KELİME-İ MÛSEVİYYE’DE MÜNDEMİC OLAN "HİKMETTİR
[2.Şerh]
Eğer bir kimse "Bir "ayn"ın /
(hakikâtin) iki
hükümde zuhûru (görünmesi)
nasıl olur?" diye soracak olursa, biz cevâben
(cevap olarak)
deriz ki: Bu mes'ele iki hakîkatin kisve-i vâhidede
(tek giyside)
istitârı (örtünmesi)
ve inde'l icâb
(gerektiğinde) nevbetle
(sırası geldikçe)
zuhûru (meydana çıkma)
keyfiyyetinden
(hususundan) ibârettir. Zîrâ
(çünkü) a'yân-ı
kevniyye (açığa çıkmış kevni
varlıklar) birtakım hakâyıkın
(hakikâtlerin)
hicapları (örtüleri)
ve sütreleridir
(perdeleridir).
Nitekim ahsen-i takvîm
(en güzel suret)
üzere mahlûk (yaratık)
olan efrâd-ı beşer
(yaratılmış insan bireyleri) yekdîğerinin
(birbirinin) nazîri
(benzeri) olduğu
halde, onların her birerlerinde saâdet
(mutluluk) ve
şekâvetin (mutsuzluğun)
ahkâmı (hükümleri)
nevbetle
(sırasıyla) zâhir olur
(açığa çıkar). Halbuki saâdet (mutluluk)
ile şekâvet (mutsuzluk)
yekdîğerinin
(birbirinin) zıddıdır ve her ikisi de hükümde
yekdîğerinden (biri
diğerinden) ayrı birer hakîkattir. Böyle
olmakla berâber ayn-ı vâhide
(tek hakikât) olan vücûd-i insânî
(insanın vücudu) bu
iki hakîkatin sütresi
(perdesi) ve hicâbıdır
(örtüsüdür).
İşte asânın
(sopanın) yılan ve nârın
(ateşin) İbrâhim
(a.s.) üzerine berd (soğuk)
ve selâm (selamet)
olmaları da bu kabîldendir
(türdendir).
Bu hâlin zâhirde
(dışarıda) başka misalleri
(örmekleri) de
vardır. Fakat bahis (konu)
uzayacağı için terk olundu. Ve asânın
(sopanın) başka bir
sûret-i mehîbeye (heybetli
surete (aslana) ) tahavvül etmeyip
(dönüşmeyip) de yılan
olmasındaki sebeb pek açıktır:
Ma'lûm (bilinmiş)
olsun ki, Fir'avn Hz. Mûsâ'ya mukâbele
(karşılık vermek)
için, sehareyi (sihirbazları)
celbe (kendine
çekmeye) karar verdi. Sehare
(sihirbazlar) ise,
havâss-ı ecsâmdan (özel
cisimlerden) istiâne ederek
(faydalanarak) hikemî
(hikmetler) ve kimyevî tedbîrât
(yöntemler) ve
tasarrufât (sahip olup
kullandıkları şeyler)
netîcesinde birtakım yılan sûretleri tertîb
edip (düzenleyip),
cenâb-ı Mûsâ'ya karşı sihrin bir nev'i
(çeşidi) olan
neyrencât (tılsım)
ile mukâbeleye (karşılık
vermeye) kıyâm ettiler
(kalkıştılar).
Ve cenâb-ı Hakk'ın Mûsâ yediyle
(eliyle) onlar
hakkındaki cezâsı (karşılığı)
amelleri (işleri)
cinsinden olmak iktizâ ettiği
(gerektiği) için, asâ
(sopa) dahi bir
ejder (büyük yılan)
sûretine (şekline)
tebeddül etti (dönüştü).
Binâenaleyh
(bundan dolayı) yılan
sûretine tebeddül eden
(dönüşen) o asâ
(sopa),
seharenin (sihirbazların)
yılan cinsinden olmak üzere tertîb ettikleri
(düzenledikleri)
emsâlini (benzerlerini),
yılan olması i'tibâriyle
(dolayısıyla) yuttu.
