Füsûs-ül Hikem

422. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS   KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE

MÜNDEMİC   "HiKMET-İ FERDİYYE"'   BEYÂNINDADIR.

Ve onları “nis┠ile tesmiye etti. Ve o, lafzından kendisi için vâhid olmayan cem'dir. Ve bundan dolayı Resûl (a.s.)    حُبًب الًيً من دنياكم ثلاث : النساة    buyurdu. / “Mer'e” demedi. Binâenaleyh vücûdda nisânın ricâlden taahurlarına riâyet etti. Zîrâ muhakkak    نسأة    te'hîrdir. Allah Teâlâ    إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ    (Tevbe, 9/37) ya'nî “Te'hîr, küfürde ziyâdedir” buyurdu. Ve nüs'e ile bey', te'hîr ile kâildir. İmdi bunun için nisâyı zikr eyledi. Böyle olunca onlara ancak mertebe ile muhabbet etti. Ve muhakkak onlar, mahall-i infiâldir. Binâenaleyh racül için nisâ', Hak için tabîat gibidir. Öyle tabîat ki, teveccüh-i irâdi ve emr-i ilâhî ile âlemin sûretlerini onda feth etti; öyle teveccüh-i irâdî ve emr-i ilâhî ki, suver-i unsuriyye âleminde nikâh ve ervâh-ı nûriyye âleminde himmet ve intâc için maânîde tertîb-i mukaddimâttır. Ve bunun kâffesi, bu vücûhdan her bir vecihde ferdiyyet-i ûlânın nikâhıdır (14).

Ya'nî Resûl (a.s.) kadınları "nisâ" tesmîye etti (diye adlandırdı). Ve "nisâ"' lafzı (sözü) bir cemi'dir (çoğuldur) ki, bu lafızdan (sözden) "bir kadın" ma'nâsı anlaşılmaz, kadınların kâffesini (hepsini) şâmildir (kapsar). Bu şümûlden (kapsamından) dolayı (S.a.v.) Efendimiz: "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Nisâ’... “buyurdu. Nisâ' (kadınlar) lafzı (sözü) yerine "mer'e" (kadın) demedi. Binâenaleyh (bundan dolayı) "nisâ"' lafzını (sözünü) isti'mâl buyurmakla (kullanmakla) vücûdda (varlıkta) nisânın (kadınların) ricâlden (erkeklerden) muahhar (sonra, geride) olduklarını işâreten (işaret ederek) beyâna (bildiriye) riâyet (itibar) etmiş oldu. Çünkü "nisâ"' lafzı (sözü) "nüs'et"ten müştaktır (türemiştir) ve "nüs'et" "te'hîr" (geciktirme, geriye bırakma) ma'nâsına gelir. Nitekim, Allah Teâlâ Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de    إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ    (Tevbe, 9/37) buyurmuştur ki: Te'hîr,  küfürde “ziyâdedir" demek olur. Ve “nüs'e ile bey” (vadeli, veresiye satış) derler ki, semen-i mebî’ın (satılmış şeyin tutarının) te'hîri (geciktirilmesi) ma'nâsını ifâde eder. Türkçe'de "veresiye satış" ta'bîr olunur (denir). İşte (S.a.v.) Efendimiz kadınların kâffesine (hepsini) şâmil (içine alan) ve vücûdda / (varlıkta) kadınların ricâlden (erkeklerden) muahhar (sonraya, geriye bırakılmış) oldukları ma'nâsını müfîd olduğu (ifade ettiği) için, nisâyı "nisâ"' ile tesmiye etti (adlandırdı), "mer'e" demedi. Çünkü "nisâ"' (“kadınlar”) lafzının (sözünün) ifâde ettiği ma'nâyı "mer'e" (“kadın”) ifâde etmez.

