Füsûs-ül Hikem

424. Bölüm

Asliye Tavşanlı
 

BU FASS KELİME-İ MUHAMMEDİYYE'DE

MÜNDEMİC "HiKMET-İ FERDİYYE"'   BEYÂNINDADIR.

Bu gazelin ebyâtında (ilk iki mısrası), ba'zı nüshalarda, takdîm (öne alındığı) ve te'hîr (geriye bırakıldığı) vâkı' olmuştur. Hattâ müsıkî-şinâsân-ı mevleviyândan Eyyûbî Zekâî Dede (rahmetullahi aleyh) tarafından "Süz-i Dil" makâmından bestelenmiş olan Âyîn-i Şerîf bu gazelin şu ebyât-ı şerîfesiyle (şerefli mısralarla) başlar:

                       يا قريب العهد من شرب اللبن             يا صغير السن يا رطب البدن          

                     من رآى روحين عاشا في البدن             روحه روحي و روحي روحه          

                        غير ان لم يعرفوا عشقي لمن                صحّ عند الناس أني عاشق            

Şu halde cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz    كما قال بعضهم    kavliyle (sözleriyle) Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimize işâret buyurmuş olurlar. Zîrâ (çünkü) âriflerin bu iki nûr-i dîdesi (göznuru), yekdîğeriyle (birbirleriyle) Konya'da ve Şâm-ı şerîfte (mübarek gecede) mülâkât edip (görüşüp) sohbet etmiş idiler. Binâenaleyh (bundan dolayı) bu beyt-i şerîfte (kutsal mekânda) cenâb-ı pîr-i destigîr (yüksek mevki sahibi, ulu zât), lisân-ı mübârekleriyle (mübarek dilleriyle): "Halk zanneder ki, ben mahlûka yaratılmışa) âşıkım; velâkin (fakat) benim aşkım mahlûkun (yaratılmışın) mazharında (görüntü yerinde) zâhir (açığa çıkan) ve mütecellî olan (görünen) Hakk'adır. Ancak, onlar benim aşkımın kime olduğunu bilmediler" / buyurmadıkça (demedikçe), câhiller onların aşkından haberdâr olmadılar. Ve kezâ (aynı şekilde) ârif (Hakk’ı bilen) dahi iltizâza (lezzetlenmeye) muhabbet etti (sevgi duydu). Binâenaleyh (bundan dolayı) kendisinde iltizâz vâkı' olan (lezzet bulunan) mahalle (yere), ya'nî kadına muhabbet eyledi (sevgi duydu). Fakat onun iltizâzı (lezzet bulması) hubb-i ilâhî (ilahi sevgi) iledir. Çünkü Hakk'ı maddeden mücerred (soyutlanmış, yalın) olarak müşahede (görmek) mümkün değildir. Kadın ise, maddedir. Hak, onun mazharında (görüntü yerinde) zâhir olmuştur (açığa çıkmıştır). Ârif, kadını severse, ancak hubb-i ilâhi (ilahi sevgi) ile iltizâzın (lezzetlenmenin) mahalli (yeri) olduğu için sever. Fakat mücerred (sadece) iltizâz (lezzet almak) için kadını seven câhil böyle değildir. Mes'elenin rûhu, o câhilden gâibdir (gizlenmiştir). Eğer ârifin (Hakk’ı bilenin) bilmiş olduğu rûh-i mes'eleyi (meselenin ruhunu) bile (bilse) idi, kadının mazharında (görüntü yerinde) kiminle iltizâz ettiğini (lezzetlendiğini) ve kendi mazharında (görüntü yerinde) kimin iltizâz eylediğini (lezzet aldığını) bilir ve kâmil (tam olgun) olur idi. Velâkin (ama) bilmedi, mertebe-i hayvânîde (hayvanlık mertebesinde) kaldı. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) buyurur: Rubâi:

آوزهء عشق در جهان كم بودي                     عشق ار نه كمال نسل آدم بودي           

                   سر دفتر عاشقان عالم بودي                ورشهوت نفس عشق بودي خر و گاو

Tercüme: "Eğer aşk nesl-i Âdem'in (insan neslinin) kemâli (tamlığı olgunluğu) olmasa idi, cihanda (evrende) aşkın sıyt (ünü) ve şöhreti noksan olurdu. Ve eğer nefsin şehveti aşk olaydı, eşekler ve öküzler, uşşâk-ı âlem (âlem âşıkları) defterinin en başına kayd olunurlardı. Zîrâ (çünkü) şehvet husûsunda eşeklerle öküzler, insana tekaddüm eder (insandan ilerde olurlar)."

Hak Teâlâ'nın    وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ    (Bakara. 2/228) kavliyle mer'e, racül derecesinden nâzil olduğu gibi, Hakk'ın sûreti üzerine olmakla berâber, sûret üzerine mahlûk olan insan dahi onu kendi sûreti üzerine inşâ eden Hakk'ın derecesinden nâzil oldu. İmdi bu derece ki, Hak racülden onunla temeyyüz etti, Hak onunla âlemlerden ganî ve fâil-i evvel oldu. Zîrâ sûret fâil-i sânîdir. Binâenaleyh Hak için olan evveliyyet, onun için yoktur. Böyle olunca a'yân, merâtib ile temeyyüz eyledi. Şu halde her bir ârif, her bir Hak sâhibine hakkını verdi. İşte bunun için hubb-i nisâ, Muhammed (s.a.v.)e tahbîb-i ilâhiden vâkı' oldu. Ve muhakkak Allah Teâl⠓Her şeye halkını verdi.” (Tâhâ, 20/50). O da, onun ayn-ı hakkıdır. Binâenaleyh onu ancak istihkâk ile verdi ki, o şey, ona müsemmâsı ile, ya'nî bu müstehak, zâtıyla müstehak oldu (16).

