|
Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu
günkü halimizdir
Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem
dünya, hem din saltanatına malikti. Padişah, bir gün
hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana
caddede bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can
kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi o halayığı
satın aldı.Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o
halayık hastalandı.
Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele
geçirmiş, bu sefer eşeği kurt kapmış. Birisinin ibriği
varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik
kırılmış!
Padişah sağdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki:
“İkimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatım bir
şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim,
hastayım, dermanım o .Kim benim canıma derman ederse
benim hazinemi, incimi ve mercanımı ( atiye ve ihsanımı)
o aldı (demektir)”.
Hepsi birden dediler ki: “Canımız feda edelim. Beraberce
düşünüp beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir
alem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilaç
vardır.”
Kibirlerinden Allah isterse (inşaallah ) demediler.
Allah da onlara insanların acizliğini gösterdi.”İnşaallah”
sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların
yürek katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa
arızi bir halet olan inşaallah’ı söylemeyi unuttuklarını
anlatmak değildir. Hey gidi nice inşaallahı diliyle
söylemeyen vardır ki canı “inşaallah” la eş olmuştur.
İlaç ve tedavi nevinden her ne yapıldı ise hastalık
arttı maksat da hasıl olmadı. O halayıkcağız,
hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı göz yaşı
ırmağa döndü. Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem
yağı da kuruluk tesirini göstermeye başladı.
Karahelileyle kabız oldu, ferahlığı gitti; su, neft gibi
ateşe yardım etti.
Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak
mescide koştu. Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi.
Secde yeri göz yaşından sırsıklam oldu. Yokluk
istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir
tarzda medhü senaya başladı:
“En az bahşişi dünya mülkü olan Allahm! Ben ne
söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin. Ey daima
dileğimize penah olan Allah! Biz bu sefer de yolu
yanıldık. Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri
bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.
Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de
coşmaya başladı.Ağlama esnasında uykuya daldı.
Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki: “Ey padişah, müjde;
dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse o,
bizdendir. O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü
o emin ve gerçek erenlerdendir. İlacında kati sihri gör,
mizacında da Hak kudretini müşahede et.”
Vade zamanı gelip gündüz olunca... güneş doğudan görünüp
yıldızları yakınca: Rüyada kendine gösterdikleri zatı
görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki,
faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir kimse, gölge
ortasında bir güneş; Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok
olduğu halde hayal şeklinde var gibi görünmekte.
Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı
hayal üzere yürür gör! Onların başları da, savaşları da
hayale müstenittir. Öğünmeleri de, utanmaları da bir
hayalden ötürüdür. Evliyanın tuzağı olan o hayaller,
Allah bahçelerindeki ay çehrelilerin akisleridir.
Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin
çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat
abeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun
huzuruna vardı. Her ikisi de aşinalık (yüzgeçlik)
öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin
birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı.
Padişah: “Benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat
dünyada iş işten çıkar. Ey aziz, sen bana Mustafa’sın.
Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime
gayret kemerini bağladım” dedi.
Allah’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan
kimse Allah’nın lütfundan mahrumdur. Edebi olmayan
yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı
ateşe vermiş olur.
Alışverişsiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten
iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce
“hanı sarımsak, mercimek” dediler. Ondan sonra
gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi; ekme,
bel
belleme, orak sallama kaldı. Sonra İsa
şefaat edince Hak, yemek sofrası ve tabaklarla
ganimetler gönderdi. Yine küstahlar edebi terk ederek
sofradan yemek artığını aşırdılar.
İsa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden
kalkmaz. Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna
düşmek ve harislik etmek küfürdür” dedi. O rahmet
kapısı, hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin
yüzlerine kapandı. Zekat verilmeyince yağmur bulutu
gelmez zinadan dolayı da etrafa veba yayılır. İçine
kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve
küstahlıktan gelir.
Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu
vurucudur, namert odur. Edepten dolayı bu felek nura
gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve
tertemiz olmuşlardır. Güneşin tutulması, küstahlık
yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine küstahlık
yüzünden kapıdan sürülmüştür.
Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı,
canının için çekti. Elini, alnını öpmeğe, oturdu yeri,
geldiği yolu sormaya başladı. Sora sora odanın
başköşesine kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir
define buldum.
Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nişliğin
anahtarıdır” sözünün manası, Ey vuslatı, her sualin
cevabı! Senin yüzünden müşkül, konuşmaksızın,
dedikodusuz hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onların
tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini tutan
sensin.
Ey seçilmiş, ey Allah’dan razı olmuş ve Allah rızasını
kazanmış kişi, merhaba! Sen kaybolursan hemen kaza
gelir, feza daralır. Sen, kavmin ulususun, sana müştak
olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan
vazgeçmezse...” O ağırlama, o hal hatır sorma meclisi
geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.
Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu
hastanın yanına götürdü. Hekim, hastanın yüzünü görüp,
nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının
arazını ve sebeplerini de dinledi.
Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir
değil; büsbütün harap etmişler. Onlar, iç ahvalinden
haberdar değildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı
dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona
açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi.
Hastalığı safra ve sevdadan değildi.
Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden
gördü ki, o gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o,
gönüle tutulmuştur. Aşıklık gönül iniltisinden belli
olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.
Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk,
Allah sırlarının usturlabıdır. Aşıklık ister cihetten
olsun, ister bu cihetten... akıbet bizim için o tarafa
kılavuzdur. Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne
söylersem söyliyeyim... asıl aşka gelince o sözlerden
mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır,
fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem,
yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince;
çatlar, aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura
saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı , aşıklığı yine
aşk şerh etti.
Güneşin vucuduna delil, yine güneştir. Sana delil lazım
ise güneşten yüz çevirme. Gerçi gölgede güneşin
varlığından bir nişan verir, fakat asıl güneş her an can
nuru bahşeyler. Gölge sana gece misali gibi uyku
getirir. Ama güneş doğuverince ay yarılır (nuru görünmez
olur). Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz bir şey
yoktur. Baki olan can güneşi öyle bir güneştir ki, asla
gurub etmez.
Güneş gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek
mümkündür. Ama kendisinden esir olan güneş, öyle bir
güneştir ki, ona zihinde de, dışarıda da benzer olamaz.
Nerede tasavvurda onun sığacağı bir yer ki misli tasvir
edilebilsin!
Şemseddin’in sözü gelince dördüncü kat göğün güneşi
başını çekti, gizlendi. Onun adı anılınca ihsanlarından
bir remzi anlatmak vacip oldu.Can şu anda eteğimi
çekiyor. Yusuf’un gömleğinden koku almış! “Yıllarca
süren sohbet hakkı için o güzel hallerden tekrar bir
hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl,
ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neşeye
dalsın” (diyor). “Beni külfete sokma, çünkü ben şimdi
yokluktayım. Zihnim durakladı onu görmekten acizim. Ayık
olmayan kişinin her söylediği söz... dilerse tefekküre
düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya
kalkışsın... yaraşır söz değildir.
Eşi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim
ki bir damarım bile ayık değil! Bu ayrılığın, bu ciğer
kanının şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu
bırak!”
(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol
çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey yoldaş, ey arkadaş!
Sufi, vakit oğludur (bulunduğu vaktin iktizasına göre iş
görür). “Yarın” demek yol şartlarından değildir. Sen
yoksa sufi bir er değilmisin? Vara veresiyeden yokluk
gelir”.
Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek
daha hoştur. Sen, artık hikayelere kulak ver, işi
onlardan anla! Dilbere ait sırların, başkalarına ait
sözler içinde söylenmesi daha hoştur.” O, “Bunu apaçık
söyle ki dini açık olarak anmak, gizli anmaktan iyidir.
Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli
olarak yatmam” dedi.
Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale
gelirse ne sen kalırsın, ne kucağın kalır, ne belin!
İste ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye
kudreti yoktur.
Bu alemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her
şey yandı gitti! Fitneyi, kargaşalığı ve kan dökücülüğü
araştırma, Şems-ı Tebrizi’den bundan fazla bahsetme.
Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye başla, onu
tamamlamana bak.
(Hekim) dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakını da
uzaklaştır.Köşeden , bucaktan kimse kulak vermesinde ben
bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”
Oda boşaltıldı, Hekim ile hastadan başka kimsecikler
kalmadı. Hekim tatlılıkla yumuşak yumuşak dedi ki:
“Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilacı
başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var? Kime
yakınsınız; neye bağlısınız? Elini kızın nabzına koyup
birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati
soruyordu.
Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne
kor. İğne ucu ile diken başını arar durur, bulamazsa
orasını dudağı ile ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak bu
derece müşkül olursa, yüreğe batan diken nicedir?
Cevabını sen ver! Her çer çöp (mesabesinde olan,) gönül
dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir
miydi?
Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu
oradan çıkarmasını bilmez, boyuna çifte atar. Zıplar,
zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak
için akıllı bir adam lazım. Eşek, dikeni çıkarabilmek
için can acısı ile çifte atar durur ve yüz yerini daha
yaralar. O diken çıkaran hekim üstaddı .
Halayığın her tarafına elini koyup muayene ediyordu.
Halayıktan hikaye yolu ile dostların ahvalini sormakta
idi. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte,
kendi durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin
dışından bahsetmekteydi.
Hekim kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve
nabzının atmasına dikkat etmekte idi. Nabzı kimin adı
anılınca atarsa cihanda gönlünün istediği odur(diyordu).
Memleketinde ki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra
diğer bir memleketi andı. “Memleketinden çıkınca en
evvel hangi memlekette bulundun?” dedi.
Kız bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi
nabzının atması başkalaşmadı. Efendileri ve şehirleri
birer birer saydı; o yerleri, yurtları, oralarda
geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar
tekrar söyledi. Şehir şehir, ev ev saydı döktü, kızın ne
damarı oynadı, ne çehresi sarardı.
Hekim şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın
nabzı tabii haldeydi fazla atmıyordu. Semerkand’ı
sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o,
Semerkad’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı. O hekim, hastadan
bu sırrı elde edip o dert ve belanın aslına
erişince:“Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız,
“Köprü başında, Gatfer mahallesinde” dedi.
Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni
tedavi hususunda sihirler göstereceğim; Sevin, ilişik
etme, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa ben de sana
onu yapacağım; Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam
yeme; ben sana yüz babadan daha şefkatliyim; Aman, sakın
ha, bu sırrı kimseye söyleme; padişah senden bunu ne
kadar sorup soruştursa yine sakla; Sırların gönülde
gizli kalırsa o muradın çabucak hasıl olur; dedi.
Peygamber demiştir ki: “Her kim sırrını saklar ise
çabucak muradına erişir.” Tohum toprak içinde
gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yeşillenmesi ile
neticelenir. Altın ve gümüş gizli olmasalardı... madende
nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüş haline
gelirlerdi? O hekimin vaadleri ve lütufları hastayı
korkudan emin etti. Hakiki olan vaadleri gönül kabul
eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar.
Kerem ehlinin vaadleri akıp duran, eseri daima görünen
hazinedir. Ehil olmayanların, kerem sahibi
bulunmayanların vaadleri ise gönül azabıdır.
Ondan sonra hekim, kalkıp padişahın huzuruna gitti.;
padişahı bu meseleden birazcık haberdar etti. Dedi ki:
“Çare şundan ibaret: bu derdin iyileşmesi için o adamı
getirelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır, onu altınla,
elbise ile aldat.” Padişah, hekimden bu sözü duyunca
nasihatini, candan gönülden kabul etti. O tarafa
ehliyetli, kifayetli, adil bir iki kişiyi elçi olarak
gönderdi.
O iki bey, kuyumcuya padişahtan muştucu olarak
Semerkand’e kadar geldiler. Dediler ki: “Ey lütuf sahibi
üstad, ey marifette kamil kişi! Öğülmen şehirlere
yayılmıştır. İşte filan padişah, kuyumcubaşılık için
seni seçti. Zira (bu işte) pek büyüksün, pek kamilsin.
Şimdilik şu elbiseyi, altın ve gümüşü al da gelince de
padişahın havassından ve nedimlerinden olursun.”
Adam çok malı, çok parayı görünce gururlandı, şehirden
çoluk çocuktan ayrıldı. Adam neşeli bir halde yola
düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti. Arap
atına binip sevinçle koşturdu, kendi kanının diyetini
elbise sandı.
Ey yüzlerce razılıkla sefere düşen ve bizzat kendi ayağı
ile kötü bir kazaya giden. Hayalinde mülk, şeref ve
ululuk. Fakat Azrail “Git evet, muradına erişirsin”
demekte!
O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın
huzuruna götürdü; Güzellik mumunun başı ucunda yakılması
için onu, padişahın yanına izzet ve ikramla iletti.
