Füsûs-ül Hikem

371. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

KELİME-İ MÛSEVİYYE’DE MÜNDEMİC OLAN "HİKMETTİR

[2.Şerh]

     Binâenaleyh Mûsâ hakkında Fir'avn'a "Muhakkak o, benim ve senin için kurretü'l-ayndir" (Kasas, 28/9) dedi. İmdi bizim dediğimiz gibi, ona hâsıl olan kemâl sebebiyle, onun kurretü'l-ayni oldu. Ve Fir'avn'a da inde'l-gark Allah Teâlâ'nın verdiği îmân sebebiyle kurret-i ayn oldu. Binâenaleyh onu tâhir ve mutahhar olarak kabz eyledi ki, onda habes cinsinden bir şey kalmadı. Zîrâ onu âsâmdan bir şey iktisâbından mukaddem îmânı indinde kabz etti, halbuki islâm, mâ-kablini / kat' eder. Ve rahmet-i ilâhiyyeden bir kimse me'yûs olmamak için, Hak Sübhânehü dilediği kimseye olan inâyetine onu bir âyet kıldı. Zîrâ revhullahdan ancak kâfir olan tâife me'yûs olur. İmdi eğer Fir’avn, me'yûs olan kimselerden olaydı, îmâna mübâderet etmezdi. Böyle olunca Mûsâ (a.s.), Fir'avn'ın zevcesi kendi hakkında dediği gibi oldu ki    قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا    (Kasas, 28/9) ya'nî "Benim ve senin için kurret-i ayndir, onu öldürme! Karîben bize nef’i olur" demiş idi. Ve böylece vâkı' oldu. Her ne kadar mülk-i Fir'avn'ın helâki ve onun âlinin helâki onun elleriyle olan nebî olduğuna onların şuûru yok idiyse de, muhakkak Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onlara nef’ verdi (7).

     Ya'nî Âsiye'nin cenâb-ı Mûsâ (Musa a.s.) hakkında nutk-ı ilâhî (hakın söyletmesi) ile muntaka olduğu (konuşturulduğu) kelâm (sözler),  Kur'ân-ı Kerîm’de zikr olunduğu (anlatıldığı) üzere    لَا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً    (Kasas, 28/9) ya'ni "Bu çocuk senin ve benim için göz aydınlığıdır. Onu öldürme! Yakında bize fâidesi (faydası) olur, yâhut biz onu evlâd ittihâz ederiz" (ediniriz) demesidir. Filhakîka da (gerçekte de) bizim yukarıda söylediğimiz vech  ile (biçimde) cenâb-ı Âsiye, kendisine erkeklere mahsûs (özel) olan kemâlin (olgunluğun) husûlû (oluşması) sebebiyle gözü aydın oldu. Ve Fir'avn'a da denizde boğulacağı vakit Allah Teâlâ'nın kendisine nasib ettiği îmân sebebiyle kurret-i ayn (gözü aydın) oldu.