Vaktâki (ne zaman ki)
hayye (yılan)
sûretinden tekrâr asâ (sopa)
sûretine (şekline)
inkılâb etti
(dönüştü),
meydanda seharenin
(sihirbazların) Asâr-ı sihri
(sihir eserleri, izleri)
kalmadığına nazaran
(göre) dahi asâ, asâ olması cihetinden
(yönünden) onları
yutmuş oldu. Binâenaleyh
(bundan dolayı) bu mecliste enzâr-ı halkta
(halkın gözleri önünde)
iki garâbet (tuhaflık)
zâhir oldu
(görüldü):
Birisi asânın (sopanın)
yılan olması idi ve yılan olduğu vakit,
asânın (sopanın)
âsâr-ı sehareyi
(sihirbazların eserlerini) yutması şâyân-ı
istiğrâb (garipsenecek bir
hal) değil idi. Zîrâ
(çünkü) bir ejderin
(koca yılanın)
kendi emsâli (benzeri)
olan küçük yılanları yutması tabîî
(doğal) görünür.
İkinci garâbet (acaiplik),
yılanın / tekrâr asâ
(sopa) olduktan
sonra, bir yığın âsâr-ı seharenin
(sihirbazlık eserlerinin)
vücûd-i asâya (sopaya)
intikâli (geçmesi)
ve onda nâ-bûd
(kaybolması, yok) olması idi.
İşte bu iki garâbet
(gariplik) netîcesinde Mûsâ'nın hücceti
(delili) Fir'avn'ın
sehare (sihirbazlar)
vâsıtasıyla ızhâr ettiği
(gösterdiği) değnekler ve yılanlar ve ipler
sûretinde (şeklinde)
mütehayyel olan (hayali)
hüccetleri
(delilleri) üzerine zâhir
(aşikâr) ve gâlip
(üstün) oldu. İmdi
(buna göre) sâhirler
(sihirbazlar) Hz.
Mûsâ'yı da'vâsında
(iddiasında) mağlûb etmek
(yenmek) için hıbâl
(urganlar)
, ya'nî ipler
isti'mâl ettiler
(kullandılar) ve onları muhayyel
(hayali) olarak yılan
sûretinde (şeklinde)
gösterdiler. Halbuki cenâb-ı Mûsâ'nın onlara galebe
(üstün gelmesi)
için kullandığı şey, hâbl, ya'nî ip değil idi ve onlara
gösterdiği şey de muhayyel
(hayal ürünü) olan yılan değil idi. Belki
zâhirde (meydanda)
herkesin açıktan açığa müşâhede ettiği
(gördüğü) hakîkî bir
sû'ban, ya'nî bûyûk bir yılan idi. Ve seharenin
(sihirbazların) hıbâl
(ip) isti'mâlinde
(kullanmalarında)
bir nükte (incelik)
vardır. O da budur ki: "İp" ma'nâsında isti'mâl
olunan (kullanılan)
"hâbl" lûgatte (sözlük
manasında) "tell-i sagîr"e, ya'nî "kûçûk
tepe"ye denir. Bu i'tibâr (sebep) ile sâhirlerin,
(sihirbazların) kadr-i Mûsâ'ya
(Musa a.s.’ın derecesine)
nisbeten (göre)
miktarları ve mertebeleri cibâl-i şâmihadan
(yüksek dağlardan)
hıbâl (küçük tebe)
menzilesindedir
(derecesindedir).
Ya'nî yûksek dağlar içinde küçük tepeler
kadar bir şeydir demek olur. /
Sâhirler bunu gördükleri vakit, ilimde Mûsâ'nın
mertebesini ve gördükleri şey makdûr-i beşer olmadığını
ve her ne kadar makdûr-i beşerden olsa bile ancak
kendisi için tahyîl ve îhâmdan ilm-i muhakkakta temeyyüz
hâsıl olan âriften vâkı' olacağını bildiler.
