M. Aziz Nesefi "Hakikâtin Özü" 'nden yansımalar

7. Bölüm

www.sufizmveinsan.com
 
 

Her insanın özünde mevcut bulunan, insanın zatına yerleştirilen temizlik, güzel ahlak, ilim, marifet, sırların keşfi ve nurların ortaya çıkışı gibi özellikler, bir kâmil mürşidin sohbetinde bulunmakla, onun eğitiminden geçmekle belirginleşir, meydana gelirler. (212)

Ehlullah:
“-Bir kimse dışarıda Hakk’ı arayacağı bir yol bulamaz..” demişlerdir.

Ne kadar Hakkı bulan kimse varsa, bunlar Hakkı kendi varlıklarında bulmuşlardır.

Müellif buyuruyor ki:

-Herkesin vücudunda manevi bir kuyu vardır. Eğer yaşlı bilge, marifetiyle çalışıp gayret ederek içinde gizli olan bu kuyuyu kazarsa, ilahi feyzlerin ab-ı hayatı, bir kaynak gibi fışkırır. Başkasından feyz istemek, başkasının kuyusundan su getirip kendi kuyusuna boşaltmaya benzer. Başkasının kuyusundan gelen su kalıcı ve sabit olmaz. Kısa zamanda kokuşarak, ondan içenler çeşitli hastalıklara yakalanırlar. Kibir, kendini beğenme, mal ve mevkii sevgisi gibi kötülükler ortaya çıkar. Bu yüzden ilim ve hâl sahibi olmayan sofu ve şeyhlerin kibri, kendini beğenmişliği ve benliği avamdan daha fazla olur. Çünkü içlerindeki hali başkasının kuyusundan alınan su gibidir. Hiçbir zaman başkasının verdiği haber, bizzat görmek gibi değildir. (213)

Ahiretin cenneti ve cehennemi malumdur. Fakat dünyanın cennet ve cehennemi ise, herkesin kendi kalbidir. Çünkü her insanın derdi, hüznü, sevinci ve neşesi kalbindedir. İşlenen kötülükler karşılığında kalp üzülür, gamlanır. Yapılan salih ameller karılığında da kalbin memnun ve sevinçli olduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. (219)

-Yüce Allah, bir hikmet uyarınca ta ezelden insanların ruhlarını

“Bir gurup cennette, bir gurup cehennemde…”

âyetinde de vurguladığı gibi iki kısma ayırmıştır. Bunların bir kısmı mutlu (süedâ), bir kısmı da bedbaht (eşkıyâ) dır.

Bedbahtlık ve mutluluk olguları değişmezler. Bedbahtlar hem İslâm milleti hem de başka milletler içinde bulunurlar.

Şayet…

“-Eğer bedbahtlık ve mutluluk niteliklerinde bir değişme olmayacaksa, bu durumda böyle kimselerin ibadet ve itaatlerinden ne tür bir fayda sağlanır?..”

.. şeklinde bir soru yöneltilecek olursa, bu soruya verilecek cevap şudur:

-Bedbaht insanların azapları ahirette aynı düzeyde olmaz. Örneğin, bir şaki, zalim, fasık ve gaddar bir diğeri de âdil, âbid ve iyi amelli olsa, ahirette bu iki şakinin azapları bir olmaz. Birinci şakinin azabı daha şiddetli ve ikinci şakinin azabı daha hafif olur. Söz gelimi Allah’ın bilgisi kapsamında bedbahtlıkları kesin olan Ebu Cehil ile Ebu Talip’in , Azer ile Nemrut’un azapları eşit olmaz. Dünyada işledikleri hata ve kötülükleri arttığı oranda ahirette cezaları ve azapları şiddetlenir. Maruf ve güzel davranışları da çok olursa ahirette azapları az olur. (221,222)

Tarikat ise, farzları yerine getirdikten sonra nafilelerle amel ederek ilâhi yakınlığı elde etmektir. (244)

Kutsi bir Hadis’te:

“Hiçbir şey bir kimsenin, farz kıldığım ibadetlerle Bana yaklaşmaya çalışması kadar Bana sevimli gelmez.” buyurulmuştur.

Nafile ibadetlerin sonucunda kul, kapasitesi oranında Hakk ile işitir, Hakk ile görür ve Hakk ile idrak eder. Fakat farzların sonucunda Hakk kul ile işitir, görür, ve idrak eder demişler.

Farzlarla yakınlaşma ile nafilelerle yakınlaşma arasında ince bir fark vardır. Nafilelerle yakınlaşmada kul bir şey ister, Allah ta ona yardımcı olur, elinden tutar. Farzlarla yakınlaşmada ise, kulun bilgisi olmaksızın Hakk bir şey ister ve kulun organları aracılığıyla bu isteğini yerine getirir. (245,246)

Zikirden maksat huzurda olmaktır. Huzurda olmanın sonucu müşahededir. Müşahedenin amacı Allah’ı bilmedir. Allah’ı bilme ise, Allah sevgisini celbeder. Zaten âlemin yaratılışının gayesi de Allah sevgisidir. (250)

Allah’tan başkasına yönelik sevgi; Allah sevgisi, muhabbeti gibi değildir. Çünkü Allah’tan başka canlı veya cansız herhangi bir şeyi seven kimse, sevdiği şeyin sadece seveni olur, sevileni olmaz.

Ama bir salikte Allah sevgisi kemâliyle gerçekleşirse, o salikte zorunlu olarak sevilenlik (mahbûbiyet) derecesi de meydana gelir. Bu durumda Hakk’ı seven salik Hakk’ın sevgilisi olur. Eğer sevilen olmasaydı, seven olmazdı. Çünkü sevginin başlangıcı ve kaynağı başta Allah’tan, ardından kuldan sadır olur. (252)

Sofular nazarında gaflet ile vakit geçirmek, küfür ile vakit geçirmek gibidir.

Bunun için azizler:

-Kendinden habersizsen; mü’minsin, kendinden haberdarsan; kâfirsin… buyurmuşlardır.

Beyit:

Eğer kendinden geçersen, Allah adamısın

Eğer kendinle olursan, Hak’tan ayrısın,

Eğer, kendinle oluşun sürekli olursa,

Üzerine kapanır İslâm kapısı.

..Avamın sandığı gibi aklı başından alınan mecnunlara meczup denmez. Cezbe başkadır, cinnet başkadır. Meczub, has, Velî geneldir. Bütün meczublar Velî’dir. Ama bütün velîler meczub değildir. (257,258)

Eğer bir salik tarikata süluk edip, bir miktar ilerlerse, an be an onu denerler, imtihan ederler. Buna da mekr-i ilâhi  “ilâhi tuzak” denir. Binlerce salikin imtihanda sahte ve kalp oldukları çok kere görülmüştür. (264)

Bir kimse kendi iç dünyasını ve amellerini bilmek isterse, kendi dış hallerine baksın. Eğer dışı kötüyse kendi amelinin kötülüğüne ve eğer iyi haldeyse  kendi amelinin iyiliğine ilişkin bir kanıt olarak alsın. (266)

Başka bir eserden “Yansımalar” da buluşmak üzere…

Allah “Muin” imiz olsun…

 

 

 
 
Yansıtan: Hamdi Cenik
İstanbul - 12.12.2006
hamdicenik@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com