     Ma'lûm olsun (bilinsin) ki, Fir'avn'ın îmânı âyet-i kerîme ile sâbittir (mevcuttur). Nitekim Hak    حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِـهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ    Teâlâ buyurur: (Yûnus, 10/90) ya'nî "Deryâda (denizde)  garkı (boğulacağını) idrâk edince (anlayınca), ben ancak Benî İsrâîl'in (İsrail oğullarının) kendisine imân ettiği Allah'a îmân ettim ve Müslümanlardanım, dedi". Şurrâh-ı kirâm (şerh edenler), nass (kesin delil, açık ayet) vukû'una (olduğuna) mebnî (dayalı) Fir'avn'ın îmânında müttehiddir (birleşmişlerdir).Fakat bu îmânın makbûliyyeti hakkında ihtilâf etmişlerdir (anlaşamamışlardır). Ezcümle (özellikle) Bâlî Efendi hazretleri kendi şerhinde bu husûsta tekellüf edip (özen gösterip) Hz. Şeyh, Fir'avn'ın sıhhat-i îmânında (imanının doğruluğunda) bir hükm-i kat'î (kesin karar) vermemiş ve belki tevakkuf (tereddüt) etmiş olduğunu isbâta (kanıtlamaya) sa'y (gayret) etmiştir. Halbuki mes'ele vâzıhdır (açıktır).  Hz. Şeyh, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Fir'avn'ın îmânını beyân eden (açıklayan) âyet-i kerîmenin m⒠ba'dinde (sonunda) Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri /    آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ    (Yûnus, 10/91) ya'nî "Şimdi mi aklın başına geldi? Halbuki evvelce isyân etmiş ve müfsidlerden (bozgunculardan) olmuş idin" buyurmuştur. Eğer Fir'avn müteyakkınen (şüphesiz, kesin olarak) îmân etmemiş olsa idi, Hak Teâlâ hazretleri onun hakkında dahi, A'râb (Arap halkı) hakkındaki    قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنقُولُوا أَسْلَمْنَا    (Hucurât, 49/14) ya'nî "A'râb (Araplar) îmân ettik dediler; yâ habîbim de ki: Îmân etmediniz, velâkin (fakat) münkâd olduk, (boyun eğdik, teslim olduk) deyiniz!" kelâmını (sözünü) irâd buyurur (söyler) idi. Halbuki böyle demedi de    مِنَ الْمُفْسِدِينَ آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ    buyurdu. Bu ise kalben fesâdından (fenalıklarından) rücû' etmiş (geri dönmüş) olan kimseye karşı lâyık olan (yaraşır) bir hitâpdır (söyleyiştir).

    Dâvûd-ı Kayserî hazretleri kendi şerhinde    لًما كان ايمان فرعون في البحر حيث رأى طريقاً واضحا عبر عليها بنو اسرائيل قبل التغرغر  و قبل ظهور احكام الآخرة له مما يثاهده الناس عند الغرغرة جعل ايمانه صحيحا معتدأ به فانه ايمان با لغيب    ya'nî "Vaktâki (ne vakit ki) Fir'avn'ın îmânı, bahrde (denizde) Benû İsrâil'in (İsrail oğullarının) üzerinden geçtiği bir tarîk-ı vâzıh (apaçık bir yol) gördüğü haysiyyetle (sebebiyle) , kable't-tegargur (boğulmazdan önce) ve gargara indinde (zamanında) nâsın (insanların) müşâhede eylediği (gördüğü) şeyden, ona ahkâm-ı âhiretin (ahiret hükümlerinin) zuhûrundan (görünmesinden)  mukaddem (önce) vâkı' oldu (gerçekleşti); îmânını sahîh (doğru) ve mu'teddün-bih (makbul, kabul edilmiş) olarak yaptı. Zîrâ (çünkü) o îmân-bi'l-gaybdir" (gaybe imandır) buyurmuş ve Bâlî Efendi hazretleri bu ibâreyi (cümleyi) Dâvûd-ı Kayserî'nin ibâre-i şerhi (şerh ettiği cümle) sûretinde (şeklinde) telakkî ile (alarak) "Bu sahîh (doğru) değildir" demiştir. Halbuki bu ibâre (cümle) Fütûhât-ı Mekkiyye'den me'hûzdür (alınmıştır). Ve Fütûhât-ı Mekkiyye'nin diğer bâbında (bölümünde) cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) da'vâ-yı rubûbiyyetin (rububiyetlik iddiasının) nârda (ateşte) hulûda (daimi surette kalmasına) sebeb olacağını zikr etmekle (anlatmakla) berâber, misâl olarak "Fir'avn ve Nemrûd gibi" buyurmuşlardır. Fakat bu beyân (açıklama) Hz. Şeyh'in Fir'avn hakkındaki zehâbını (düşüncesini) ta'yîn etmez (belirtmez). Zîrâ (çünkü) burada maksad nârda (ateşte) hulûda (daimi kalmaya) sebeb olan hâli beyân etmektir. (anlatmaktır) Gerçi (her ne kadar) Fir'avn rubûbiyyet da'vâsında (iddiasında) bulundu; velâkin (fakat) gerek Fütûhât'ın muhtelif (çeşitli) mahallerinde (yerlerinde) ve gerek bu Fusûsu’l-Hikem'de beyân buyrulduğu (anlatıldığı) üzere, âyet-i kerîmedeki sarâhat (açıklık) mûcibince, (gereğince) îmân edip bu da'vâdan (iddiadan) vaz geçti ve Nemrûd'dan ayrılmış oldu. Velhâsıl (sözün kısası) gerek Fütûhât'tan ve gerek ibâre-i Fusûs'tan (Fusus’taki cümleden), Hz. Şeyh'in zehâb-ı âlîleri (yüce düşünceleri) îmân-ı Fir'avn'ın (Firavun’un imanının) sıhhati (doğruluğu) ve makbûliyyeti cânibinedir (yönündedir). Zîrâ (çünkü) eğer Fir'avn'ın îmânı sahîh (doğru, sağlam) değil ise âhirette ebediyyen nârda (ateşte) kalacaktır. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu i'tibârla (hususla) cenâb-ı Mûsâ Fir'avnın / "kurret-i ayn"i (göz nuru) olamaz ve dünyâda mülkünü ve saltanatını harâb ettiği cihetle (yönüyle) bu i'tibâr ile de (hususla da) "kurret-i ayn"i (göz nuru) olamaz. Şu halde cenâb-ı Âsiye'nin    قُرَّتُ عَيْنٍ لِّي وَلَكَ    (Kasas, 28/9) kavli (sözleri) intâk-ı ilâhî (hakk’ın sözleri) değil, belki haşv olmak (manasız ve boş sözler olması) îcâb eder (gerekir).

