Füsûs-ül Hikem

320. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR]

Cevâp: Bu beyânın (açıklamanın) rûh-ı ma'nâsı (manasının ruhu) şudur ki: Cenâb-ı Âsiye Mûsâ'yı sevimli bir çocuk olarak gördü. Fir'avn'ın katledeceğinden (öldüreceğinden) korktu. Kalb-i Fir'avn'da (Firavun’un kalbinde) çocuk muhabbeti (sevgisi) olduğunu bildiği için Fir'avn'ın arzûsuna muvâfik (uygun) olarak: Bu çocuk benim ve senin için kurret-i ayndır (göz nurudur), onu öldürmeyiniz; belki bize menfaati (faydası) olur, dedi. Ve Fir'avn çocuk sevdiği için Mûsâ (a.s.) zamân-ı sabâvetinde (çocukluk devresinde) Fir'avn'ın kurret-i aynı (göz nuru) oldu ve Âsiye'nin bu sözü ile katilden (öldürülmekten) kurtuldu. Şu halde Âsiye bu sözü, zevci (kocası) olan Fir'avn'ın Mûsâ’yı sevmek sûretiyle intifâ'ını (faydalanmayı) kasd (niyet) eylediği için onu katilden (öldürülmekten) kurtarmak mülâhazasıyla (düşüncesiyle) söyledi. Ve bu sözünde kâzib (yalancı) olmadı. Demek ki bu söz, Âsiye'nin ilminden ve dirâyet (zekâ) ve fetânetinden (anlayışından) mütevellid (doğmuş) bir sözdür. Ve bunu kalbinde merhameti olan her bir dirâyetli (zeki, anlayışlı) kadın zevc-i zâlime (zalim kocasına) karşı söyleyebilir. Bu ise nutk-ı ilâhî (ilahi konuşma) ile nâtık olmak (konuşmak) değildir. Belki mizâc-gîrâne (hoşa gidecek tarzda) bir sözdür. Diğer taraftan, sıbyân (çocuklar) ebeveynin (ana babanın) kurret-i ayni (göz nuru) olabilir ise de gerek Âsiye ve gerek Fir'avn cenâb-ı Mûsâ'nın ebeveyni (annesi ve babası) olmadığından bu i'tibâr ile (bakımdan) onların kurret-i ayni (göz nuru) olamaz. Binâenaleyh (bundan dolayı) Mûsâ'nın zamân-ı sabâvetinde (çocukluk devresinde) Fir'avn'ın kurret-i ayni (göz nuru) olması vârid (olabilecek şey) değildir. Zîrâ (çünkü) Fir'avn gibi bir cebbâr (zorba), sevmek sûretiyle intifâ' etmek (faydalanmak) için Mûsâ'dan başka, kendisine istediğinden a'lâ (daha yüksek) binlerce çocuk tedârik edebilir (bulabilir) idi. Fir'avn'ın Mûsâ'yı  sevmesi ve okşaması aslâ kendisi için nef’ (fayda, menfaat) değildir. Böyle olunca cenâb-ı Mûsâ (Musa a.s.) Hz. şeyh-i Ekber'in (Hz. büyük şeyhin) metn-i şerîfte (mübarek yazısında)    وكان قرة عين لغرعون بالايماان    buyurduğu gibi Fir'avn'ın ancak îmân sebebiyle kurretü'l-ayni (göz nuru) olur. Demek ki Allah Teâlâ garkı indinde (boğulması sırasında) Fir'avn'a bir îmân i'tâ eyledi (verdi) ki, bu imân sebebiyle Mûsâ (a.s.), Fir'avn'ın (Firavun’un) kurret-i ayni (göz nuru) oldu. Halbuki Fir'avn îmân etmekle gark olmaktan (boğulmaktan) halâs olamadı (kurtulamadı).  Şu halde, îmânının semeresini (meyvelerini) âlem-i şehâdette (dünyada) göremedi. Bu i'tibârla (bakımdan) Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın kurret-i ayni (göz nuru) olamaz Binâenaleyh (bundan dolayı) bu İmânın semeresini (neticelerini) görmek âhirete kaldı. Ve âhirette [semeresi] (neticesi) görülecek îmân ise, makbûl (kabul olunan) ve sahîh (halis, kusursuz) olan îmândır. Ve işte Allah Teâlâ'nın inde'l-gark (boğulma esnasında) F'ir'avn'a i'tâ eylediği (verdiği) bu îmân-ı makbûl (kabul olunan imanın) ve sahîh (doğruluğu, kusursuzluğu) ile Mûsâ (a.s.) Fir'avn’ın (Firavun’un) kurretü’l-aynî (göz nuru) olur. Ve bu sûrette (şekilde) de cenâb-ı Âsiye nutk-ı ilâhî (ilahi konuşma (Hakk’ın konuşturması) ) ile nâtık olmuş (konuşmuş) olur. Çünkü Fir'avn'ın âkıbeti (sonunun) böyle olacağını bilmediği halde, onun için cenâb-ı Mûsâ'nın kurretü'l ayni (göz nuru) olacağını söyledi. Eğer Fir'avn bu îmânının semeresini (meyvelerini) dünyâda iktitâf edemediği (toplayamadığı) gibi âhirette dahi göremeyecek idiyse Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın hiç de kurretül-ayni (göz nuru) olamaz; bilakis onun sebeb-i belâsı (belasının sebebi) olur. Çünkü mülk-i sûrîsi (suret ülkesi) onun yediyle (eliyle) muzmahil (yok) oldu ve hayât-ı sûrîsinin (suretinin hayatı) zevâliyle (sona ermesiyle) de azâb-ı ebedîye (sonsuz azaba) giriftâr (tutulmuş) olacaktır. Ve bu sûrette (şekilde) de cenâb-ı Âsiye'nin kelâmı (sözleri) haşv (boş, faydasız olması) lâzım gelir. Ve nutk-ı haşv (faydasız, boş sözler söylemek) ise nutk-ı ilâhi (Hakk’ın  sözleri) olamaz. Ve kezâ (aynı şekilde) cenâb-ı Âsiye'nin nef’i (faydası, menfaati) mazhar-i kemâl (kemalin sureti) ve Fir'avn'ın nef’i (faydası) dahi ancak nâiliyyet-i îmân (imana ulaşmak) olmuş olur. Binâenaleyh (bundan dolayı) ibâre-i Fusûs (Fusus’ta geçen cümleler) sûret-i kat'iyyede (kesin surette) imânı-i Fir'avn'ın (Firavun’un imanının) sıhhatine (sağlamlığına) delâlet (işaret) eder.

