BEYÂNINDADIR

Ve hayvana gelince, o irâde ve garaz sâhibidir. Binâenaleyh ba'zan, ba'zı tasrîfte ondan imtinâ' vâkı' olur. İmdi ondan bunun ızhâr-ı kuvveti olursa, insanın ondan murâd ettiği şey için, ondan serkeşlik zâhir olur ve eğer onun bu kuvveti olmazsa, yâhut hayvanın garazına muvâfık olursa, ondan onu murâd ettiği şey için müzellelen münkâd olur. Nasıl ki insan, Allâh'ın onunla ref ettiği şeyde, ondan umduğu mal eclinden, kendisinin misline inkıyâd eder. Öyle mal ki ba'zı ahvalde ondan "ücret" ile ta’bîr olunur. Ve onun kavlinde    َرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمبَعْضاً سُخْرِيّاً     (Zuhruf 43/32) yâ'nî "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref’ ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısının sühriyy, ya'nî metbû' ittihâz edeler" mansûstur. İmdi onun misli olan kimse, ona insâniyyetinden değil, ancak hayvâniyyetinden müsahhar olur. Zîrâ iki misil zıddırlar. Binâenaleyh onu, mal veyâ câh ile menzilette erfa' olan, insâniyyeti ile teshîr eder. Ve bu diğeri ona, insâniyyetinden değil, ya havfen ya tama'an hayvâniyyetinden müsahhar olur. Şu halde kendi misli olan ona müsahhar olmadı. Behâyim arasında adem-i imtizâcdan vâkı' olan şeyi görmez misin? Zîrâ onlar emsâldir ve misiller zıdlardır. Ve bunun  için    دَرَجَاتٍوَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ    (En’âm 6/165) dedi. Böyle olunca o, onun derecesinde onunla berâber değildir. Binâenaleyh, teshîr derecât eclinden vâkı' oldu (8).

Ya'nî cemâdda (cansız maddelerde (taş, toprak gibi...) irâde olmadığı için, bilâ-imtinâ' (çekinmeden) kendisinde tasarruf eden (hükmünü yürüten) kimsenin hükmüne tâbi' olur (uyar).  Hayvana gelince, onda irâde (istek, arzu) ve garaz (niyet, hedef) olduğundan, kendisinde tasarruf etmek (hükmünü yürütmek) isteyen kimsenin ba’zı tasarrufâtına (tasarruflarına) ba'zı vakit mümânaat eder (mani olur). Binâenaleyh (bundan dolayı) hayvan, kendisinde mevcûd olan irâde ve garazı (niyetini) ızhâr (göstermek) için, kendisinde kuvvet bulacak olursa, insanın irâdesine karşı serkeşlik eder (baş kaldırır). Meselâ ba'zı at vardır ki, ancak sâhibinin rükûbunu (binmesini) murâd eder; onun gayrisinin (ondan başkasının) rükûbu (binmesi) irâde ve garazına (maksadına) muvâfık (uygun) değildir. Eğer ona yabancı bir kimse binmek ister  ve onu zabt edemeyecek kadar da acemi bulunur ise, o at irâde ve garazını (niyetini) ızhâr (göstermek) için kendinde kuvvet bulacağından, o yabancıya karşı serkeşlik (inad) edip üstüne bindirmez. Ve eğer hayvanda irâde (istek) ve garazını (gayesini) ızhâr edecek (gösterecek) kuvvet bulunmazsa, ya'nî yabancı râkib (binici),  üstâd (uzman) olup o atı zabt edebilirse veyâhut insanın garazı (niyeti),  hayvanın garazına (niyetiyle) musâdif (rastlaşır, çakışır) ve muvâfık (uygun) olur ise, ya'nî ancak sâhibinin rükûbuna (binmesine) muvâfakat eden (razı olan) o ata sâhibi râkib olacak (binecek) olursa, hayvan zelîl (hakir, hor) olarak münkâd (boyun eğer) ve mutî’ olur (itaat eder).

Nitekim, Allah Teâlâ hazretleri bir insanı "mansıb" (makam, derece) gibi zâhirî (dışla alakalı) ve "ilim" gibi bâtınî (iç ile alakalı) bir derece ihsânıyla ref’ eder (yüceltir). Ve derecesi merfû' (yükseltilmiş) olan bir insana, onun misli (benzeri) olan diğer bir insan, ondan mal ve ilim umduğu için, münkâd olur (boyun eğer) ve onun tasarrufu (idaresi) tahtına (altına) girer ve o umulan mala ba'zı ahvalde (durumlarda) "ücret" ta'bîr olunur (denir). Ya'nî bir mansıb (makam) sâhibine hâdim (hizmetçi) olan bir kimse mal mukâbilinde (karşılığında) onun emrine münkâd olur (boyun eğer) ki, bu halde o mala "ücret" tesmiye olunur (denir). Ve umulan mala ba'zı ahvalde (durumlarda) ücret tesmiye olunmaz (denilmez) . Meselâ bir kimse kendisiyle münâsebeti (ilişkisi) bulunan mansıb (makam) sâhibi veyâ zengin bulunan bir adama, bana ihsân eder (verir, bağışta bulunur) veyâ zarûrette (sıkıntı, çaresizlik içinde) bulunduğum vakit bana ikrâz eyler (borç verir) mülâhazasıyla (düşüncesiyle) onu gücendirmemek için emrine itâat eder. Ve bu merfûiyyet-i derece (derecenin yükseltilmesi) Hak Teâlâ hazretlerinin    وَرَفَعْنَابَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضاً سُخْرِيّاً    (Zuhruf, 43/32) ya'nî "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı (derecelerini) fevkınde (yukarı) ref’ ettik (yükselttik); tâ ki onların ba'zısı ba'zısını metbû' (kendisine tabi olunan) ve mutâ' (kendisine boyun eğilen) ittihâz (sayarlar, kabul) ederler" kavlinde (sözlerinde) beyân buyurulmuştur (bildirilmiştir).

