Füsûs-ül Hikem

389. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

İmdi emri âlim olanların cevâbiyle cevap verdiği vakit, Fir'avn mansıbını ibkâ için Mûsâ'nın, suâline cevap vermediğini i'lân etti. Binâenaleyh kusûr-i fehimlerinden dolayı hâzırûn indinde Fir'avn'ın Mûsâ'dan daha âlim olduğu zâhir oldu. Ve işte bunun için ona lâyık olan cevâbı verdiği vakit, kendisinden suâl olunan şeye zâhirde cevap olmadığı ve Fir'avn ise ancak bununla cevap vereceğini bildiği halde, ashâbına dedi ki: "Size gönderilen resûlünüz elbette mecnûndur (Şuarâ, 26/27). Ya'nî benim ona sorduğum şeyin ilmi ondan mestûrdur. Zîrâ o şeyin ma'lûm olması aslâ tasavvur olunmaz (20)

Ya'nî Mûsâ (a.s.), hakîkat-i emri (işin hakikatıini) bilen ulemânın (alimlerin) cevâbiyle cevap verip, Hakk’ın rubûbiyyetini beyân ettiği (açıkladığı) vakit, Fir’avn, ilim ve irfân ve zekâ i'tibâriyle (bakımından) ma'nen (manevi olarak) ve tasarruf-i sûrî (surette tasarruf) i'tibâriyle (dolayısıyla) maddeten (madde yönünden) mansıb-ı âlîsini (yüksek makamını) ibkâ (devam ettirmek) için, Mûsâ'nın sorduğu suâle (soruya) cevap veremediğini huzzâra (orda bulunanlara) i'lân etti (duyurdu). Ya'nî demek istedi ki: “Ey huzzâr (hazır bulunanlar), ben Mûsâ'ya "mâ" ile hakîkat-i Hak'tan (Hakk’ın hakikatinden) suâl ettim (soru sordum). O ise onun hakîkatinden değil, belki    رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا    (şuarâ, 26/24) kavliyle (sözleriyle) Hakk'ın izâfâtından (bağıntılarından) ism-i Rab (Rab ismi) ile cevap verdi. Ben ona ne sordum, o bana ne söyledi. Demek ki benim suâlimi (sorumu) anlayamadı.” Halbuki Mûsâ (a.s.) işin hakîkatini bilen âlimlerin verebileceği cevâbı verdi. Ve "semâvât" ile ervâh-ı ulviyye-i tabîiyyeyi (tabii yüce ruhları) ve "arz" ile eşhâs-ı unsuriyye-i süfliyyeyi (en altta olan madde âlemin bireylerini) murâd etti. Ve Hakk'ın bunların mürebbi-i mutlakı (mutlak eğiticisi (mutlak Rabbı) ) olduğunu ve onun rubûbiyyet-i mutlakası (kayıtsız rububiyeti), bilcümle (bütün) rubûbiyyât-ı / mukayyedeyi (kayıtlı rububiyyetleri) câmi' (topladığını) ve muhît olduğunu (kuşattığını, ihata ettiğini) beyân eyledi (bildirdi). Ve binâenaleyh (bundan dolayı) Fir'avn'ın    أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى    (Nâziât, 79/24) kavliyle (sözleriyle) kendi nefsine izâfe eylediği (bağıntılı kıldığı) rubûbiyyet-i mukayyedeyi (kayıtlı rububiyyeti) dahi, Hakk'ın rubûbiyyet-i mutlakası (kayıtsız rububiyyeti) tahtına (altına) idhâl (dahil) etti. Ve âyet-i kerîmenin mâba'di (sonu) olan    إن كُنتُم مُّوقِنِينَ    (Şuarâ, 26/24) kavliyle (sözleri ile) de "Hakk'ın hakîkati"ni olduğu gibi kendisinden başka hiçbir kimse bilemeyeceğine işâret etti. Ya'nî "Eğer siz ehl-i îkân (tam, kesin olarak biliyor) iseniz Hak Teâlâ semâvât (göklerin) ve arzın (yerin) ve onların arasındaki şeylerin Rabbidir" demekle, resûllere (peygamberlere) lâyık olan (yakışan) cevâbı verdi. Fakat huzzâr-ı meclis (mecliste hazır bulunanlar) "hakîkat"ten vâkı' (olmuş) olan suâle (soruya) "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb (bileşik) bir cevap vereceğine intizâr etmekte (beklemekte) idiler. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu cevap ile Fir'avn, Mûsâ'nın ilmine ve huzzâr (orda hazır bulunanlar), cehline (cahilliğine) hükmettiler. (karar verdiler) Fakat Fir'avn, mülk (ülke) ve saltanat elinden çıkar havfiyle (korkusuyla),  Mûsâ'ya îmân edip huzzâra (orda bulunanlara) kendi kanâatini (görüşünü) ızhâr etmedi (belli etmedi). Onları kendi anlayışları dâiresinde (sınırları içersinde) bırakmak işine geldi.