Ya'nî Hak Teâlâ hazretlerinin "Ricâl (erkekler) için kadınlar üzerine bir derece sâbitir (belirlenmiştir)." (Bakâra, 2/228) kavlinde (sözlerinde) beyân buyrulduğu (bildirildiği) üzere, kadın erkeğin derecesinden aşağı olduğu gibi, Hakk'ın sûreti üzerine mahlûk (yaratık) olan racül (erkek) dahi, sûret-i Hak (Hakk’ın sureti) üzere olmakla berâber, o racülü (erkeği) kendi sûreti üzere inşâ buyuran (vücuda getiren) Hakk'ın derecesinden daha aşağı oldu. Zîrâ (çünkü) vücûdda (varlıkta) fâiliyyet (etkenlik) mukaddem (önce) ve münfailiyyet (edilgenlik) muahhardır (sonradır). Binâenaleyh (bundan dolayı) racül (erkek) sûreti üzerine zâhir olan (açığa çıkan) kadın, racülün (erkeğin) derecesinden aşağı olduğundan ricâl (erkekler) için kadınlar üzerine bir derece sâbit (belirlenmiş) olur. Ve kezâ (aynı şekilde) sûret-i Hak (Hakk’ın sureti) / üzerine mahlûk (yaratık) olan racül (erkek) dahi, Hakk'ın derecesinden aşağıdır. Böyle olunca Hak, racülden (erkekten) temeyyüz ettiği (üstün vasıfla farklı, seçkin olduğu) bu derece ile âlemlerden ganî (doygun, zengin) ve fâil-i evvel (ilk fail, ilk etken) oldu. Çünkü Hakk'ın zâtı mutlak (salt, kayıtsızlık) ve bî-taayyündür (taayyünsüzlüktür). Racül (erkek) ise, taayyüne ve bu taayyün (açığa çıkmış suret) ile müteayyin olabilmek (belli olabilmek, görünebilmek) için vücûd-i Hakk'a (Hakk’ın varlığına) muhtaçtır. İşte racül (erkek) bu vasfiyla zât-ı mutlâkın (kayıtsız zatın) derecesinden mütemeyyiz (üstün vasıfla farklı, seçkin) oldu. Ve Hak ıtlâk-ı zâtisi (zatının kayıtsızlığı) cihetinden (yönünden) bi'l-cümle (bütün) taayyünâttan (açığa çıkmış suretlerden) münezzeh (arı, beri) olduğu cihetle (dolayısıyla) keserât-ı mûteayyineden (açığa çıkmış çokluk suretlerinden) ibâret olan âlemlerden ganî (zengin) oldu. Ve menşe-i taayyünât (açığa çıkmış suretlerin kaynağı) zât-ı mutlak (kayıtsız zat) olduğundan, Hak fâil-i evvel (ilk etken) oldu. Zîrâ (çünkü) süret fâil-i sânîdir (ikinci dereceden faildir). Ve Hakk'ın evveliyyeti (öncelikliği), fâil-i sânî (ikinci dereceden fail) olan o sûrette yoktur. Burada "sûret"ten murâd; vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın (kayıtsız, sınırsız Hakk’ın varlığının) taayyün-i evvel (ilk taayyün) mertebesine tenezzülünden (inmesinden) ibârettir ki, bu mertebeye "hakîkat-i külliyye-i insâniyye" (insan’ın tümel hakikati) ta'bîr olunur (denir) ve "hakîkat-i Muhammediyye" (Muhammedi hakikat) de denir. Bu mertebenin birçok ıstılâhâtı (tabirleri, deyişleri) vardır. Şu halde Hak, mertebe-i ıtlâkıyla (kayıtsızlık mertebesiyle) taayyün-i evvel (ilk taayyün) mertebesine nazaran (göre) fâil-i evvel (aslı fail, ilk etken) olduğu gibi, taayyün-i evvelin (ilk taayyünün) sûretiyle de fâil-i sânîdir (ikinci derecede faildir). Çünkü zât-ı mutlak (kayıtsız zat), bu mertebede müteayyin olarak (bellilik kazanarak) esmâ (isimler) ve sıfât (sıfatlar) ile suver-i kevniyyenin (kevni suretlerin) fâilidir (etkileyenidir). Binâenaleyh (bundan dolayı) vücûdda (varlıkta) iki fâil (etken) olmayıp, fâil-i evvel (ilk etken) Hakk'ın mertebe-i ıtlâkı (kayıtsızlık, sırf zat mertebesi) ve fâil-i sâni (ikinci etken) yine Hakk'ın ilk mertebe-i tenezzülü (indiği mertebe) olan sûret-i hakîkat-i insâniyyedir (İnsan’ın hakikatinin suretidir).  Böyle olunca a'yân-ı sâbite, (ilmi suretler) ilm-i ilâhi (Allah’ın ilim) mertebesinde, gayr-i mec'ûl (yapılmamış (açığa çıkarılmamış) olan isti'dâdlarıyla, birtakım nisebî (sıfatları) temeyyüzleriyle (farklılıklarıyla (özelliklerinin bir birlerinden farklı oluşlarıyla) ) yekdîğerinden (birbirinden) ayrıldı. A'yân-ı sâbite (ilmi suretler) ve isti'dâd-ı gayr-i mec'ûl (yapılmamış, açığa çıkarılmamış istidatlar) hakkındaki îzâhât (geniş açıklama) Fass-ı üzeyrî'de (Üzeyir bölümünde) misâl (örnek) îrâdı (getirmek) sûretiyle beyân olundu (anlatıldı).

Devam Edecek