Sâniyen (ikinci olarak) : Hz. Şeyh-i Ekber'in    لانه قبضه الله عند ايمانه   kavli (sözleri) îmânın vücûdu (varlığı) hakkında nasstır (açık delildir). Bu kelâm (sözler) onun sıhhat-i îmânına (imanının sağlamlığına), ya'nî sübût-i imânın (imanının gerçekliğinin) cevâzından (caiz olmasından) dolayı onun nef’ine (faydasına) ve vaktinde vâkı' (olmuş) olmamasından dolayı adem-i nef’ine (faydalı olmayacağına) delâlet (işaret) etmez. Zîrâ (çünkü) imân minindillâh (Allah tarafından) gelen şeyi tasdîktir. (doğrulamaktır onaylamaktır) Ve makbûliyyet (kabul olmuşluk) dahi vakit hasebiyle (dolayısıyle) kendisi için lâzım olan tasdîk (onaylama) mâhiyyetinden (esasından) hâriçtir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur    يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لاَ يَنفَعُ نَفْساً إِيمَانُهَا    (En’âm, 6/158)

Cevap: Cen’ab-ı Şeyh’in    لانه قبضه الله عند ايما نه    kavli    فان الله نفعهما به عليه السلام    kavl-i kat'îsine (kesin sözlerine) nazaran (göre) Fir'avn'ın (Firavun’un) sıhhat-i imânına (imanının sağlamlığına) delâlet (işaret) eder. Çünkü Fir'avn'ın imânı sahîh (doğru, sağlam) olmadığı takdirde bâlâdaki (yukarıdaki) cevâpta îzâh olunduğu (anlatıldığı) üzere Mûsâ (a.s.)’ın ona aslâ / nef’i (faydalı) olmamış olur. Ve Fir'avn öyle bir günde îmân etti ki, o gün    يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لاَ يَنفَعُ نَفْساً إِيمَانُهَا    (en’âm, 6/158) âyet-i kerîmesine mâ-sadak (uygun) değildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) âtîde (aşağıda) gelecek olan ibârât-ı kat'iyye (kati, kesin cümleler) ile bu dakîkayı (inceliği) izâh buyurdukları (anlattıkları) gibi Fütâhât-ı Mekkiyye'nin bâlâda (yukarda) zikr olunan (anlatılan) yüz doksan sekizinci bâbında (kısmında) tasrîh buyururlar (açıkça belirtirler).