İmdi (buna göre) sâhib-i mansıb (derece, makam sahibi) olan bir insana, kendi gibi bir insan olan kimsenin müsahhariyyeti (bağlılığı, boyun eğmişliği) ve itâatı, o tâbi' (bağlı) olan şahsın insâniyyeti cihetinden (yönünden) değil, belki hayvâniyyeti cihetinden (yönünden) inbiâs eder. (ileri gelir) İnsâniyyeti cihetinden (yönünden) tâbiiyyet (tabi olmak) ve metbûiyyet (tabi olunmak) mümkün değildir. Çünkü her iki insan yekdiğerinin (biri diğerinin) misli (benzeri) ise de başka başkadır. Ve yekdiğerinden (biri diğerinden) başka oları iki misl (benzer) ise zıddırlar. Ve iki zıd ise.    الضدان لا يجتمعان    kâidesince müctemi' (toplanmış, bir arada) olmazlar. Binâenaleyh (bundan dolayı) kadr (değeri, itibarı) ve menzileti (derecesi) mal ve câh (mevki, itibar) ile merfû' (yükseltilmiş) olan kimse, eşhâs-ı sâireyi (diğer kişileri) insâniyyeti ile teshîr eder (elde eder, kendine bağlar) ve ona tâbi' (uyan) ve müsahhar (boyun eğip, bağlanmış) olanlar ise, / insâniyyetleri cihetinden (yönünden) değil, belki havfen (korkarak) ve tama'an (tama ederek) hayvâniyyetleri (hayvanlıkları) cihetinden (yönünden) müsahhar (boyun eğerler) ve tâbi' olurlar (uyarlar). Böyle olunca bir insân kendi gibi olan bir insana tâbi' (bağlı) ve münkâd olmamış (boyun eğmemiş) olur. Her ne kadar ehl-i hicâb (perdeli kimseler) ve gaflet (dalgın, gafil kimseler) bir insanın diğer insana tâbi' (bağlı) olduğunu zann ederlerse de, bu tâbiiyyet (bağlılık) ve metbûiyyet (bağlanmaklık) mes'elesinin iç yüzü zikrolunduğu (anlatıldığı) vechiledir (şekliyledir).

Behâyim (dört ayaklı hayvanlar) arasındaki adem-i imtizâcı (geçimsizliği, uyumsuzluğu) görmüyor musun? Hiçbirisi diğerinin tasarrufu (idaresi) tahtına (altına) girmek istemez ve aralarında her an kavga eksik değildir. Çünkü birisi diğerinde tasarruf etmek ister, diğeri ise ona karşı serkeşlik eder (baş kaldırır). Zîrâ (çünkü) onlar hayvâniyyette (hayvanlıkta) yekdîğerinin (birbirlerinin) mislidir (benzeridir) ve misli (benzer) olanlar ise yekdiğerinin (biri diğerinin) zıddıdırlar. Meğer ki iki hayvanın garaz (maksatları) ve irâdeleri (istekleri) yekdiğerine (biri diğerine) muvâfık (uygun) düşe; o vakit biri diğerine münkâd olur (boyun eğer). Ve meselâ dişi hayvan irâde ve garazına (maksadına) muvâfık (uygun) düştüğü vakit, erkek hayvanın vat'ına (üstüne çıkmasına) müsâade eder; aksi halde serkeşlik eder (karşı gelir). Ve yekdiğerinin (biri diğerinin) misli (benzeri) olup zıdd olanlar, birbirine münkâd olmadıkları (boyun eğmedikleri) için, Hak Teâlâ hazretleri insana hitâben (seslenerek)    وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍدَرَجَاتٍ    (En'âm, 6/165) ya'ni “Allah Teâlâ ba'zınızı ba'zınızın derecâtı (derecelerini) fevkınde (üste, yukarı) refetti” (yükseltti) buyurdu. Böyle olunca tâbi' (uyan) metbû'un (uyulanın) derecesinde onunla berâber değildir ve metbû' (uyulan, tabi olunan) derecede tâbi'den (uyandan) erfa'dır (daha yüksektir) . Binâenaleyh (bundan dolayı) teshîr (emrine alma, kendine bağlı kılma ,  dereceden dolayı vâkı' olur (gerçekleşir) .

Devam edecek

 

 
 
İzmir -07.08.2007
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com