Füsûs-ül Hikem

323. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR]

İmdi Musâ hakkında tahrîm-i merâzı' ile bundan kinâye etti. Binâenaleyh, onun ümmü hakîkatte irzâ' edendir; onu doğuran değildir. Zîrâ ümm-i vilâdet, onu emânet ciheti üzere hâmil oldu. / Böyle olunca onda mütevekkin oldu. Ve bunda onun irâdesi olmaksızın onun hayzının kanı ile teğaddî eyledi; tâ ki onun için onun üzerine imtinân vâkı' olmaya. Zîrâ şol şeyle müteğaddî oldu ki, eğer onunla müteğaddî olmasa idi ve bu kan ondan çıkmasa idi, onu helâk ederdi ve onu marîz kılardı, Binâenaleyh bu kan ile müteğaddî olmakla cenîn için vâlidesi üzerine minnet sâbittir. Böyle olunca onu kendi nefsi ile öyle bir zarardan vikâye etti ki, eğer bu kanı indinde imsâk ede idi ve çıkmaya idi ve onun cenîni teğaddî etmeye idi, onu kendinde bulur idi. Halbuki murzıa böyle değildir. Zîrâ 0 onun rızâati ile onun hayâtını ve ibkâsını kasd etti. Binâenaleyh bunu Allah Teâlâ Mûsâ için, onun ümm-i vilâdeti hakkında kıldı. İmdi, onun ümm-i vilâdetinin gayri bir kadın için, onun üzerine fazl vâkı' olmadı; tâ ki onun gözü yine onun terbiyesiyle aydın ola ve hacrinde onun intişâsını müşâhede ede ve mahzûn olmaya. Ve Allah Teâlâ onu gam tâbûtundan halâs etti. Ve her ne kadar ondan çıkmadıysa da Allah Teâlâ’nın ilm-i ilâhîden ona i’tâ eylediği şeyle zulmet-i tabîati hark eyledi (9).

Ya'nî Allah Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.)’ı diğer süt-ninelerden men' etmesi (yasaklaması) her şeyin kendi aslından (özünden) müteğaddi olmasından (beslenmesinden) kinâyedir (dolayıdır). Ve Allah Teâlâ, Mûsâ hakkında tahrîm-i merâzı' (süt nineleri haram kılmak) ile bundan kinâye eyledi (kasdetti,mecazi olarak, dolayısıyla bunu anlattı).  Binâenaleyh (bundan dolayı) Mûsâ (a.s.)’ın anası hakîkatte onu emziren kadındır. Yoksa onu doğuran kadın değildir. Onu doğuran kadın, her ne kadar zâhirde (görünüşte) onun anası ise de hakîkatte değildir. Zîrâ (çünkü) doğuran ana, onu emânet tarîkıyla (yoluyla) hâmile oldu. Ve o anasının vücûdunda mütevekkin (oluşmuş) oldu. Ve anasının hayz kanı ile müteğaddi oldu (beslendi). Ve bu tekevvün (oluş) ve teğaddî (beslenme) emrinde (hususunda) vâlidesinin irâdesi yoktur. Bu hal tabiaten (doğal olarak) böyle olur. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu emr-i tekevvün (meydana geliş hususu) ve teğaddîden (beslenmesinden) dolayı, ana için cenîn üzerine imtinan (minnet) vâkı' değildir (olamaz); ya'nî cenîn anasının minneti altına girmez. Zîrâ (çünkü) cenîn öyle bir kan ile müteğaddî oldu (beslendi) ki,  eğer bu kan ile teğaddî etmese (beslenmese) idi ve o kan anasından çıkmamış olsa idi, o hayz kanı anasını helâk ederdi (öldürürdü), veyâhut hasta ederdi. Demek ki cenîn için vâlidesi üzerine minnet sâbittir (vardır); ya'nî anası bu yüzden cenîne minnetdârdır. Şu halde cenîn anasını öyle bir zarardan hıfz (korudu) ve vikâye etti (esirgedi) ki, eğer anası bu hayız kanını indinde (yanında (kendisinden)) imsâk (cimrilik) ede idi ve çıkmaya idi ve cenîn bu kanla teğaddî etmese (beslenmese) idi, anası o zararı kendi vücûdunda bulur idi. Halbuki süt-ana ile çocuğun râbıtası (bağlantısı) böyle değildir. Zîrâ (çünkü) süt-ana çocuğu emzirmekle onun hayâtını ve bakâsını (devamlılığını) kasd (istedi, amaç) etti. Süt-nine ücret mukâbilinde (karşılığında) emzirse bile onun bu kasdı (amacı) sâbittir (bellidir). Binâenaleyh (bundan dolayı) Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.)’ı irzâ'a (emzirmeye), onu doğuran anayı tahsîs etmekle (ayırmakla, mahsus kılmakla),  bu fazl (lutuf) ve imtinânı (minneti) Mûsâ (a.s.) için kendisini doğuran ana hakkında kıldı. Böyle olunca kendisini doğuran ananın gayri (annesinden başka) bir kadın için, cenâb-ı Mûsâ üzerine (hakkında) fazl (lutuf) ve imtinân (minnet) vâkı' (olmuş) olmadı. Ya'nî cenâb-ı Mûsâ kendi hayâtını ve bakâsını (devamlılığını) kasd ederek (amaçlayarak) emzirmesinden dolayı yabancı bir kadına minnetdâr olmadı. Bu husûsta ancak kendisini doğuran ananın minneti altında kaldı. Ve Allah Teâla bunu anasının gözü, yine cenâb-ı Mûsâ'nın terbiyesiyle aydın olmak ve kendi hacrinde (kucağında, himayesinde) onun büyümesini müşâhede ederek (görerek) mahzun olmamak (üzülmemek) için böyle yaptı.

