Füsûs-ül Hikem

410. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE MÜNDEMİC "HiKMET-İ FERDİYYE"'   BEYÂNINDADIR.

Şerh-i Kâşânî (Kaşani’nin şerhinden) ve Bâlî'de ibâre (cümle)    ادلً الدليل على ربه    süretinde (şeklinde) vâkı' olup (geçip)    أوًل    yerine    أدًل    isti'mâl olunmuştur (kullanılmıştır). Ma'nâ "Rabb'ine delîlin edelli (en çok delil olan) olur" demektir. Rûh-i ma'nâ (mananın ruhu) değişmez. Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz'in Rabb'ine ilk delîl olması, onun delâil-i sâire (diğer deliller) üzerine tefazzulunu (üstünlüğünü) îcâb eder (gerektirir).

Böyle olunca bâlâda (yukarıda) îzâh olunan (anlatılan) cem'iyyet (toplayıcılık) i'tibâriyle (bakımından) Resûl (a.s.)’a cevâmi'u'l-kelim (kelimeler topluluğu) verilmiş oldu. Ve "kelim" ise, ta'lîm-i ilâhî (Hakk’ın öğretisi) ile Âdem (a.s.)’ın bildiği esmâ-i ilâhiyyenin (ilahi isimlerin) müsemmeyâtıdır (isimlendirilenleridir). Vâkıâ (her ne kadar) kelimât-ı ilâhiyye (ilahi kelimeler) fürû'u (şubeleri, kolları) i'tibâriyle (dolayısıyla) nâmütenâhidir (sonsuzdur).  Fakat o fürû' (kollar), üç asıldan teşa'ub eder (kollara ayrılır). Bu üç aslın birincisi: Mertebe-i ilimde (Allah’ın ilminde) sâbit (belirlenmiş, mevcut) olan hakâyıktır (hakikatlerdir) ki, onların hasâisı (özellikleri) fâiliyyettir (etkilemektir, tesir etme halidir). İkincisi: Mertebe-i imkânda (imkân mertebesinde (taayyün-i sânî mertebesinde) ) zâhir olan (açığa çıkan) onların ukûsüdür (akisleridir, yansımalarıdır) ki, hasâisı (özellikleri) münfailiyyettir (etkilenmektir, etkiyi kabul etmektir). Üçüncüsü: Cemî'-i kemâlâtı (bütün olgunlukları, yetkinlikleri) câmi' olan (toplayan) hakâyık-ı insâniyyedir (insani hakikatlerdir) ki, mertebe-i imkânda (imkân mertebesinde) zâhir oldu (açığa çıktı).

İşte bu ta'dâd olunanlar (sayılanlar),  nâmütenâhî (sonsuz) olan şuûnât-ı zâtiyyenin (zati işlerin) asıllarıdır: Ve hakîkat-ı zâtiyye (zatın hakikati) bu şuûnâtın (fiillerin) cümlesini (hepsini) muhîttir (kuşatmıştır, ihata etmiştir). Nitekim buyurulur:    وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍمُّحِيطاً    (Nisâ, 4/126) Sallallâhü (a.v.) Efendimiz'in hakîkati, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın (kayıtsız, sınırsız Hakk’ın varlığı) mertebe-i vücûb (vacib, zarûri olan mertebe (zat mertebesi) ) ile mertebe-i imkânı (imkân mertebesi (ikinci taayyün mertebesi) arasında, berzahıyyet-i kübrâ (en büyük berzah olmak) ile müteayyin olduğundan (meydana çıktığından), kendilerine bu cevâmi'u'l-kelim (bütün kelimeler topluluğu) verildi. Binâenaleyh (bundan dolayı) Resul (a.s.) kendisinde müctemi' (toplanmış) olan teslîste (üçlüde) delîle benzedi. Bunun îzâhı (açıklaması) budur ki:

İcâd-ı maânî (manaların yaratılması) husûsunda delîl, ya'nî kıyâs-ı mantıkî (mantıki kıyasta) ferdiyyet-i selâsiyye (üçlü ferdiyet) üzerine müsteniddir (dayalıdır). /  Bunda mutlaka üçten mürekkeb (bileşik) olan "nizâm" (düzen) ve "şart-ı mahsûs"a (özel kaideye) riâyet olunmak (uymak) lâzımdır. Meselâ bir kıyâs-ı iktirânî (kesin kıyas) tertîb edip (düzenleyip) ondan bir netîce çıkarmak için iki "mukaddime" (önsöz) îrâd olunur (söylenir). Ve her bir "mukaddime" (baştaki söz) iki "müfred"i (tekili) hâvî bulunur (kapsar) ki, bu sûrette (şekilde) "müfred" (tek) dört olur. Bu dört müfredden (tekten) biri, iki mukaddimeyi (başlığı) yekdîğerine (birbirine) rabt (bağlamak) için tekerrür eder (tekrarlanır). İşte delîlin "nizâm-ı mahsûs" (belli düzen) üzere olması budur. Ve "nizâm-ı mahsûs"a (belli bir düzene) riâyet olunarak (uyularak) tertîb olunan (düzenlenen) delîlde tekerrür eden (tekrarlanan) "müfred" (tek) terk olundukta, (atıldığında) üç "müfred" (tek) kalır.

Meselâ âlemin (evrenin) hâdis (sonradan olmuş) olduğu neticesini (sonucunu) tekvîn (oluşturmak) için şu vech ile (şekilde) bir kıyâs-ı iktirâni (kesin kıyas) ve delîl tertîb ederiz (düzenleriz): "Âlem (evren) mütegayyirdir (değişkendir)"; "Her mütegayyir (değişen) hâdistir (sonradan meydana gelmiştir)"; "Öyle ise âlem (evren) hâdistir (sonradan meydana gelmiştir)." Burada mukaddîmenin (öncülün, baştaki sözün) biri "Âlem (evren) mütegayyirdir" (değişkendir) ve diğeri "Her mütegayyir (değişken olan) hâdistir" (sonradan meydana gelmiştir) cümleleridir. Ve her bir mukaddimede (öncülde) "âlem, mütegayyir, mütegayyir, hâdis" müfredleri (tekilleri) mevcûddur. Tekerrür eden (tekrarlanan) "mütegayyir" müfredi (teki) terk olundukda (atıldığında) "âlem, mütegayyir, hâdis" müfredleri (tekleri) kalır ki, "nizâm-ı mahsûs" (özel tertip) ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müstenid (dayalı) olmuş olur. Ve bu sûrette (şekilde) de "Âlem hâdistir" netîcesi tekevvün eder (oluşur). Ve delîlde bu vech ile (şekilde) "nizâm-ı mahsûs"a (özel tertibe) riâyet olunmak (uymak) lâzım geldiği gibi, "şart-ı mahsûs"a (gereken durumu) da mürâât (kurumak, gözetmek) iktizâ eder (gerekir). Ve ilm-i mantıkta (mantık ilminde) "şart-ı mahsûs", hükmün illetten (sebepten) eamm (daha  kapsamlı) veyâ ona müsâvî (denk) olmasından ibârettir.

Devam Edecek

 

 

 
 

İzmir -02.02.2010
asliye@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com