Füsûs-ül Hikem

357. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

 [KELİME-İ MÛSEVİYYE'DE   MÜNDEMİC   "HİKMET-İ

ULVİYYE"   BEYÂNINDA   OLAN   FASTIR]

     Ma'lûm (bilinmiş) olsun ki, tecellî-i Hak (Hakk’ın tecellisi) ya sıfâtî (sıfatları ile alakalı) veyâ zâtî (zatı ile alakalı) olur. Tecellî-i sıfâtî"de (sıfatları ile ilgili tecellisinde) mütecellâ-lehin (kendisine tecelli olunanın) vücûdu (varlığı) vardır ki, fânî (yok) olmadığından burada ikilik bâkidir (kalıcıdır). Binâenaleyh (bundan dolayı), kelâm (söyleyiş) ve idrâk (anlayış) bu mertebede mevcûd olduğundan mütecellâ-leh olan (kendisine tecelli olunan) kimseye hitâb-ı ilâhî (Hakk’ın hitabı) vârid olur. (gelir) İşte Hz. Mûsa (a.s.)’a nâr (ateş) sûretinde vâkı' (olmuş) olan tecellî bu kısımdandır. Buna "tecellî-i sûrî" (suri tecelli) dahi denir. İşte Mûsâ (a.s.)’dan    رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ    (A'râf, 7/143) recâsı (isteği) bu mertebede sâdır oldu (çıktı). Ve Mûsâ (a.s.) bu münâcâtiyle (yalvarmasıyla, duasıyla) Hakk'ı hicâbât-ı taayyünden (taayyün örtüsünden) ârî (soyunmuş, çıplak) olarak görmek arzûsunda bulundu. Halbuki rü’yet, (görmek) râî (gören) ile mer’î (görülen) arasında vâkı' olan (oluşan) bir nisbetten (bağıntıdan) ibârettir. Binâenaleyh (bundan dolayı) mertebe-i isneyniyyette (ikilik mertebesinde) vâkı' olur (gerçekleşir). Mûsâ (a.s.)’ın bu kavli (sözleri), hâşâ (asla) cehlinden (cahilliğinden) nâşî (dolayı) değil idi. Belki tecellî-i sûrînin (suri tecellinin) evkınde (üstünde) olan "tecellî-i zâtî"yi (zati tecelliyi) ve terakkîyi (yükselmeyi) taleb (arzulamak) idi. Nitekim, Hak Teâlâ hazretleri mertebe-i isneyniyyette (ikilik mertebesinde) rü'yet (görmenin) mümkin olmadığını beyânen (bildirerek) /    لَن تَرَانِي    (â'râf, 7/143) buyurdu. İmdi (şu halde) Hâk Teâlâ "Ben görülmem" demeyip "Sen beni göremezsin" dedi. Ve adem-i rü’yeti (görememeyi) cenâb-ı Mûsâ'ya tahsîs etti (ait mahsus kıldı). Zîrâ (çünkü) bu hitâb (sesleniş) esnâsında cenâb-ı Mûsâ tekellüm (konuşma) hâlinde idi. Ve kelâm (söz) ise bakıyye-i vücûd (varlık kalıntısı) mevcûd oldukça, ya'nî isneyniyyet (ikilik) bulundukça olur. Binâenaleyh (bundan dolayı) "Len terânî" (göremezsin) buyurulması "Sende bakıyye-i vücûd (varlığının kalıntısı) oldukça beni göremezsin" ma'nâsını müfîd olur (ifade eder). Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri    وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِ    (A'râf, 7/143) ya'nî "Sen beni göremezsin. Velâkin (ama) dağa bak, eğer hîn-i tecellîde (tecelli sırasında) yerinde sâbit ve müstekar (istikrar bulmuş, sabit) olur ise karîben (yakında) beni görürsün" buyurdu ki, hîn-i tecellîde (tecelli sırasında) dağın taayyünü (sureti) müstekarr (istikrar bulmuş, sabit) olur ve bu tecellî ile mahv (yok) ve müstehlek (bitmiş, tükenmiş) olmazsa, senin dahi taayyünün (varlık suretin) mevcûd iken, bu bakıyye-i vücûd (varlık kalıntısı) ile beni görürsün, ma'nâsındadır. Ondan sonra Hak Teâlâ hazretleri dağa tecellî buyurdukda dağı pâre pâre (parça parça) etti. Mûsâ (a.s.) dahi bî-hûş (baygın) olarak düştü. İşte bu "tecellî-i zâtî" (zati tecelli) idi. Zîrâ (çünkü) tecellî-i zâtide (zati tecellide), katrenin (damlanın) deryâya (denize) karışması gibi, mütecellâ-leh olan (kendisine tecelli olunan) kimsenin katre-i taayyünü (taayyün damlası) deryâ-yı zâtta (zat denizinde) mahv (yok olup) ve müstehlek olup (tükenip) râî (gören) ve mer’î (görünen) ve rü'yet (görme) nisbetleri (hususları) şey-i vâhid (tek şey) olur. Şu halde Cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ hazretleri (Allah), Hz. Mûsâ'nın talebini (isteğini) is'âfen (yerine getirerek) "tecellî-i zâtî" (zati tecelli) ile tecellî buyurdu. Ve Mûsâ (a.s.) bu tecellîden dahi nasîbini aldı. Mûsâ (a.s.), mahvden (yok olma durumundan) sahva (ayılıp, kendine) gelip ve fenâdan (yok olmaktan) rücû' ile (geri dönerek) ifâkat buldukda (ayıldığında): "Bakıyye-i vücûd (varlık kalıntısı) ile görünmekten münezzeh (temiz, arı, beri) ve müberrâ (aklanmış, temizlenmiş) olduğuna îmân edenlerin evveliyim (ilkiyim).  Ve hâl-i isneyniyyet (ikilik hali) bâkî (kalıcı) iken rû'yet (görmek) talebinden (arzusundan) rûcû' ettim (geri döndüm (vazgeçtim) ) .  Zât-ı bahtını (halis, saf zatını) tenzîh (her türlü eksik ve noksandan beri tutar) ve takdîs ederim" (mukaddes, kutsal tutarım, şükrederim) (Bkz. A'râf, 7/143) dedi.

