Füsûs-ül Hikem

398. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

KELİME-İ MÛSEVİYYE’DE   MÜNDEMİC OLAN   "HİKMETTİR

[2.Şerh]

Ve onun    اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّتَ    (Mü'min, 40/85)    إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّاآمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ    (Yûnus, 10/98) / ya'nî "Bizim be'simizi gördükleri vakitte onların îmânları kendilerine menfaat vermez. İbâdı hakkında câri olan âdet-i ilâhiyyedir" "Kavm-i Yûnus müstesnâdır ki, onlar imân ettikleri vakit, biz hayât-ı dünyâda onlardan azâb-ı hızyi keşfettik" kavline gelince, istisnâda    إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ    kavliyle bu, âhirette onlara nef’ vermeyeceğine delâlet etmez. Bununla dünyâda onlardan muâheze ref’ olunmayacağını murâd etti. İşte bunun için, kendisinden îmânın vücûduyla berâber Fir'avn ahz olundu. Eğer onun emri, o isâat içinde intikâle müteyakkın olan kimsenin emri olursa, budur. Ve karîne-i hâl, intikâlden yakîn üzere olmadığını i'ta eder. Zîrâ o, Mûsâ'nın denize asâsıyla vurmasından zâhir olan kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini muaâyene etti. Binâenaleyh Fir'avn helâke müteyakkın oldu. Zîrâ muhtezırın hilâfına olarak, hattâ ona lâhık olmayacağına bile emîn oldu. Böyle olunca helâke teyakkun üzerine değil, necâta teyakkun üzerine, Benî İsrâîl'in îmân ettiğine îmân etti. İmdi teyakkunu gibi vâkı' oldu; fakat irâde ettiği sûretin gayri üzere. Binâenaleyh, Allah Teâlâ ona kendi nefsinden azaâb-ı âhiretten necât verdi. Bedenine de necât verdi. Nitekim Hak Teâlâ    خَلْفَكَ آيَةً فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ    (Yûnus, 10/92) ya'nî "Senin halefin olan kimselere alâmet olmak için bugünde bedenine necât veririz" buyurdu. Eğer o sûretiyle gâib olsa idi kavmi, "İhticâb etti" derler idi. Böyle olunca o olduğu bilinmek için, sûret-i ma'hûdesiyle ölü olarak zâhir oldu. Necât hissen ve ma'nen ona âmm oldu. Azâb-ı uhrevî kelimesi üzerine vâcib olan kümseler, velevki onlara her bir âyet gelse, azâb-ı elîmi görmedikçe, ya'nî azâb-ı uhrevîyi tadmadıkça îmân etmez. Şu halde Fir'avn bu sınıftan çıktı. İşte bu öyle bir zâhirdir ki Kur'ân onunla vârid oldu (30-31).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda    وكان قرة عين لفرعون بالايمان الذي أعطاه الله عند الغرق فقبضه طاهراً و مطهراً    buyurmuşlar ve Fir'avn'ın îmânı makbûl (geçerli) olup olmadığı hakkındaki îzâhât (açıklamalar) dahi bu bahsin (konunun) şerhinde (açıklamasında) geçmiş idi. Bu beyânâta (bildirilere) nazaran (göre) Hz. Mûsâ'ya muhâlefet (karşı çıkan) ve Rabbü'l-âlemîne (alemlerin rabbine) îmân eden sâhirlere (sihirbazlara) ihânet eden Fir'avn'ın rahmetten i'râz (yüz çeviren) ve azâba istikbâl eden (yönelen) zümreye (topluluğa) / dâhil olmaması îcâb eder (gerekir).  Hz. Şeyh (r.a.) bu ma'nâyı te'yîden (doğrulayarak) ve bir suâl-i mukaddere (soru sorana) cevâben (cevap olarak) buyururlar ki:

Hak Teâlâ hazretlerinin    فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّتاللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهَِ    (MÜ'min, 40/85) kavline (sözlerine) gelince: Bu âyet-i kerîme be's-i ilâhîyi (ilahi azabı) görüp de îmân etmeyenin âhirette menfaati olmayacağına delîl (kanıt) olamaz. Hak Sübhânehû ve Teâlâ bu kelâm (kelimeler) ile îmân-ı be's sâhibleri (ahiret azabını görüp ölmezden önce hemen iman edenler) hakkında dünyâda muâheze (azarlanmanın) ve ukûbetin (azabın) onlardan ref’ olunmayacağını (kaldırılmayacağını) murâd eder. Zîrâ (çünkü)    إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ    (Yûnus, 10/98) îmân-ı be's sâhiblerinden (ahiret azabını gördükten sonra iman edenlerden) ancak kavm-i Yûnus'un (Yunus a.s.’ın kavmi) hayât-ı dünyâda (dünya hayatında) azâbı ref’ olunduğu (kaldırıldığı) beyan buyrulur (bildirilir).