Binâenaleyh, Mûsâ ve Hârûn'un Rabb'i olan
Rabbü'l-âlemine, ya'nî Mûsâ ve Hârûn'un da'vet ettiği
Rabb'e îmân ettiler. Zîrâ, kavm-i Fir'avn onun, ya'nî
Mûsâ'nın Fir'avn'a da'vet etmediğini bilirler idi. Ve
vaktâki Fir'avn, her ne kadar örf i nâmûsîde cebr
ettiyse de, mansıb-ı tahakkümde sâhib-i vakt ve seyf ile
halîfe idi. İşte bunun için "Ben sizin rabb-i a'lânızım
ve her ne kadar küll, nisebden bir nisbetle erbâbdır,
imdi ben zâhirden tahakkümde i'tâ olunduğum şey
sebebiyle onlardan a'lâyım" dedi. Ve sehare söylediği
şeyde onun sıdkını bildikleri vakit ona inkâr etmediler
ve ona bununla ikrâr ettiler. Binâenaleyh ona "Sen ancak
hayât-ı dünyâda hükm edersin. Binâenaleyh, ne hükm
edersen et, devlet sana mahsûstur" dediler. İmdi her ne
kadar Hakk'ın "ayn"ı olup sûret, Fir'avn'a mahsûs ise
de, onun "Ben sizin rabb-i a'lânızım," (Nâziât, 79/24)
demesi sahîh oldu. Böyle olunca sûret-i bâtılda Hakk'ın
"ayn"na mülâbis olduğu halde, ancak bu fiil ile nâil
olunan merâtibe neyl için, elleri ve ayakları kesti ve
astı. Çünkü esbâbın ta'tîline yol yoktur. Zîrâ a'yân-ı
sâbite onları iktizâ eder. Vücûdda, ancak sübûtta
üzerinde bulunduğu şey sûretiyle zâhir olur. Zîrâ
kelimât-ı ilâhiyye için tebdîl yoktur. Kelimât-i
ilâhiyye ise a'yân-ı mevcûdâttan gayri değildir.
Binâenaleyh sübûtları haysiyyetinden / onlara kıdem
nisbet olunur. Vücûdları ve zuhûrları haysiyyetinden
dahi onlara hudûs nisbet olunur. Nitekim sen "Bu gün
bizim indimizde bir insan veyâ bir misâfir hâdis oldu"
dersin. Halbuki onun hudûsünden, bu hudûsden evvel onun
için vücûd olmamak lâzım gelmez. Bunun için Hak Teâlâ
Kelâm-ı azîzinde, ya'nî ityânı hakkında, onun kelâmı
kadîm olmaklâ berâber
مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ
إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُم يَلْعَبُونَْ
(Enbiyâ, 21/2) ya'nî "Onlara Rablerinden bir yeni zikir
gelse, onu ancak dinleyip eğlenirler" ve "Onlara cânib-i
Rahman'dan bir yeni zikir gelse ancak ondan i'râz
ederler" (Şuarâ, 26/5) buyurdu. Ve rahmet ancak rahmet
ile gelir. Ve rahmetten i'râz eden kimse, azâba istikbâl
eder ki, o rahmetin ademidir (28-29).
