Şefaât ve Şirk


Bayram günü bir ara internette gezinirken, birisinin verdiği bir ICQ numarasını kullanarak, o odada bir sohpet varmı diye bakınmak istedim…

Şimdi artık biliyorsunuz devir değişti… İnsanlar tuğla duvarlar arasında değil, tüm dünya semasında sohpet yapıyorlarmış… Buna internet aracılığıyla konferans da diyenler var…

İşte ICQ konferans odasında Amerika ile İstanbul arasında yapılan şu sohpete kulak -pardon göz- misafiri oldum!… Önemli olan kişiler değil elbette!… Konuşulanları değerlendirmeyi ise sizlere bırakıyorum… Yararlı bulan üzerinde düşünsün… Yararsız bulan da, âhir zaman, daha neler görücez bakalım, deyip; kafasını iki yana sallayıp, yoluna devam etsin…

Noktasına virgülüne dokunmadan size naklediyorum…

Sat Jan 31 1998

<Junior> Evet bayram hediyesi ver de mutlu olalım..//

<CEMO> Bedenin yaşı vardır ama şuurun yaşı yoktur!... Şuur yaşı, ilim yaşıdır!... İlim yaşının ilerlemesi de ancak, dünyada sağlıklı yaşayabildiğin ve tefekkür edebildiğin kadardır... Öyle ise ilim yaşımızı, en kısa sürede en azamiye çıkartıp da ayrılmak dünyadan, en akıllıca iş olur gibime geliyor!... Dün dünde kaldı cancağızım, diyordu.... Bugün yeniden başlamak lazım....

Dün bana sordular sohpette... "Rasûlullah'ın şefâati ehli kebâire imiş; ne demek bu" diye....

"Ehli kebâir" kimdir?...

Bu açıklamada iki şeyi iyi anlamak lazım; dedik...

Bir, “ŞEFÂAT” nedir?... Nasıl olur?....

İki, “Kebâir” nedir?...

Şefâat, sanılıyor ki, biri gelip koluna girip seni sürükliyecek; bir yere sokacak!....

Birisi koluna girip de, seni bir yere mi götürecek!?...

Şefâat, dünyada var; âhırette var... mahşerde var, cehennemde var....

Rasûlullah aleyhisselâmın şefâati var; evliyanın şefâati var; âlimlerin şefâati var...

Nedir bu şefâat?... Neye dönük bir şefâattir?... Yanlızca cehennemden çıkmaya dönük bir şefâat mi?...

Günahların en büyüğü nedir?..

"İnneş şirke lezulmün azîm"!..

"Şirk azîm zulümdür"; diyor ayet...

Yani, "Allah"ı, tanrı mesabesine koymak!... Şirk budur!...

"Sizin için korktuğum gizli şirktir, artık açık şirk olmaz ümmetimde" diyor...

Öyle ise Tanrıya tapmak "kebâir"in ta kendisidir!... Büyük günahların en başında gelen ve hepsinin kökenidir!...

Bütün günahların kökeninde de "Şirki hafi" yani "tanrıya inanmak" yatar!...

Tanrıya inanan, seslenenin, ötesinde olduğunu düşünür; ve hisseder tanrısını!...

"Ey iman edenler.... Allah'a iman edin"; âyetindeki uyarı, Allah Rasûlu ve Kurana iman, edip henüz tanrı anlayışından kurtulmamış olan SAHABEYE gelmişti.... Sahabe, yani Rasûlullahı gören(!)ler böyle olursa... Ya bizler?!....

Allah'a imanın yolu da, cehennemden kurtuluşun yolu da hep şirki hafiden kurtulmak için ŞEFÂATE NAİL OLMAKTAN GEÇER!...

"Allah izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse" ayetini..."TANRI izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse" diye anlarsak.... Cehennem ateşimiz kolay kolay sönmez bizim!... Yanarız da yanarız!..

“Tanrı izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse”, cümlesi ile; “ALLAH izin vermedikçe şefâat edemez kimse”, cümlesi arasındaki fark nedir?...

Evimizeki nesneyi, biz, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde bile arasak bulamayız!... Çünki evimizde!...

Biz, “şefâati reddederken”; “şefâat nasıl ulaşır” bize?...

Basiretimizi örten perde örtülü olduğu sürece, biz nasıl şefâati görüp, şefâate ulaşabiliriz?...

“Tanrı”ya inanırken... “Tanrı”nın büyükelçi(!)sine ve “Arapça bilen Tanrı”nın “Arapça yazılı gönderilmiş” bir kitaptaki emirnamesine iman ederken!... Türlü kerametleriyle âdeta bir sihirbaz gibi değneği ile bizi cehennemden kurtaracak “Tanrının evliyası”na inanırken... Nasıl, ŞEFÂAT bize ulaşır...