İmdi (buna göre) Resûl (a.s.), nisâya (kadınlara) ancak mertebe ile muhabbet etti (sevdi). Ve nisâ', (kadınlar) mahall-i infiâldir (etkilenme yeridir). Zîrâ (çünkü) cins-i nis⒠(kadın cinsi), cins-i ricâlden (erkek cinsinden), ricâlin (erkeğin) sûreti üzere mahlûktur (yaratılmıştır).  Ve vücûdda (varlıkta) fâiliyyet (etkenlik), mûnfailiyyetten (edilgenlikten) mukaddemdir (öncedir). Ve kadın, erkeğin fâiliyyetinden (etkisinden) münfail olur (etkilenir). Ve bu infiâl (etkilenme) netîcesinde kadından nev’'-i beşer (beşer (insan) türü) tevellüd eder (doğar).  Ve Hak Teâlâ bilinmeği muhabbet etti (sevgi duydu), Âdem'i (İnsan’ı) yarattı. Ve ma'rifet-i ilâhiyye (Hakk’ı bilme, tanıma) nev'-i beşer (beşer (insan) türü) ile hâsıl (olmuş) oldu. Binâenaleyh (bundan dolayı) Âdem'in (İnsan’ın) vücûdu, muhabbet-i ilâhiyye (ilahi sevgi) ile zâhir oldu (açığa çıktı, göründü). Şu halde racûlden (erkekten) münfailen (etkilenerek) kendisinden benî beşer (beşer oğlu) zâhir olan (meydana gelen) nisâya (kadınlara) hubb-i ilâhî (ilahi sevgi) taalluk etti (bağıntılı oldu) .  Ve (S.a.v.) Efendimiz'in nisâya (kadınlara) muhabbeti (sevgisi) dahi, onların mahall-i infiâl (edilgi mahalli, etkilenme yeri) olan mertebesinden dolayı, onlara vâkı' (olmuş) oldu.

İmdi (buna göre) nisâ (kadınlar) racül (erkek) için tabîat gibidir. Öyle tabîat ki, teveccüh-i irâdi (iradi yöneliş) ve emr-i ilâhî (Hakk’ın emri) ile âlemin (evrenin) sûretlerini onda feth etti (açtı).  Tabîat hakkındaki tafsîlât (geniş açıklama) Fass-ı İdrîsî'de (İdris bölümünde) ve Fass-ı İsevî'de (İsa bölümünde) ve irâde ve meşiyyet-i ilâhiyye hakkındaki tafsîlât (geniş açıklama) dahi Fass-ı Üzeyrî ve Lokmânî’de (Üzeyir ve Lokman bölümünde) ve tekvîn hakkındaki tafsîlât (geniş açıklama) dahi Fass-ı sâlihî'de (Salih bölümünde) mürür etti (geçti). Öyle teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve emr-i ilâhî  ki, suver-i unsuriyye (madde suretler) âleminde nikâh ve ervâh-ı nûriyye (nur ruhlar) âleminde himmet ve intâc için maânîde (manalarda) tertîb-i mukâddimâttır (ilk tertiptir). Ve bu zikr olunan (anlatılan) şeylerin kâffesi (hepsi) vecihlerden (zatlardan) her bir vecihde (zatta) ferdiyyet-i ûlâ (ilk ferdiyet, ilk teklik) olan üç adedinin nikâhıdır. Ferdiyyet-i selâsiyye (üçlü tek) ve icâd-ı maânî (manaların yaratılması) hakkındaki tafsilât (geniş açıklama) kezâ (aynı şekilde) Fass-ı Sâlihî'de (Salih bölümünde) ve himmet hakkındaki îzâhât (geniş açıklama) dahi Fass-ı Lûtî ve İshâkî'de (Lut ve İshak bölümünde) mürûr eyledi (geçti). Burada icmâlden (özet olarak) beyânı (açıklaması) budur ki:

Tabiat ulûhiyyetin zâhiriyyeti (dış yüzü) olan hakîkat-i vâhidedir (tek hakikattir).   لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَلَهُ كُن فَيَكُونُ    (Nahl, 16/40) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu (bildirildiği) üzere, ilm-i ilâhîde (Allah’ın ilminde) şey'iyyetleri (nesnellikleri) sâbit (belirlenmiş) olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin (Allah’ın ilmindeki suretlerin) zılâli (gölgeleri), ki / suver-i âlemdir  (evren suretleridir (açığa çıkmış ilm-i suretlerdir), hakîkat-i vâhide (tek hakikat) olan tabîatta zuhûruna (meydana çıkmasına) teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve "Kün (ol)!"  emr-i ilâhîsi (ilahi emri) şeref sâdır oldukda (şerefle çıktığında), o eşyâ (şeyler (ilmi suretler) ) kendi nefslerini îcâd ederler (yaratırlar). Ve emr-i tekvîn (yaratma emri), gerek Hak ve gerek şey (ilmi suret) tarafından ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müsteniddir (dayalıdır). Hak tarafından ferdiyyet-i selâsiyye (üçlü ferdiyet) "zât" ve "irâde" ve "kavl"dir. Ve şey (ilmi suret) tarafından dahi "ilm-i ilâhîde (Allah’ın ilminde) sâbit (belirlenmiş) olan onun şey'iyyeti (nesnelliği)", "Kün! kavl-i ilâhîsini istimâ'ı" (Hakk’ın “ol” sözünü işitmesi) ve "emre imtisâli"dir (“emre uymasıdır”). Binâenaleyh (bundan dolayı) âlem-i tabîatta (tabiat âleminde) âlemin sûretlerinin fethi (açılımı, açılışı) ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müstenid (dayalı) oldu. Ve bu teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve emr-i ilâhî (ilahi emir) suver-i unsuriyye (unsur suretler, asıl temel suretler) âleminde nikâhdır. Bu da ferdiyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müsteniddir (dayalıdır). Zîrâ (çünkü) burada "Hak" ve "racül" (erkek) ve "mer'e" (kadın) sâbittir (mevcuttur).  Zîrâ (çünkü) Hak teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve emr-i ilâhi (ilahi emir) ile kendi sûreti üzerine racülü (erkeği) halk etti (yarattı) ve ona muhabbet etti (sevgi duydu) Ve mer'e (kadın) racülün (erkeğin) sûreti üzere racülden (erkekten) zâhir olup (meydana gelip) racül (erkek) ona muhabbet etti (sevgi duydu) Ve racül (erkek) kendi mislinin (benzerinin) ızhârı (meydana çıkması) için vuslatın (kavuşmanın) a'zamı (en büyüğü) olan cimâ'ı (çiftleşmeyi) taleb (arzu) etti. Binâenaleyh (bundan dolayı) racül (erkek) nisâda (kadınlarda) suver-i beşeriyyeyi (beşer suretleri) cim⒠(çiftleşme) ile feth eder (açar). Bu da suver-i unsuriyye (madde suretler) âleminde teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve emr-i ilâhidir (ilahi emirdir).

Ervâh-ı nûriyye (nur olan ruhlar) âleminde, bu teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve emr-i ilâhî (Hakk’ın emri) himmettir. Zîrâ (çünkü) âlem-i ervâhın (ruhlar âleminin) süretleri himmetle (manevi güçle) feth olunur (açılır). Bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müsteniddir (dayalıdır). Çünkü "Hak", "sâhib-i himmet" (himmet sahibi) ve "himmet olunan şey" sâbittir. Ve bu ferdiyyet-i selâsiyyenin (üçlü ferdiyetin) netîcesi âlem-i ervâhda (ruhlar âleminde) tekevvün eden (oluşan, meydana çıkan) sûrettir. Ve kezâ (aynı şekilde) teveccüh-i irâdî (iradi yönelim) ve emr-i ilâhî, (Hakk’ın emri) maânî (manalar) âleminde îcâd-ı maânîde (manaların yaratılmasında) tertîb-i mukaddimâttır (ilk tertiptir) ki, bu da ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müsteniddir (dayalıdır).  Çünkü bir kıyâs-ı mantıkî (mantıki karşılaştırma) tertîb edip (düzenleyip) "Âlem mûteğayyirdir; Her müteğayyir hâdistir; Öyleyse âlem hâdistir" desek, bunda biri "Âlem müteğayyirdir (evren değişkendir)"  ve diğeri "Her müteğayyir hâdistir" (her değişken olan sonradan yaratılmıştır) tarzında (şeklinde) iki mukaddime (önsöz) tertîb etmiş (düzenlemiş) oluruz. Bu mukaddimelerin (önsözlerin) her birinde ikişer müfred (tekil) vardır ki, bunlar: “Âlem, müteğayyir; müteğayyir, hâdis” kelimeleridir. Velâkin (fakat) ikinci mukaddimedeki (önsözdeki) "müteğayyir" kelimesi tekerrür etmiştir (tekrarlanmıştır). Bunun hizmeti iki mukaddimeyi (önsözü) ---racül (erkek) ile nisâ (kadınlar) arasında vâkı' (olmuş) olan nikâh gibi--- yekdîğerine (birbirine) rabt etmektir (tutturmaktır).  Binâenaleyh (bundan dolayı) / bu mükerrer (tekrarlanan) müfredden (tekilden) sarf-ı nazar olundukda (hesaba katmayıp (atılınca) "âlem, müteğayyir, hâdis" müfredleri (tekilleri) kalır ki, "öyle ise âlem hâdistir" netîcesi bu üç "müfred"den (tekten) tevellüd eder. (doğar) Bu sûrette (şekilde) îcâd-ı maânî (manaların icadı) ferdiyyet-i selâsiyyeye (üçlü ferdiyete) müstenid (dayalı) olmuş olur.

Devam Edecek