Padişah onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona
teslim etti. Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan o
cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin,
visalinin suyu o ateşi gidersin.”
Padişah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahşetti, o iki sohbet
müştakını birbirine çift etti. Altı ay kadar murat alıp
murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.
Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı, kuyumcu
içti, kızın karşısın da erimeye başladı. Hastalık
yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın canı,
onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu,
çirkinleşip hastalanınca kızın gönlüde yavaş yavaş ondan
soğudu.
Ancak zahiri güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir.
Onlar nihayet bir ar olur. Keşke kuyumcu baştan başa
ayıp ve ar olsaydı, tamamı ile çirkin bulunsaydı da
başına bu kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun gözünden ırmak
gibi kanlar aktı, yüzü canına düşman kesildi.
Tavus kuşunun kanadı, kendisine düşmandır. Nice
padişahlar vardır ki kuvvet ve azametleri helaklerine
sebep olmuştur.
Kuyumcu,”Ben o ahuyum ki göbeğimin miskinden dolayı bu
avcı, benim saf kanımı dökmüştür. Ah ben o sahra
tilkisiyim ki postum için beni tuzağa düşürüp tuttular,
başımı kestiler. Ah ben o filim ki dişimi elde etmek
için filci benim kanımı döktü. Beni benden aşağı birisi
için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım
uyumaz! Bu gün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi
bir adamın kanı nasıl zayi olur?
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge
düşürür; fakat o gölge, gölgeyi meydana getirene avdet
eder.
Bu cihan dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi
yine bizim semtimize gelir” dedi. Kuyumcu bu sözleri
söyledi ve hemen toprak altına gitti.
O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz
oldu. Çünkü ölülerin aşkı ebedi değildir, çükü ölü
tekrar bize gelmez.
Diri aşk ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze
olur durur. O dirinin aşkını seç ki bakidir ve canına
can katan şaraptan sana sakilik eder.
O ‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkı ile
kuvvet ve kudret buldular, iş güç sahibi oldular. Sen
“Bize o padişahın huzuruna Varmaya izin yoktur” deme.
Kerim olan kişilere hiçbir iş güç değildir.
O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne
korkudan dolayı. Allahnın emri ve ilhamı gelmedikçe
hekim onu padişahın hatırı için öldürmedi.
Hızır’ın o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın
avam kısmı anlayamaz.
Allah tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi her ne
buyurursa o buyruk, doğrunun ta kendisidir. Can
bağışlayan kişi öldürse de caizdir. O, naibdir eli Allah
elidir.
İsmail gibi onun önüne baş koy. Kılıcının önünde
sevinerek gülerek can ver. Ki Ahmed’in pak canı, Ahad’la
ebediyse senin canında ebede kadar sevinçli ve gülümser
bir halde kalsın. Aşıklar, ferah kadehini, güzellerin
elleri ile öldürdükleri vakit içerler.
Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Suizanda bulunma
münakaşayı bırak. Sen onun hakkında kötü ve pis iş
işledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp
durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta
bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş suda tortu bırakır
mı?
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten
çıkarması içindir.İyinin kötünün imtihanı, altının
kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.
Eğer işi Allah ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek
olurdu, padişah olmazdı. Şehvetten de tertemizdi,
hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı,
fakat zahiren kötü görünüyordu.
Hızır denizde gemiyi deldi ise de onun bu delişinde
yüzlerce sağlamlık vardı. O kadar nur ve hünerle beraber
Musa’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız
uçmaya kalkışma. O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O,
akıl sarhoşudur, sen ona deli adı takma. Onun muradı
Müslüman kanı dökmek olsaydı kafirim, onun adını ağzıma
alırsam! Arş kötü kişinin övülmesinden titrer; suçlardan
ve şüpheli şeylerden korunan kişi de kötü methedilince,
metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.
O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir
zattı, hem de Allah hası. Bir kişiyi böyle bir padişah
öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir, en iyi bir
makama çeker yüceltir.Eğer onu kahretmede yine onun için
bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf nasıl olurda
kahretmeyi isterdi?
Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen
ana ise onun gamından sevinçlidir. Yarı can alır, yüz
can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu? Onu
verir. Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama
çok, pek çok uzaklara düşmüşsün; iyice bak!
|