Füsûs-ül Hikem

408. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE

MÜNDEMİC  "HiKMET-İ FERDİYYE"'   BEYÂNINDADIR.

Onun hikmeti, ancak ferdiyye oldu. Zîrâ o, bu nev’-i insânîde mevcûdun ekmelidir. Ve bunun için emr onunla bed’ olundu ve onunla hatm olundu. İmdi Âdem, m⒠ile tıyn beyninde olduğu halde, o nebî idi. Ondan sonra neş’et-i unsuriyyesi ile hâtemü’n-nebiyyîn oldu (1).

/Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Kelime-i Muhammediyye’nin (Muhammed kelimesinin) “hikmet-i ferdiyye”ye (ferdiyetin hikmetine) mukârin (bitişik, beraber) bulunmasının sebebini îzâhan (anlatarak) buyururlar ki: Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’in hikmeti ancak ferdiyyedir. Zîrâ (çünkü) onun hakîkati, mukaddimede (konunun başında) dahi beyân olunduğu (anlatıldığı) üzere, fevkınde (üstünde) ancak zât-ı ahadiyye (sırf zat) bulunan cem’iyyet-i ilâhiyye (ilahi topluluk) mâkamı ile münferiddir (eşsizdir, tektir). Ve o mâkam “Allah” isminin mazharıdır (görüntü yeridir).  Ve Allah ismi ise cemî'-i esmâyı (bütün isimleri) câmi' olan (toplayan) ism-i a'zamdır (en büyük isimdir.(Allah’ın Kuran’da geçen yüz isminden doksan dokuzu belli esmâ-i hüsnâ’sının fevkındeki adı “Allah veya hüve ismidir” diyenler vardır) ). Şu halde bu makâm zât-ı ahadiyyenin (sırf zatın) en evvel (ilk önce) müteayyin (belirmiş) olduğu bir makâm-ı taayyündür (açığa çıktığı makamdır).  Ve cemî'-i taayyûnâtın (bütün meydana gelmişlerin) mebdei (başlangıcı) ve menşeidir (aslıdır, köküdür) ve binâenaleyh (bundan dolayı) bi'l-cümle (bütün) taayyünâtı (açığa çıkmış suretleri) şâmildir (kapsar, içine alır). Vücûdda (varlıkta) ona müsâvî (denk, eşit) ve onun nazîri (eşi, benzeri) olan bir taayyün (meydana gelmiş, zahir olmuş varlık) bulunmadığı için bir mertebe-i ferdiyyedir (eşsiz, tek olduğu mertebedir).  Ve (S.a.v.) Efendimiz, bu nev'-i insânîde (insan ırkında) mevcûdun ekmelidir (en mükemmelidir). Zîrâ (çünkü) Hak, zuhûr-ı küllî ile (tüm bütünlüğü, tümel olarak açığa çıkması) onun vücûdunda (varlığında) zuhûr etmiştir (görünmüştür). Çünkü enbiyâ (nebiler) (a.s.) bu nev'in (türün) ekmelidir (en mükemmelidir) ve onlardan her birisi bir ism-i küllînin (küll, tümel ismin) mazharıdır (görüntü yeridir). Ve külliyyâtın (tümellerin, bütünlüklerin) kâffesi (bütün hepsi) ism-i ilâhî (ilahi ismin) tahtında (hükmü altında) dâhildir (bulunur). Ve o ism-i ilâhînin (ilahi ismin) mazharı (görüntü yeri) dahi (S.a.v.) Efendimiz'dir. Böyle olunca o, bu nev'in (türün) efrâdının (fertlerinin) ekmeli (en mükemmeli) olur. İşte bu sebeple emr-i vücûd (varlığın işleri) onunla bed' olunup (başlayıp) onunla hatm olundu (son buldu, mühürlendi). Çünkü a'yândan (açığa çıkmışlardan) en evvel "feyz-i akdes" (zatından zatına tecelli) ile müfâz olan (feyzlenen) şey, onun ayn-ı sâbitesidir (ilmi suretidir). Ve en evvel ekvândan (varlıktan) hâriçte (dışarıda) "feyz-i mukaddes" (isimlerinin tecellisi) ile mevcûd olan şey, onun rûh-ı mukaddesidir (mukaddes ruhudur). Binâenaleyh (bundan dolayı) emr-i vücûd (vücut hususu) onunla bed' (başladı) ve emr-i risâlet (resulluk görevi), en sonra onunla hatm olundu (son buldu). Ve nev'-i Âdem (Âdem ırkı) âb (su) ve kil (toprak) arasında bulunmakta iken Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz nebî (peygamber) idi. Çünkü zât-ı ahadiyyenin (sırf zatın) mertebe-i vâhidiyyete (teklik mertebesine) tenezzülünden (inişinden) ibâret bulunan hakîkat-i Muhammediyye (Muhammedî hakikat) bi'l-cümle (bütün) suver-i ilmiyye-i esmâiyyeyi (isimlerin manalarının suretlerini) câmi' olduğu (topladığı) gibi, vücûd-ı Hakk'ın (Hakk’ın varlığının) ervâh-ı mücerrede (salt ruhlar) mertebesine tenezzülünde (inişinde) dahi, rûh-ı muhammedî (Muhammedî ruh) cemî'-i ervâhı (bütün ruhları) câmi' olan (toplayan) rûh-i küllî (tümel ruh) oldu. Ve o mertebede kâffe-i ervâh-ı beşeriyye ve melekiyyeye (bütün insani ve melekî ruhlarının hepsine) meb'ûs (peygamber olarak gönderilmiş) oldu. Ve ervâh (ruhlar) levh-i mahfûz (ilmi ilahi (Allah tarafından takdir edilen şeylerin yazılı bulunduğu manevi levha) ) mertebesinde müteayyin olup (zahir olup bellilik kazanıp) hakâyık-ı nûrâniyyeleri (nurani hakikatleri) mezâhiri (görüntü yerleri) ile yekdîğerinden (bir diğerinden) ayrıldıktan sonra, Allah Teâlâ hazretleri / o rûh olan hakîkat-i Muhammediyyeyi, (Muhammedî hakikati) müteayyin (bellilik kazanan, zahir) olan bu mezâhir-i nûrâniyyenin (nurani görüntü yerlerinin), zât-ı ahadiyyenin (sırf zatın) bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât (sayısız isimler ve sıfatlar dolayısıyle) zuhûrundan (ortaya çıkmasından) ibâret olduğunu haber vermek için, nebî (peygamber) olarak onlara ba's buyurdu (gönderdi). (S.a.v.) Efendimiz ba'dehû (daha sonra) neş'et-i unsuriyyesi (vücuda gelmiş cismi) ile enbiyânın (nebilerin) hâtemi (sonuncusu) oldu. Çünkü hakîkat-i Muhammediyye (Muhammedî hakikat) şecere-i kevnin (kâinat ağacının) çekirdeği mesâbesindedir (derecesindedir). Ve çekirdek ağacın mebdei (başlangıcı) ve onun meyvesi de hâtem-i kemâlâtıdır (olgunluğun sonudur), Meyvenin zuhûrundan (ortaya çıkmasından) sonra fasl-ı harîf (sonbahar mevsimi) gelmekle, ağacın yaprakları dökülüp zevâle (yok olmaya) yüz tutar. Onun için nübüvvet (nebilik görevi) ve dîn ve kemâl-i zuhûr (tam olgunluğun meydana çıkma) emirleri (hususları) şecere-i kevnin (kâinat ağacının) meyvesi olan onların vücûd-ı unsurîleri (cismi vücutları) ile hatm olundu (bitirildi, mühürlendi) .

 

Devam Edecek

 

 

 
 

İzmir -19.01.2010
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com