Füsûs-ül Hikem

416. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS   KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE MÜNDEMİC   "HiKMET-İ FERDİYYE"'   BEYÂNINDADIR.

Binâenaleyh Hakk'ın şevkı, onları görür olması ile berâber, bu mukarrabîn için sâbittir. Böyle olunca kendisini görmelerine muhabbet eder. Ve makâm-ı dünyâ bunu men' eyler. İmdi onun kavli, âlim olmasıyla berâber "Tâ ki biz bilelim" (Muhammed, 47/31) kavline benzedi. Öyle ise o, ancak mevt indinde kendisi için vücûd olan bu sıfat-ı hâssaya müştâk olur. Binâenaleyh onların ona olan şevkleri onunla sâkin olur. Nitekim Hakk Teâlâ, hadîs-i tereddüdde buyurdu ve o bu bâbdandır: "Ben fâil olduğum bir şeyde, mevti kerîh gören mü'min kulumun rûhunun kabzında tereddüd ettiğim gibi, tereddüd etmedim. Ve ben onun mesâetini kerîh görürüm. Halbûki / ona benim likâm lâbüddür:" İmdi onu likâ ile müjdeledi. Ve onun için, ona mevt lâbüddür, demedi. Tâ ki onu zikr-i mevt ile mağmûm etmeye (5).