Ya'nî sâhirler (sihirbazlar)
Mûsâ (a.s.)’ın yedinde
(elinde) hüccet
(delil) olan
mu'cizesini ve asâsının
(sopasının) kendi sihirlerine benzemediğini
gördükleri vakit, ilimde Hz. Mûsâ'nın mertebe-i ulyâsını
(mertebesinin yüksekliğini)
ve gördükleri mu'cize beşerin
(insanın) kudretinden
hâriç bir şey olduğunu ve beşerin
(insanın) kudreti
tahtında (altında)
zâhir olsa (görülse)
bile, böyle bir şey ızhâr etmek,
(göstermek) herkesin
kârı olmayıp ancak kendisinde tahayyül
(hayal) ve îhâmdan
(vehme düşürmeden)
ilm-i muhakkakta (gerçek
ilimde) temeyyüz
(sivrilen, benzerlerinden farklılık) hâsıl
(oluşmuş) olan
âriften (ilim, irfan
sahibinden) vâkı' olacağını
(gerçekleşeceğini)
bildiler. Ya'nî herkes "Şu elimdeki asâ
(sopa) yılan olsa da,
düşmanlarıma karşı bir hücum ediverse..." tarzında
(şeklinde) bir hayâl
yapabilir. Fakat bu hayal, kendi mertebesinde hayâl
olarak kalır; hâriçte (dışta)
vücûdu (varlığı)
zahir (aşikâr)
olamaz. Bu vücûd-i hayâliyi,
(hayali varlığı)
hariçte (dışta)
kisve-i taayyüne (suret
elbisesine) büründürüp ızhâr etmek
(göstermek),
ancak ilm-i muhakkakta
(gerçek ilimde) sâir
(diğer) efrâd-ı
beşerden (beşer kimselerden)
kendisi için temeyyüz
(sivrilme)
hâsıl (oluşmuş)
olan bir ârifin işidir. Zîrâ
(çünkü) bu temeyyüz
(farklı oluş, sivrilme)
her ârifte de olamaz. Bu mes'elenin
(konunun) tafsîli
(geniş açıklaması)
Fass-ı İshâkî'de
(İshak bölümünde) "halk-ı ârif' bahsindedir
(konusundadır).
İşte sehare (sihirbazlar)
bu irfan sebebiyle “mûsâ ve Hârûn'un Rabb'i
olan Râbbü'l-âlemîne
(âlemlerin rabbına),
ya'nî Mûsâ ve Harûn'un da'vet ettiği Rabb'e
îman ettiler”. (Bkz, Şuarâ, 26/47-48) Ve onlar "Mûsâ ve
Hârûn'un Rabbi" demekle bi't-tabi'
(doğal olarak)
Rabbü'l-âlemîne (âlemlerin
rabbine) îmânı murâd ettiler. Çünkü
Fir'avn'ın kavmi, Mûsâ'nın Fir'avn'a değil, belki
Rabbü'l-âlemîne (âlemlerin
rabbine (Allah’a) ) da'vet ettiğini bilirler
idi. Ve Fir'avn her ne kadar örf-i nâmûsîde
(şer’i örfte, adette),
ya'nî örfen (adet üzere)
kânûn-i saltanata
(saltanat kanunlarına) tevfîkan
(uygun olarak) cebr
(zorla) ve
istibdâd (keyfine göre idare)
etti ise de teb'ası
(kendine bağlı olanlar (halkı)
üzerine tahakküm
(baskı yapmak, hükmetmek) mansıbında
(makamında) vaktin
sâhibi ve kılınç isti'mâline
(kullanmaya) salâhiyetdâr
(yetkili) bir halîfe
ve imâm (önder)
idi.
İşte
bu mansıb-ı tahakkümün /
(hükmetme makamının) ve seyf
(kılıç) ile hilâfetin
(halifeliğin)
iktizâsından (gereğinden)
dolayı "Ben sizin rabb-i a'lânızım"
(yüce rabbinizim)
(Nâziât. 79/24) dedi. Ya'nî her ne kadar benim tebeamdan
(bana uyanlardan, bağlı
olanlardan) her bir ferd
(kişi) nisebden
(sıfatlardan) bir
nisbetle (sıfatla)
ayrı ayrı rablerdir. Fakat ben zâhirde
(dışta) tahakkümden
(hükmetmede) bana
verilen saltanat
(hükümdarlık) ve imâmet
(imamlık, önderlik)
hasebiyle (dolayısıyle)
o rablerin cümlesinden
(hepsinden) a'lâyım
(yüceyim) ve
hepsinin fevkındeyim
(üstündeyim),
demek istedi.
Devam Edecek |