Allah (özümüzdeki), izin vermezken; içindeki, şefâati reddederken; kim şefâat edebilir ki!... Basiretimizi örten perde nasıl kalkar da, şefâate ulaşırız biz!.... Ve böylece de, nasıl şirki hafiden arınıp; her şey’in hakikatı ve varlığımızın kaynağı olan “Allah” ismiyle işaret edilene iman edip; “Kur’ân”ı "OKU"ruz?... (şirkten) arınmamışlar el sürmesin!… dendiği halde…

Bize kalırsa... Önce, Allah'tan (yani özünden gelen bir yolla) izin çıkıp, ŞEFÂATE nail olmak gerek.... sonra şefâati değerlendirip, diğer afakî perdelerden arınmak.... Sonrada, nefsine bilincine-şuuruna-gerçek benine zulmetmeyi terketmek!...

Sen, nefsine sürekli zulmetmektesin; nefsinin, hakikatını yaşamasına engel olduğun sürece....

Üstelik bu gerçeği bildiğin halde, çevrenle paylaşmıyorsan, o en yakınım dediklerine de zulmün en büyüğünü yapıyorsun!...

Ama ben istiyorum da olmuyor!...

Niye olmuyor?... Muslukçuda pasta satılmaz!... Bilgisayarcıda ayakkabı aranmaz!...

Şeytan, zahirine bakıp Ademin, iblis oldu!... Ademin, ilmine bakıp onu değerlendirebilseydi, bu oyun oynanmayacaktı zaten!...

Biz, yalnızca ilim için yaratıldık!...

İlmi de, ateşin arkasına koydu ki Allah, korkaklar o ateşe "nefsim yanmasın, yanarak arınmasın" diyerek yaklaşamasın da; böylece, yanma korkusuyla, da layık olmadıklarını ele geçiremesinler diye...

Ateşte benliğini yakma korkusunu atıp, içine dalabilenler; deccalın sağ yanındaki ateş cehenneminden geçip, ilim ve irfan cennetine girebilirler!.... Korkuyu atamıyanlar ise, ateşten geçemezler ve ilme irfana ulaşamazlar... Korkuyu atmak gerek!...

Yunus Emre’nin dediği "Ödünü sıdır"ın açıklamasını Mazhar yapmıştı bana... Allahtan yapmış... Sayesinde hep gözü kara daldım!...

Geldik 50 küsurlara 60 küsurlara... Ne yaşıyacağımız, özellikle de aklımız başımızda, ağrısız sızısız sağlıklı olarak ne kadar yaşıyacağımız meçhul...

"Şirki hafi"den kurtulduk mu?... Vicdanımız cevap versin!...

“Allah” ismiyle işaret edilenin, “tanrı” olmayıp; ne olduğunu farkedip; hiç olmazsa iman edebildik mi?... O'nu her an ve her yerde görüp, dinliyebiliyor muyuz?... Her dem O'nunla konuştuğumuzun farkında ve bilincinde miyiz?...

Şefâatin ulaşması için, önce uzatılanı geri çevirmemek gerek!..

Şefâat, cehennemden kurtulmak içindir; bu cehennemin dünya bölümünde de olur, âhıret bölümünde de!... ...

Şefâat, Allah'a da ermek içindir!... Ki bu da ancak dünyada iken ilm’ullah’ın zâhir olduğu kişiyi bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür!...

Şeffat, kişinin yanlışlarda ısrarına yolaçan, yanlışlarından dönmesine engel olan bilgi yetersizliğini ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir!...

Nebilerin de, evliyanın da şefâati hep bu yoldadır...

Kişi o bilgilerle kendinde arınmayı oluşturur ve yanmaktan kurtulur!... Gereğini de yaşayarak (hem enfüsünde hem afakında) “Allah”a erer!...

Öyle ise...

Önce, “ötendeki TANRI” değil, özündeki “ALLAH” izin verecek ki; sen o şefâate açık hale geleceksin!... Şefâati, def etmeyeceksin...

Sonra o, ŞEFÂAT olan bilgiyi değerlendirecek, ilim doğrultusunda yaşayarak arınacaksın...

Sonra da “şirki hafi” sona erip “ALLAH”a ereceksin...

Kısaca dünkü sorunun cevabı böyle idi... Bu konuyu etraflı düşünmek, tartışmak ve anlamak, “şefâat” kapısının açılması demektir, umarım!...

Hakınızı helal edin bir kusur ettiysek bilmiyerek!..

Vicdanınızla başbaşasınız... O günde hesap görücü olarak NEFSİNİZ (ilminiz-şuurunuz) yeter!...(âyet)//

<Junior> İNŞALLAH, BUNLAR BİZİM YİTİĞİMİZDİ; YENİDEN BULDURDUNUZ!... MALIMIZ OLARAK KULLANIRIZ; KULLANMADA DA DEVAMLILIK İÇİN DUA BEKLERİZ...//

Allah Muin’imiz olsun.

İstanbul-1999
afyuksel@hotmail.com
sufafy@hotmail.com

http://sufizmveinsan.com

(Bu yazı aylık Yeni Dünya Dergisinde yayınlanmıştır.)