Ya'nî Hak Teâlâ mukarrabîn (kendisine yakın) olan kullarını cemî'-i ahvâllerinde (bütün hallerinde) müşâhid (gören) olmakla berâber Hakk'ın onlara şevkı (şiddetli arzusu) sâbittir (mevcuttur).  Binâenaleyh (bundan dolayı) hicâb (perde) olan bu beden-i kesîf-i unsurînin (yoğunlaşmış madde bedenin) taayyünü (sureti) ortadan kalkmakla, Hak Teâlâ bu mukarrabînin (yakın olanların) kendisini bilâ-hicâb (perdesiz) müşâhede etmelerine (görmelerine) muhabbet eder (arzular). Ve makâm-ı dünyâ (dünya makamı) mûcib-i kesret (çokluğun gereği) olduğundan bu rü'yeti (görüşü) men' eder (engeller). Zîrâ (çünkü) bu beden-i kesîfte (madde bedende) hicâb-ı tabîat ve beşeriyyet (tabiat ve beşeriyet perdeleri) vardır. Ve (S.a.v.) Efendimiz'in    أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ     (Kehf, 18/110) ve    أنا أغضب كما يغضب البشر    ya'nî "Ben de sizin gibi beşerim" ve "Ben beşerin gazab ettiği (öfkelendiği, kızdığı) gibi gazab ederim" (kızarım, öfkelenirim) buyurmaları, bu dakîkaya (inceliğe) işârettir. Şu halde Hak Teâlâ'nın    يا داود انّي أشدً شوقا اليهم    kavl-i kerîmi (mübarek sözleri)    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَم الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ    (Muhammed, 47/31) kavl-i münîfine (yüce sözlerine) benzer.    حَتَّى نَعْلَم    kavli (sözleri) hakkındaki îzâhât (geniş açıklama) Fass-ı Şîsî'de (Şisi bölümünde) ve Lokmânî'de (Lokman bölümünde) "ilm-i zâtî" ve "ilm-i esmâi" bahsinde (konusunda) geçti. Ya'nî Hak Teâlâ zâtında mündemic olan (saklı bulunan) bi'l-cümle (bütün) şuûnâtını (işlerini) ilm-i zatî (zati ilmi) ve ezelîsi (ezeli bilgisi) ile bilip dururken "Sizden sâbir (sabırlı olanlar) ve mücâhid olanlar (cihad edenler) kimlerdir? Bilmek için sizi imtihan ederiz" buyurdu. Ve mukarrabîn (yakın olanlar) ise şuûnât-ı ilâhiyyeden (ilahi işlerden) olduğu ve şuûnât-ı ilâhiyye (ilahi işler) ise, zâtının gayrı (başka) olmadığı halde "Benim onlara şevkım (güçlü arzum) daha ziyâdedir (fazladır)" buyurdu. İşte gerek imtihân-ı ilâhî (Hakk’ın imtihanı) ve gerek iştiyâk-ı ilâhî, (Hakk’ın şiddetli arzusu) vûcûd-ı mutlak-ı Hakk'ın (kayıtsız vücut sahibi Hakk’ın) mertebe-i imkâna (imkan mertebesine (ilmi suretler mertebesine) bi't-tenezzül (inerek) bu mertebede zuhûruna (görünmesine) taalluk etmekle, (bağıntılı olmakla) her iki kavil (söz) yekdiğerine (birbirine) benzer. Zîrâ (çünkü) şey'-i latîfin (latif (şeffaf) şeyin) mertebe-i kesâfete (koyu mertebeye) tenezzülü (inmesi) hâlinde, onun sıfât-ı ârızasından (arızi, sonradan kazanılmış sıfatlarından) ibâret olan bu kesâfet, (koyuluk, yoğunluk) o şey'-i latîfin (latif şeyin) hicâbı (perdesi) olur. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu kesâfet (koyuluk) ortadan kalkmalı ki, o şey'-i kesîfte (koyu, kesif olan şeyde) mevcûd olan latîf (şeffaf), aslına / rücû' edebilsin (geri dönebilsin). Binâenaleyh (bundan dolayı) Allah Teâlâ kendisine müştâk olan (hasret çeken) mukarrabînde (yakın olanlarda) husûle gelen (oluşan) rü'yet (görme) sıfat-ı hâssasına (vasfı özelliğine) müştâk (can atan) olur.  Ve bu rü'yet (görme) sıfat-ı hâssası (özelliği) dahi, ancak ölüm vaktinde, abdin (kulun) vasf-ı abdiyyeti (kulluk vasfını) hâiz olan (taşıyan) vücûd-i kesîfinin (yoğunlaşmış vücudunun) ahkâmı (hükümleri) kalktığı hînde (sırada) husûle gelir (oluşur).  Ve o mukarrabînin (Hakk’a yaklaşmış olanların) dünyâda yaşadıkları müddetçe, Hakk'a olan iştiyâkları (şiddetli özlemleri), ölümleri vaktinde husûle gelen (oluşan) bu rü'yet (görme) sıfat-ı hâssasıyla (vasfı özelliğiyle)        sâkin (kararlı) olur. Fakat inde'l-mevt (ölüm esnasında) vâkı' olan (oluşan) bu rü'yet (görme) sıfat-ı hâssası, hayât-ı dünyâda (dünya yaşamında) ancak beden-i unsurîden (madde bedenden) gayri (başka) hicâbı (perdesi) kalmamış olanlara göredir. Yoksa bu hayât-ı dünyeviyyede (dünya hayatında) kalbinde taallukât-ı imkâniyye (imkani bağıntılar) bulunan, ya'nî suver-i âlemden (evren suretlerinden) birtakım sûretlere muhabbet (bağlılık) bulunanlara göre, bu rü'yet (görme) sıfat-ı hâssası (özelliği vasfı) vâkı' olmaz (gerçekleşmez). Onların çeşm-i ervâhına (ruh gözlerine) bu taallukât (bağıntılar) perde olur. Nitekim Hak Teala buyurur    وَمَن كَانَ فِي هَـذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى    (İsrâ, 17/72) Ya'nî "Bu hayât-ı dünyeviyyede (dünya yaşamında) a'mâ (kör) olan kimseler âhirette dahi a'mâdırlar (kördürler). "Binâenaleyh (bundan dolayı) bu âlemde (dünyada) iken dîde-i kalbden (kalb gözünden) hicâbât-ı imkâniyye (imkani perdeler) ve sıfât-ı beşeriyye (beşeri sıfatlar) gışâvelerini (örtülerini) atmak ve inde'l-mevt (ölüm halinde) dahi hicâb-ı bedenin (beden perdesinin) irtifâ'iyle (kalkmasıyla) rü'yet-i Hak (Hakk’ı görme) sıfat-ı hâssasıyla (sıfatı özelliğiyle) müşerref olmak (şereflenmek) iktizâ eder (gerekir). Nitekim Hak Teâlâ, tereddüde dâir olan hadîs-i kudsîde: "Ben mevti (ölümü) kerîh (iğrenç, fena) gören mü'min kulumun rûhunun kabzında (teslim alımında) tereddüd ettiğim gibi, fâil olduğum (yaptığım) bir şeyde tereddüd etmedim. Ve ben onun ölümden istikrâhını (nefret etmesini) kerîh (çirkin) görürüm. Halbuki ona benim likâm (kavuşmam) lâ-büddür (kaçınılmazdır)"  buyurdu. Ve bu hadîs-i kudsî likâ-i ilâhîye (Hakk’a kavuşmaya) müştâk olan (özlem duyan) ibâd-ı mukarrabînde (kendisine yaklaşmış kullarında) husûle gelen (oluşan) rü'yet (görme) sıfat-ı hâssasına (sıfatına) Hakk'ın iştiyâkını (büyük arzu duyduğunu) gösterir. Zîrâ (çünkü) Hak Teâlâ hazretleri, kendine vusûle (ulaşmaya) sebeb olan mevtten (ölümden) istikrâh eden (nefret eden) abd-i mü'minin (mümin kulun), likâ-yı Hakk'a (Hakk’a kavuşmaya) müştâk olduğu (can attığı) halde rûhunu kabz etmek (teslim almak) istediği cihetle (için), o abdin (kulun) mevti (ölümü) kerîh (çirkin) gördüğü esnâda rûhunu kabz etmekte (teslim almakta) tereddüd buyuruyor. Binâenaleyh (bundan dolayı) hadd-i zâtında (aslında) her bir nefis ölümü kerîh (kötü, çirkin) gördüğü ve ölüm mevzû'-i bahis olduğu (hakkında konuşulduğu) vakit gam-gîn olduğu (üzüldüğü) cihetle (sebeple) Hak Teâlâ hazretleri bu hadîs-i kudsîde    و لا بد له من الموت    ya'nî "Halbuki mevt (ölüm) lâzımdır" demeyip    و لا بد  من لقائي    ya'nî "Benim likâm (kavuşmam) lâ büddür" (muhakkaktır) kavli (sözleri) ile abdi (kulu) likâ-i hâs (hususi, özel kavuşma) ile müjdeledi. Ve bunu dahi ölümü zikrederek (anarak) abdi (kulu) mağmûm etmemek (üzmemek) için böyle buyurdu:

Sual: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de    كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ    (Ankebût, 29/57) ya'nî "Her bir nefis mevti (ölümü) tadacaktır" buyurdu ve "mevt"i (ölümü) zikretti (andı). İbâdı (kulları) bundan mağmûm olmaz (üzülmez) mı?

Cevap: Evvelen (ilk önce) bu âyet-i kerîme umûma (herkese) hitâben nâzil oldu (indi).  Binâenaleyh (bundan dolayı) mü'min ve gayr-i mü'min (mümin olmayan) bununla muhâtabdır. Halbuki emmârelik (emredicilik) mertebesinde nefis hayvâniyyetle (hayvanlık sıfatlarıyla) muttasıftır. (vasıflanmıştır) Ve onun serkeşliğini (dik başlılığını) zikr-i mevt (ölümü anmak) ile mağmûm edip (üzüp) kesr etmek (kırmak) iktizâ eder (gerekir). Ve nüfûs-i âbiyyeye (örtülü nefislere) ölümden daha müessir (etkili) bir va'z (öğüt) ve nasîhat yoktur. Nitekim, Hz. Ömer (r.a.) risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'den nasîhat istedikde, bu hakîkate işâreten buyurdular ki:    كفى بالموت واعظا يا عمر    ya'nî "Yâ Ömer, sana va'z (söz) ve nasîhat olarak ölüm kifâyet eder (yeterli gelir)." Sâniyen (ikinci olarak) Hak Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmede yalnız ölümün zikriyle (anmasıyla) iktifâ buyurmayıp (yetinmeyip) onun netîcesini dahi mâ-ba'dinde (devamında)    ثُمَّ إِلَيْنَا تُرْجَعُونَ    (Ankebût, 29/57) kavliyle (sözleriyle) beyân buyurdu (bildirdi). Ya'nî "Her bir nefis ölümü tadacaktır. Ba'dehû (daha sonra) bizim cânibimize (tarafımıza) rücû' edeceklerdir (geri döneceklerdir)" dedi. Şu halde mevt (ölüm) sebeb-i rücû'dur (geri dönme sebebidir) ve rücû' (geri dönmek) ise sebeb-i mülâkâttır (kavuşma sebebidir). Binâenaleyh (bundan dolayı) âyet-i-kerîme hem zikr-i mevti (ölümü anma) ve hem de tebşîr-i likâ-i hâssı (hususi kavuşma müjdesini anmayı) câmi' olmuş (toplamış) olur. Hadîs-i kudsîde ise    عبدي المؤمن    buyrulduğuna nazaran (göre) bu hitâb, hitâb-ı hâstır (hususi hitaptır). Zîrâ (çünkü) nüfûs-ı mukarrabînin (Hakk’a yakınlaşmış nefislerin) serkeşliği (dik başlılığı), muvâzabat-ı şerîatle (şeriat hükümleri ile meşgul olmakla) zâil (sona ermiş, yok ) olmuş ve arada ancak vücûd-ı hakîkî (gerçek varlık) ile vücûd-ı izâfiden (göreli vücuttan) mütevellid (ileri gelen) bir zevk-ı isneyniyyet (ikilik zevki) kalmış olduğundan, abd-i mü'min (mümin kul) yalnız likâ-i hâs (hususi kavuşma) ile müjdelenmiştir. /

Devam Edecek