Sâlisen (üçüncü olarak) :  Cenâb-ı Şeyh'in    وجعله آية على عنايته سبحانه و تعالى بمن يشاء    kavli (sözleri), ihbârât-ı ilâhiyyede (ilahi bildirilerde) Hakk Sübhânehû'nun inâyetine (lutfuna) birçok delîller (kanıtlar) bulunduğu için. Fir'avn'ın sıhhat-i îmânına (imanının sağlamlığına) delîl (kanıt) değildir. Binâenaleyh (bundan dolayı) sıhhat-i îmânının (iman sağlamlığının), dilediği kimseye Hakk'ın inâyetine (ihsanına) delîl (kanıt) olmasına ihtiyâç yoktur.

Cevap: Bu ibârenin (cümlenin) mâ-kabli (öncesi) ve mâ-ba'di (sonrası) mütâlaa (düşünerek tetkik) ve muhâkeme olunursa hey'et-i mecmûasından (bütün hepsinden) Hz. Şeyh'in Fir'avn'ın (Firavun’un) sıhhat-i imânını (imanının sağlamlığını) sûret-i kat'iyyede (kesin şekilde) murâd ettikleri anlaşılır. Gerçi (her ne kadar) Hak Tealâ'nın inâyetine (lütfuna) delîller (kanıtlar) pek çok ise de, da’vâ-yı ulûhiyyet (uluhiyet iddiasında bulunmak) gibi bir şenâate (kötülüğe) mûcâseret (cesaret) eden Fir'avn gibi bir cebbâra (zorbaya) âhir vaktinde (son zamanında) Hakk'ın îmân-ı sahîh (sağlam, halis iman) ve makbûl (geçerli iman) nasîb etmesi, Hakk'ın inâyetine (lütfuna) bir âyet-i azîmedir. (büyük delildir, işarettir) Zîrâ (çünkü) Hakk'ın bu gibi mezâhiri (şereflendirmeleri) nâdiren (seyrek olarak) zâhirdir (görülür).

Râbian (dördüncü olarak) : Hz: Şeyh'in    فلو كان ممن ييأس من رحمة الله ما بادر الى الايمان    kavline (sözlerine) gelince ihtimâldir ki, Fir'avn (Firavun) Allah'ın rahmetinden me'yûs olmadığı, (ümidini kesmediği) velâkin (fakat) rahmet-i ilâhiyyeyi (Allah’ın rahmetini) recâ eylediği (umduğu, arzuladığı) halde imâna mübâderet etmiştir (girişmiştir).  Halbuki recâ (ümit etme, umma),, rahmet vaktinde vâkı' (olmuş) olmadığı için kâfir olarak kalmıştır. Nitekim güneş mağribden (batıdan) tulû' ettiği (doğduğu) vakitte nâsın (insanların) kâffesi (hepsi) îmân ederler. Bu îmân ise ancak recâdan (ümit etmekten, istemekten) neş'et eder (ileri gelir). Zîrâ (çünkü) onlar me’yûs (ümitsiz) değillerdir ve îmâna mûbâderet ederler (girişirler).  Lâkin (ancak) recâları (istekleri) ve îmânları vaktinde vâkı' olmadığı (gerçekleşmediği) için hepsi' kâfirdirler. İmdi (şu halde) ihbârât-ı ilâhiyyede (ilahi haberlerde) va'd ve vaid (mükafat ve ceza hakkında) gelen şeylerin inkişâfından (açılmasından) dolayı îmân-ı Fir'avn (Firavun’un imanı) ihtiyârdan (kendi seçiminin) hâriç (dışında) ve zarûrî (zorunlu) olarak vâkı' oldu (gerçekleşti).

Devam edecek

 

 
 
İzmir - 06.05.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com