     Cenâb-ı Mûsâ'nın taleb-i rü'yeti (görmeyi istemesi) cevâz-ı rü'yete (görülebilir olduğuna) burhandır (delildir). Zîrâ (çünkü) rû'yet (görmek) muhâl (imkânsız) olsaydı Mûsâ (a.s.) taleb etmezdi (istemezdi); çünkü ma'rifetullahda cehil (bilgisizlik) lâzım geldiği için enbiyânın (nebilerin) muhâli (imkânsızı) taleb etmesi (istemesi) câiz (yerinde, doğru) değildir. Şu kadar var ki, "tecellî-i zâti"de (zati tecelli de) vâkı' olan (gerçekleşen) rü'yet (görmek) bizim basar-ı hissî (beden gözü) ile eşyâyı (varlıkları) müşâhedemiz (görmemiz) gibi değildir. Zîrâ (çünkü) bu tecellî vaktinde ne mütecellâ-lehin (kendisine tecelli olunanın) sûret-i müteayyinesi (meydana çıkmış varlığının sureti) ve ne de muhîtinde ki (etrafındaki) eşyânın (varlıkların) sûretleri / kalır. Rü'yet (görmek) ancak zâtın zâtını rü'yetinden (görmesinden) ibâret olur. Bu bir haldir ki, bilinmesi zevke mütevakkıftır (bağlıdır). Elfâz (kelimeler) ve ibârât (cümleler) ile tefhîm (anlatmak) bu kadar mümkin olur.

الحمد لله اللطيف ا لخبير               

   الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ    (Fâtiha. 1 /2) ve    اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ    (Şûrâ, 42/19)

İtmâm-ı istinsâh: 7 Cümâdel-Ahire 1348 ve 11 Teşrîn-i Sânî 929.

Bu şerhin aslı, 1926 senesi kânû-ı sânîsinin 22’ nci cuma gecesi Cerrahpaşa’daki hânenin yandığı sırada yandığı cihetle, ikinci defa olarak şerhine mecbûriyet hasıl olmuş idi. Sonra haber aldım ki ihvandan birisi tarafından bu fass istinsâh edilmiş imiş. Fakir de tekrâr ondan istinsâh ettim. [A. Avni Konuk]

Devam Edecek

 

 

 
 
İzmir - 28.01.2009
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com