İmdi (buna göre) kavm-i Yûnus'un (Yunus a.s.’ın kavminden) gayri (başkası) olan îmân-ı be's sâhiblerinden (ahiret azabını gördükten sonra iman edenlerden) azâb-ı dünyâ (dünya azabı) ref’ olunmamakla, (kaldırılmamakla) azâb-ı âhiretin (ahiret azabının) dahi ref’ edilmeyeceği (kaldırılmayacağı) anlaşılmaz. İşte bu hikmete mebnî (dayalı), Fir'avn îmân etmekle berâber azâb-ı dünya (dünya azabı) olan garktan (boğulmaktan) kurtulamadı. Eğer Fir'âvn'ın emri (işi) o sâat içinde intikâle (öleceğini) müteyakkın (kesin bilmiş) olan, ve îmân-ı be's sâhibi bulunan (azabı gördükten sonra iman eden) kimselerin emri (işi, hususu) olursa, verilen îzâhâta (açıklamalara) temâs eder. Halbuki karîne-i hâl (ipucları) intikâlden (öleceğinden) yakîn üzere (tam emin) olmadığını, ya'ni artık bu varta-i hevl-nâkden (korkunç uçurumdan) halâsa (kurtulmaya) imkân kalmadığına hükm etmediğini i'tâ eder (verir). Çünkü' Fir'avn, Hz. Mûsâ'nın denize asâsıyla (sopasıyla) vurmasından zâhir olan (açılan) kuru yolda mü'minlerin yürüdüklerini gözleriyle gördü. Binâenaleyh (bundan dolayı) o helâke (öleceğini) müteyakkın (kesin bilen), ya'nî devâm-ı hayâtından (dünya yaşamından) nâ-ümîd (ümitsiz) olmadı. Çünkü onun hâli, hâl-i ihtizârda (can çekişme halinde) bulunan kimsenin hâli değildi. Ve muhtezırın (can çekişenlerin) hilâfına (zıddına) olarak havâss-i hamsesi (beş duyusu) kâmilen (tam olarak) âlem-i zâhirin (dış alemin) hükmü altında idi. Ve hattâ îmân ettiği cihetle (için) kendisi de mü'minler gibi bahr (deniz) içindeki kuru yolda yürüyebileceğine hükmederek (karar vererek), hâl-i ihtizârda (ölüme yakın, can çekişme halinde) bulunanlara lâhık olmayacağına (katılmayacağına) bile emin oldu. Şu halde helâke (ölümü) teyakkun üzerine (kesin bilerek) değil, bilakis necâta (kurtulacağını) teyakkun (tam emin olması) üzerine, Benî îsrâîl'in (israil oğullarının) îmân ettiği Rabbü'l-âlemine (âlemlerin rabbine) îmân etti. Ve teyakkun ettiği (tam bildiği) gibi de vâkı' (olmuş) oldu; oldu ammâ irâde ettiği (istediği) sûretin (şeklin) gayri (başka) üzere (biçimde) vâkı' oldu (gerçekleşti). Ya'nî îmânının kabûliyle Hak Teâlâ onun nefsi, ya'nî zâtı ve rûhu hakkında azâb-ı ebedî-i âhiretten (ahirette ebedi azaptan) necât verdi (kurtardı) ve bedenine ve cesedine de necât (kurtuluş, selamet) verdi.

Nitekim, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de    خَلْفَكَ آيَةً فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ    (Yûnus, 10/92) ya'nî "Senin arkanda kalacak olanlara bir alâmet (işaret, nişan) olmak üzere / o günde bedenine necât (kurtuluş, selamet) veririz" buyurdu. Fir'avn îmân etmekle, Hak Teâlâ'nın ruhûna âhirette ve bedenine de dünyâda necât (kurtuluş, selamet) vermesini murâd etti. Hak Teâlâ ise onun murâdının gayri (başkası) olan bir tarzda (şekilde) ona necât (kurtuluş) verdi. Zîrâ (çünkü) onun hakkında hayırlısı bu tarz (biçimde) idi. Çünkü senelerden beri hükûmet-i mutlaka (kayıtsız bir hükümdarın hükmü altında bulunan bir hükümeti) icrâsına (yürütmeye (idare etmeye) ) alışmış olan Fir'avn'ın rûhen (ruh olarak) ve bedenen (beden olarak) necâtı (kurtuluş bulması) hâlinde, haklarında    لَعَادُواْ لِمَا نُهُواْ عَنْهُ    (En'âm, 6/28) ya'nî “Eğer onlar hâl-i evvellerine (ilk hallerine) red ve iâde (geri çevrilerek gönderilecek) olunsalar nehy (yasaklanmış) olundukları şeye avdet ederlerdi (geri dönerlerdi)” buyrulan zümreye (topluluğa) lâhık (katılmış) olması ihtimâli var idi. Binâenaleyh (bundan dolayı) îmânını müteâkıb (hemen arkasından) gark (suda boğulmak) sûretiyle kabzı (ruhunun teslim alınması),  onun hakkında tecellî eden (beliren) rahmet-i ilâhiyyedendir (Allah’ın rahmetindendir). Gerçi bedeninin denizden necâtından (kurtulmasından) Fir'avn'ın zâtına (kendisine) bir fâide (faydası) yoksa da, bu necât (kurtuluş) arkasında kalanları şirk ve dalâletten (sapınçlıktan) kurtarmak için, onlara bir burhân-ı celî (aşikar, açık delil) olduğundan, bu da rahmet-i ilâhiyyeden (ilahi rahmetten) idi. Zîrâ (çünkü) Fir'avn'ın beden-i mağrûku (suda boğulmuş bedeni) dalgalar ile sâhile atılmayıp gâib (kayıp) olsa idi, kavmi "Fir'avn boğulmadı, belki nazar-ı halktan (insanların bakışlarından) ihticâb edip (gizlenip) semâya (göğe) urûc etti (yükseldi)." derlerdi. Nitekim Nasrânilerin (Hıristiyanların) Hz. İsâ (a.s.) hakkındaki kavilleri (söyledikleri) meydandadır.

Devam Edecek

 

 

 
 

İzmir - 11.11.2009
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com