Ve Allah Teâlâ cenâb-ı Mûsâ'yı nâsûtundan (mahlukiyetinden) ibâret olan tâbût-i gamdan (sandık içine konulmuş olma tasasından, sıkıntısından) halâs etti (kurtardı). Ve her ne kadar dâire-i tabîatten (tabiatın sınırları içinden) hârice (dışarı) çıkmadıysa da cenâb-ı Mûsâ Allah Telâlâ'nın ilm-i ilâhiden (Allah’ın ilminden) kendisine i'tâ eylediği (bağışladığı, verdiği) şeyle zulmet-i tabiatı (tabiat karanlığını) yırttı. Zîrâ (çünkü) insan herhangi âlemde zuhûr ederse etsin (görünürse görünsün) mutlaka mezâhir-i tabîiyyede (tabiat görüntü yerlerinde) zuhûr eder (görünür). Şu kadar ki suver-i tabîiyye (tabiat suretleri) ikidir: Birisi zulmâni (karanlık olanı), diğeri nûrânîdir (nurlu olandır). Hazret-i şehâdet (içinde bulunduğumuz dünya) her ikisini de câmi'dir (toplar); velâkin (fakat) zulmâniyyet (karanlık) âlemidir. Âlem-i âhirette (ahiret alemi) ise biri cennet ve diğeri cehennem olmak üzere / iki ayrı makâma tefrîk olunmuştur (ayrılmıştır). Binâenaleyh (bundan dolayı) âlem-i âhirette (ahiret aleminde) bu âlemdeki (dünyadaki) cem'iyyet (toplayıcılık) yoktur. İnsan bu âlemde (dünyada) mücâhedât (nefisle savaş) ve riyâzât (nefsi kırmalar) ve ma'rifet (ilim) ile tezkiye-i nefis etmekle (nefsini temizlemekle) âlem-i kudste (kutsal, alemde) tabîatin asfâ (saf, temiz) ve enver (nurlu) olan süretlerinde zuhûr eder (görünür). İşte Mûsâ (a.s.) dahi dâire-i tabîatten (tabiat sınırları içinden) hârice (dışarı) çıkmamakla berâber böyle oldu.

Devam edecek

 

 

 
 
İzmir - 27.05.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com