Füsûs-ül Hikem

338. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

[KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ

ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR] 

İmdi ona    لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهاً غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ    (Şuarâ; 26/29) ya'nî "Sen benden gayri ilâh ittihâz edersen elbette  ben seni mescûnînden kılarım" dedi."Sicn"de olan sîn" hurûf-ı zevâiddendir. Ya'nî "Ben elbette seni setr ederim. Zîrâ muhakkak sen verdiğin cevâb ile benim sana bunun gibi kavl söylememi te'yîd ettin. Eğer sen lisân-ı işâretle: "Ey Fir'avn sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Halbuki "ayn" vâhiddir. Binâenaleyh sen nasıl tefrîk ettin?" der isen, Fir'avn dahi sana der ki: "Ancak merâtib-i aynı tefrîk eyledi; yoksa "ayn" müteferrık olmadı; o kendi zâtında münkasim olmadı. Ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bi'l-fiil sende tahakküm etmektir. Ve "ayn" ile ben senim ve rütbe ile senin gayrinim" demek olur. Vaktâki Mûsâ ondan bunu fehm etti, ona: "Sen buna kâdir değilsin" der olmakta ona onun hakkını verdi. Halbuki rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda ızhâr etmekle şâhiddir. Zîrâ Hak sûret-i zâhireden F'ir'avn'ın rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ'nın zuhûr ettiği rütbe üzerine tâhakküm vardır (25).

Ya'ni Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sorduğu suâle (soruya) cevâben zât-ı Hakk'ı (Hakk’ın zatının) âlemin (evrenin) "ayn"ı (hakikati) kılınca, Fir'avn suver-i âlemden (evren suretlerinden) bir sûret olduğu ve Hak onun dahi "ayn"ı (hakikati) bulunduğu için, Fir'avn bu cevâba cevâb olarak Mûsâ (a.s.)’a: "Eğer sen benden gayri (başka) ilâh ittihâz (kabul) edecek olursan ben seni mescûninden (hapsedilmişlerden) kılarım" (Şuarâ. 26/29) dedi. Bu kelâm sûret-i zâhirede (görünüşte) "Ben seni mahbûsîn (hapsedilmişler) zümresine / (sınıfına) ilhâk ederim" (katarım) demek ise de, bâlâda (yukarıda) îzâh olunduğu (anlatıldığı) üzere Fir'avn ibkâ-i mansıbından (makamının devamından) ve hâzır-bi'l-meclis olan (mecliste bizzat bulunan) vüzerâ (vezirlerine) ve hükemâsına (alimlerine) karşı, Mûsâ (a.s.) üzerine isti'lâ (üstün çıkma) fikrini ta'kîb ettiğinden (güttüğünden) dolayı, hem Mûsâ (a.s.)’ın ve hem de vüzerâsının (vezirlerinin) fehimlerini (anlayışlarını) nazar-ı i'tibâra (dikkate) alarak idâre-i kelâm eyledi (sözlerini çevirdi). "Mescûn" "sicn" kelimesinden mutesarraftır (tasrif edilmiştir (Arapçadan çekim suretiyle elde edilmiştir) ve "sicn" kelimesindeki "sin" hurûf-i zevâiddendir (Arapçada kök kelimeye ilave olan harflerdendir (sin, elif, lam, vav gibi) ). Ve "sîn" hazf olundukda (silinecek olursa) "cenn" kelimesi kalır. Ve "cenn" kelimesinin ma'nâsı ise "setr"dir (örtmedir, gizlemedir). Nitekim Hak Teâlâ    فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ    (En'âm, 6/76) buyurur. Şu halde Fir'avn Mûsâ (a.s.)’a cevâben: "Ben seni setr ederim (örterim, gizlerim); zîrâ (çünkü) sen Hakk'ı âlemin (evrenin) "ayn"ı (hakikati) kılmak sûretiyle öyle bir cevap verdin ki, bu cevap ile benim    أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى    (Nâziât, 79/24) kavlimi (sözlerimi) te'yîd ettin (doğruladın). İmdi (şu halde) verdiğin cevâba göre, mâdemki Hak âlemin (evrenin) "ayn"ıdır (hakikatidir) ve her ikimiz de suver-i âlemden (evren suretlerinden) bir sûretiz ve Hakk'ın gayri (Hakk’tan başka) değiliz ve mâdemki ben makâm-ı tahakkümdeyim (emretme makamındayım), şu halde ben galebe-i Fir'avniyyetim (Firavun olma üstünlüğüm) ile senin Mûseviyyetini (Musalığını) setr ederim" (örterim, gizlerim) dedi.

Suâl: Bu îzâhâttan (açıklamalardan) Fir'avn'ın tevhîde (birlemeye, tekliğe) vukûf'u (bilinci) olduğu ve    أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى    (Nâziât, 79/24) kavlinin (sözlerinin) bu vukûfa (bilişe) müstenid (dayalı) bulunduğu anlaşılıyor. Halbuki, Hz. Mansûr (k.A.s.) dahi "Ene'l-Hak" (ben Hakk’ım) demiş idi. İkisinin arasındaki fark nedir?

Cevap: Kable'l-îmân (iman etmeden önce) Fir'avn'ın tevhîdi (birlemesi) tevhîd-i ilmi (tevhid bilgisi) idi. Akıl ve zekâ sâhibi bu tevhîdi idrâk edebilirler. Fakat bu tevhîd-i ilmî (tevhid bilgisi) insânı enâniyyetten (benlikten) ve vehm-i isneyniyyetten (vehmin düşürdüğü ikilikten) kurtarmaz. Ve vehim ve enâniyyet (benlik) mevcûd, iken bir kimse "Ene'l-Hak" (ben Hakk’ım) dese bu da’vâsından (savunduğu düşüncesinden) dolayı kâfirdir. Zîrâ (çünkü) vehm-i enâniyyet (benlik sanısının) iktizâsı (gereği) bulunan sıfât-ı beşeriyye (beşeri sıfatları) bu da'vâsını (iddiasını) hâlen (hal olarak) ve fiilen (fiil olarak) tekzîb eder (yalanlar). Ya'nî bu müddeînin (iddiacının) fiili (yaptıkları) kavline (söylediklerine) uymaz. Meselâ demirin kendisine mahsûs (ait, özel) olan sıfâtı (sıfatları) vardır. Ve bu sıfât (sıfatlar) bâkî (daimi kalıcı) bulundukça ona lâyık (uygun) olan "Ben demirim" demektir. Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfâtından (sıfatlarından) taarrî etmiş (arınmış, temizlenmiş) olacağından "Ben ateşim" dâ'vâsında (iddiasında) bulunsa, bu davâsında (iddiasında) sâdık (doğru) olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfâtı (sıfatları) zâhirdir. (görünür) Ve kavli (sözleri) fiiline (yaptıklarına) mutâbık (uygun) olur.

Mesnevî:

كوبد او من آتشم من آتشم          شد زرنك وطبع آتش محتشم      

Tercüme: ''Demir ateşin renk ve tab'ından (tabiatından) muhteşem oldu. Artık o, ben ateşim, ben ateşim, der."

Devam edecek

 

 

 
 
İzmir - 09.09.2008
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com