Füsûs-ül Hikem

407. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU   FASS   KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE MÜNDEMİC   "HiKMET-İ FERDİYYE"'   BEYÂNINDADIR.

Velhâsıl (sözün kısası) zât-ı ahadiyyenin (Ahad olan Zat’ın) kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile olan tecellîsinden (belirmesinden) ibâret "feyz-i akdes" (Zat’ından Zat’ına tecellisi) ile ibtidâ (ilkin) müteayyin (meydana çıkan, zahir) olan ancak "hakîkat-i Muhammediyye"dir (Muhammedi hakikattir). Ve mertebede ona müsâvî (eşit, denk) bir taayyün (zahir olmuş) yoktur. O hakîkat, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın (sınırsız kayıtsız vücut sahibi olan Hakkı’n) öyle bir mertebe-i külliyye (küll olduğu, bütünlük mertebesidir) ve ferdiyyesidir (eşsiz, tek oluşudur) ki, cemî'-i taayyünâtı (açığa çıkmış bütün varlıkları) müştemil (kaplar, içine alır) ve muhîttir (kuşatır, ihata eder).  Ve işte "rûh-ı Muhammedi" (Muhammedi ruh) budur. Onun için (S.a.v.) Efendimiz    اول ما خلق الله روحي    yâhut    نوري    buyurmuşlardır. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) Mantıku't Tayr'da buyururlar. Beyt:

 

                بود نور جان امر بي هيچ ريب                  آنچه أولً شد پديد أزجيب غيب        

                كشت عرش وكرسي ولوح وقلم                  بعد زان آن نور مطلق زد علم       

                 يك علم ذرًيت است و آدم است                 يك علم أز نور باكش عالم است        

 

     Tercüme: “Ceyb-i gaybden (gayb aralığından) ibtidâ (ilk) zâhir olan (görünen) şübhesiz onun nûr-ı cânı (canının nuru) idi. Ba'dehû (daha sonra) o nûr-ı mutlak (kayıtsız nur) bayrak çekti; arş (gökler (dokuzuncu gök) ) ve kürsî (levh-i mahfûz’un bulunduğu mahal) ve levh (levha) ve kalem peydâ oldu (meydana çıktı). Onun nûr-ı pâkinden (pak, mübarek nurundan) çekilen bayrağın birisi âlemdir (evrendir); diğeri dahi Âdem (İnsan) ve onun zürriyyetidir (soyundan gelenlerdir)

Ve Şems hakîkat Mevlânâ-yı Muhammedî-sîret (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’in cild-i sâdisinde (altıncı cildinde) buyururlar. Mesnevî:

 

                 گم كني هم متن وهم ديباجه را                چون جدا بيني ز حق اين خواجه را        

             بنده را در خواجهء خود محو دان                    دو مكوي ودو مدان ودو مخوان         

              شرم دار أي أحول أز شاه غيور                 خواجه را چون غير كفتي أز قصور        

                 ديدن او ديدن خالق شده است                    ما رميت اذ رميت أحمد بده است         

Tercüme: “Vaktâki (ne zaman ki) bu seyyidü’l-kevneyni (iki cihanın efendisini) sen Hak’tan ayrı gördün, kitâb-ı kâinâtın (kâinat kitabının) hem metnini (yazılımını) ve hem de dîbâcesini (önsözünü, mukaddimesini) gâib ettin (kaybettin). İki deme, iki bilme ve iki okuma! Bendeyi (köleyi) kendi efendisinde mahv (bitmiş, perişan, yok) olmuş bil! Kusûr-ı fehminden (anlayışının eksik olmasından) nâşî (dolayı), efendiye “gayr” (başka) dediğin vakit, ey şaşı, Gayûr (gayretli, hamiyetli) olan şâhdan (padişahtan) utan    وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ    (Enfâl, 8/17) âyet-i kerîmesindeki “râmî” Ahmed’dir, onu görmek Hâlık’ı (yaratanı) görmek olmuştur.”

İmdi (buna göre) nübüvvet (nebilik görevi), (s.a.v) Efendimiz’in vücûd-ı şerîfleriyle (mübarek vücutlarıyle) hatm olunduğu (bittiği, mühürlendiği) gibi, bu Fusûsu’l-Hikem dahi “hikmet-i ferdiyye” ile (“ferdiyyet”in hikmeti) ile hatm olundu (bitirildi). Ve kezâ (aynı şekilde) aleyh’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz, nasıl cemî’-i hakâyıkı (bütün hakikatleri) câmi’ (kendinde toplamış) ise “hikmet-i ferdiyye” (ferdiyyet’in hikmeti) dahi bi’lcümle (bütün) hikemi (hikmetleri) câmidir (toplamıştır).

Devam Edecek

 

 

 
 

İzmir -12.01.2010
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com