İmdi (buna göre) huzzârın (hazır bulunanların) nâkıs (noksan) anlayışlarından dolayı, huzzâr (bizzat orda bulunanlar) indinde (yanında) Fir'avn'ın Mûsâ'dan daha âlim (bilgili, ilim sahibi) olduğu tezâhür etti (göründü).Halbuki mes'elenin iç yüzü böyle değil idi. Cenâb-ı Mûsâ Fir’avn’ın suâline (sorusuna) lâyık olan (yakışan) cevâbı verdi. Fakat “Hakk’ın hakîkati”nden vâkı’ olan (oluşan) suâle (soruya), “cins” ile “fasıl”dan mürekkeb (bileşik) bir cevâb vermediği cihetle (sebeple), bi’t-tabi (doğal olarak) zâhirde (dış görünüşte) suâlin (sorunun) cevabı olmadı. Ve Fir’avn ise imtihân için sorduğu suâle (soruya), eğer Mûsâ resûl ise başka cevab veremiyeceğini bilirdi. İşte Fir’avn, Mûsâ’nın cevabı resûllerin cevâbına muvâfık (uygun) olduğunu bildiği halde, “Size gönderilen resûlünüz elbette mecnûndur (çıldırmış, delidir). (Şuârâ, 26/27) ya’nî benim ona sorduğum “Hakk’ın hakîkati”nin ilmi (bilgisi) ondan mestûrdur (örtülmüştür). Zîrâ (çünkü) hakîkat-i Hakk’ın (Hakk’ın zatının) ma’lûm olması (bilinmesi) mutasavver (mümkün) değildir. İmdi (buna göre) Fir’avn bu sözü ile iki ma’nâyı murâd etti:

Birisi budur ki: “Size gönderilen resûl benim sûalimi (sorumu) anlayamayacak kadar gabîdir (ahmaktır).Gabâveti (ahmaklığı) zâhir aşikâr) olan kimseye nasıl ittibâ’ olunur (uyulur, ardı sıra gidilir)?” Ve bu söz huzzârın (orda hazır bulunanların) hamâkatlerine (ahmaklıklarına) mutâbık (uygun) bir kavl-i zâhirdir (açık manalı sözdür).

İkincisi budur ki: Fir’avn cenâb-ı Mûsâ’ya (Hz.. Musa a.s.’a) mâhiyyet-i Hak’tan (Hakk’ın hakikatinden) imtihân tarîkıyle (yoluyla) suâl etti (soru sordu) ve lâyık (yakışan, uygun) olan cevabı da aldı. Binâenaleyh (bundan dolayı) zâhiri (dışı) bâlâda (yukarıdaki) ma’nâya mahmûl (yüklü) olan sözü, bâtında (içte) huzzâra (orda hazır bulunanlara) karşı cenâb-ı Mûsâ’nın risâletine (resulluk görevine) şehâdettir (şahitliktir). Ya’nî Fir’avn / “resûller risâletleri (resulluk görevleri) hengâmında (sırasında) hakâyık-ı eşyâdan (varlıkların hakikatinden) ve esrâr-ı kazâ (kaza sırrından) ve kaderden (kader sırrından) mahcûb (örtülü) ve mestûr (kapalı) olduklarından mâhiyyet-i Hakk’ın (Hakk’ın hakikatinin) ilmi (bilgisi) kendilerine mekşûf (açılmış, aşikâr) değildir. Onların vazîfeleri zât-ı mutlakaya (kayıtsız zata) da’vet olmayıp ancak sıfât-ı ilâhiyye (ilahi sıfatlara) da’vettir. Zîrâ (çünkü) resûl, risâlet (resulluk) ve mürselün-iley (kendisine tebliğ olunan (kendisine peygamber gönderilen) ve mürsel (irsal olunmuş (gönderilmiş) kesret-i iktizâ eder (çokluğu gerektirir). Zât-ı mutlaka (mutlak, kayıtsız zat) ve mertebe-i ahadiyyede (ahadiyet mertebesinde) ise aslâ kesret (çokluk) mevzû’-i bahs (söz konusu) değildir.” demeği murâd etti.
Devam Edecek

 

 

 
 

İzmir - 08.09.2009
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com