     Hz. Şeyh bu kavl-i âlîlerini (yüce düşüncelerini) te'yîden (doğrulayarak) buyurur ki: Allah Teâlâ Fir'avn'ı tâhir (temiz) ve mutahhar (temizlenmiş) olarak kabz eyledi (ruhunu aldı). Ya'nî o cenâb-ı Mûsâ'ya karşı mağlûbiyyetini müşâhede (görünce) ve gark olmak (boğulmak) ihtimâlini derpîş edince (göz önünde bulundurunca), şirkten ve da'vâ-yı rubûbiyyetten (rububiyet iddiasından) rücû' etmekle (geri dönmekle) habes-i i'tikâdîden (kötü inançtan) tâhir oldu (temizlendi). Ve imânını ızhâr etmekle (göstermekle) evvelki (önceki) hâl-i küfrü (küfür hali) sâkıt (hükümsüz kaldı, düşmüş) oldu. Zîrâ (çünkü) İslâm mâkablini (önceyi, geçmişi) kat' eder (keser, bitirir).  Ve maâsîden (günahlardan) bir ma'sıyet (günah) irtikâbına (işlemeye) vakit bulmaksızın gark olmakla (boğulmakla) bu tahâreti (temizliği) muhtell olmadı (bozulmadı). Ve bir kâfir İslâma gelmekle ona gusül (boy aptesi) ve tahâret-i zâhiriyye (dış temizlik) îcâb eder (gerekir). Halbuki Fir'avn suya gark olarak (batarak) bu tahâret-i zâhiriyye (dış temizlik) dâhi hâsıl (olmuş) olduğundan, Fir'avn bu i'tibarla (hususla) da şerîat-i mûseviyyeye (Musevi şeriatine) nazaran (göre) mutahhar (temizlenmiş) olarak münkabız (ölmüş) oldu ki, cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunu Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde îzâh buyurmuşlardır (anlatmışlardır).  

Devam Edecek

 

 

 
 

İzmir - 06.05.2009
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com