MUHYİDDİN İBN ARABİ "Rûhu'l Kuds" den Yansımalar

9. Bölüm

www.sufizmveinsan.com
 
 

Müellifi: MUHYİDDÎN İBN ARABİ
Eserin adı: Rûhu’l Kuds
İbn Arabi’nin Feyz Aldığı Sûfiler
Mütercim:Vahdettin İNCE
Nâşir : KİTSAN Yayınevi (0212 513 67 69)
Yansıtan : Hamdi CENİK
www.sufizmveinsan.com

… Rabbinden ilk idrak ettiğin nimet, onun seni yokluktan varlığa çıkarmasıdır. Nitekim yüce Allah bunu sana yönelik nimetler arasında saymıştır:

İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır. (Meryem Sûresi, 67. Âyet) (196)

… Gerçek sûfiler dediğimiz bu zümrenin ibadet etmeleri, ilahi boyun eğdirmenin bir sonu değildir. Aksine, amele ve sonuçlarına fena olgusunun hakim olduğunu müşahede eder biçimde şükür mahiyetinde ibadet ederler. İleride sevap olarak karşılarına çıksın, kendilerine ödül olarak verilsin diye amel etmezler. Aksine onların ibadet etmelerinin sebebi, efendinin onlara: “Amel edin!.”  Demesidir. Onlar, amel ederler ve amellerini takdim ederler. Kabul yada reddetmek Efendi’ye aittir. Teklif bunlara yönelik değildir. Teklifin anlamı bunlardan kaldırılmıştır. Yani onlar ibadet ederken, Salih amellerini sunarken bir ağırlık, bir yüksünme hissetmezler. Çünkü mabutlarını irfan derecesinde bilirler, kendi nefislerinin hakları yerine O’nun haklarını eda etmekle meşguldürler. Kendileri için bir ecir talep etmeleri tasavvur edilemez. (203)

… Biz taşlara ve cansız varlıklara farklı bir gözle bakıyoruz.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağıya yuvarlanır. (Bakara Sûresi, 74. Âyet)

Burada yüce Allah taşları korku duymak gibi vasıflarla nitelendirmiştir.

Bir yerde de şöyle buyurmuştur:

Eğer biz Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün.

(Haşr Sûresi, 21. Âyet)

Bir ayet de de şöyle buyurmuştur:
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. (Ahzab Sûresi, 72. Âyet)

Bir ayette göklere ve yere hitabet şöyle buyurmuştur:

İsteyerek veya istemeyerek gelin! İkisi de isteyerek geldik dediler. (Fussilet Sûresi, 11. Âyet)

Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tespih edin.(Sebe Sûresi, 10. Âyet)
Yani onun tespihini tekrarlayın, onunla beraber yürüyün.

Biz onun emriyle kolayca giden rüzgarı onun emrine verdik. (Sad Sûresi, 36. Âyet)

Hz. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
”Bana selam veren bir taş biliyorum..”

Uhud Dağı hakkında da şöyle buyurmuştur:

“Bu öyle bir dağdır ki, bizi sever, biz de onu severiz.”

Hz. Musa (a.s) taşa seslenerek:

“Eşim bir taştır!… Eşim bir taştır!..” demiştir.

Ayrıca Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) avucunda ki çakıl taşları Allah’ı tespih etmişlerdir.

Bunun gibi daha bir çok örnek verilebilir.

Dolayısıyla bize göre cansız varlıklar Allah’ı bilirler ve kendi alemlerinde O’nu zikrederler. Tabii kendi ufku ve feleği çapında. (205)

Sonra Allah, nimet üstüne nimet bahşederek sana daha fazlasını vermiştir. Çünkü seni bitki ve ağaç ümmetinden hayvan ümmetine naklettirmiştir. Seni duygu sahibi, hassas bir varlık yapmıştır. Bu yüzden cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların yükümlü oldukları şükür ve ibadetten sen de yükümlüsün. Sen onların hakikatlerini kapsadığın gibi onlardan her birinden fazlasını kapsamaktasın. O halde aşağısı ve yukarısıyla tüm alemlerin ibadet şekillerini keşfetmen, üzerinde bulundukları ibadet halini belirlemen, böylece kendini onlardan her bir taifenin ibadetini yerine getirmekle sorumlu tutman gerekir. (207)

Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren Allah’tır.

(Rum Sûresi, 54. Âyet)

Âyette sözü edilen ilk güçsüzlük hakiki bir güçsüzlüktür, tefsiri değildir. Allah bu güçsüzlüğü senin için, bütün alemin fıtratı üzere yaratmıştır. Kuvvet ise, sana şekil verdikten sonra büyük genel topluluk sırrının içine üflenmesidir. İkinci güçsüzlük ve ihtiyarlık ise, sana bahşettiği marifet ilacını içmendir. Bu ilacı kullandın ve bundan da fayda gördün. Artık sen hiçbir hususta alem çerçevesinde değilsin ve kesinlikle onlarla birlikte temayüz etmezsin. Çünkü sen ulûhiyet sırrıyla onlardan ayrıldın. Eğer bu sırrı kullanırsan ve sözünü ettiğim bu ilaçlardan içmezsen, Firavun’la, Nemrut’la ve rubûbiyet iddiasında bulunan herkesle birlikte olursun. Her biri Firavun’un sözünden kendi oranında bir iddiada bulunmuştur. Sözgelişi bir insanın:

“eğer ona şunu demeseydim, şu olurdu..” ,

“eğer ben olmasaydım çoluk çocuk helak olurdu…” demesi, bu türden bir iddiadır ve bu, ulûhiyet mertebesinin en aşağısıdır.  Hatta bu tarikattaki bir Şeyh şöyle demiştir:

-“Eğer benim himmetim falancaya eşlik etmeseydi, mutlaka helak olurdu.”

Bu sözlerin tümü ulûhiyet sırrı hastalığından kaynaklanan illetler ve marazlardır. Bu sözleri söyleyenlerin, bu iddiada bulunanların her biri iddiasının oranında ceza görecektir. Ya en büyük cezaya çarptırılır, ya da nasip eksilmesine uğrar. Ama mutlaka ceza görür. Bu yüzden bize göre fena anlayışı üzere kalmak en yücedir. (214)

 

 

 
 
Yansıtan: Hamdi Cenik
İstanbul - 13.02.2007
hamdicenik@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com