|
Cenabı Hak
Ebedi hayat metebimiz Kuranı Kerimde Tevbe Suresi
ayet.119.da mealen şöyle buyurmaktadır: *** Ey iman
edenler Allahtan korkun. Bir de sadıklarla beraber
olun...*** Yine Maide Suresi Ayet. 35.te mealen şöyle
buyurulmaktadır: *** Ey iman edenler Allahtan korkun.
O2na yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda savaşın,
ta ki umdugunuza kavuşasınız...***
Tarikat, yol, yollar.Tasavvufta Allaha ulaşmak için
tutulan yol, bu yol boyunca yapılan yolculuk bir şeyiın
öncülügünde gerçekleşir. Her yolun kurucusu,öncüsü
tarafından belirlenen bir takım kuralları töreleri
vardır. Hicri altıncı yüzyıldan başlayarak çok sayıda
tarikat kurulmuş ve bunlar şubelere, kollara ayrılarak
bütün İslam dünyasına yayılmış ve günümüze kadar
gelmişlerdir.
Tasavvuf erbabına göre Allaha ulaşan yollar sayısızdır.
Her Tarikatın vuslatı ayrı, ayrı kural,yöntem ve
yollarla gerçekleşebilir.Esas olan yönelmedir. Örnegin
Kâbenin belirli bir yanında bulunmak degil ona yönelmek
önemlidir.Kâbeye ulaştıran bu yöneliştir.Necmeddini
kübra demiştirki; * Állaha ulaşan yollar yaratıkların
sayısıncadır.* Ebubekir talemsani ise diyorki; * Allaha
ulaşan yollar yıldızların sayısıncadır.*
Zamanımız yazarlarından Prfesör Seyyid Mehmed Şen, şu
misâli veriyor; * Sınırları, yani kenar çizgileri iyice
belirlenmiş bir büyük yol veya bir büyük cadde
düşünelim. Bu büyük yolun kenar çizgilerinin hemen
dışında,her türlü yol ve trafik işaretleri
mevcuttur.Keskin ve uzun virajlar, Viyadükler, kaygan
yüzeyler,heyelan bölgeleri ve bunlara benzer diger
işaretler...Bu işaretlere özen göstererek giden bir
sürücünün her hangi bir tehlike ile karşılaşması
düşünülebilirmi ? Kendine ayrılan şeritte giden ve
gerektiginde itina ile şerit degiştiren bir sürücünün
kime ne zararı olabilirki ? İşte bu büyük yol, yani
büyük cadde dini mübini İslamdır. Yol içindeki şeritler
ise Tarikatlardır.
Sürücüler tarikatların mensupları, sürücülerin ve
yolcuların bindigi araçlar ise, tarikatların düsturları,
yani esaslarıdır. Yolun kenarındaki çizgiler ise, Dinin
haram ve yasak ettigi şeylerdir. Eger bu çizgilere
uyulmayacak olunursa düşük bankete kapılmak ve şarampole
yuvarlanmak her an için mümkündür.Yol kenarındaki
işaretler ise mekruhlardır.Bu işaretlere dikkat
edilmiyecek olunursa elde olmadan yol dışına çıkıp
yuvarlanma tehlikesi ile karşılaşılır.*
Abdulkadir suhreverdi (K.s) diyorki; * Helâli aramak
farzdır. Yeryüzünde helâl her zaman bulunur. Allahû
teâla, kullarından helâli aramalarını istedi.Helâl bir
yerde çok, diger yerde azdır. Arayıp bulmak kula
düşer...*
Tarikatlarda her yolun kurucusu, öncüsü tarafından
belirlenen kuralları, yöntem ve metodları vardır.
Miladi.On ikinci yüzyıldan itibaren başlayarak çok
sayıda Tarikat kurulmuştur. Bu Tarikatlar Şubelere,
kollara ayrılarak bütün İslam dünyasına yayılmış ve
günümüze kadar da hayatiyetlerini devam
ettirmişlerdir...
Kuralları, yöntemleri farklı olsada bütün Tarikatlarda
ortak olan ögeler vardır.Zikir, Çile ve seyru sûluk
(yani Allaha dogru yaptıgı manevi yolculuk.) bunların
başında gelir.Pir, Piri sani, Şeyh, Halife, Derviş,
Mürid, İnabe (yani tövbe ederek Allaha yönelme) Biat,
Şeyhe baglanma, Silsile, Rabıta, kollara, şubelere
ayrılma, İstigase(yani şeyhten yardım isteme) Tevessül
(yani şeyhi aracı kılma gibi...
Tasavvufta en önemli kavramlardan ikisi üzerinde
durursak faydalı olur kanaatindeyim. Birncisi SEYRÜ
SÜLÛK meselesi: Seyr ve süluk kelimeleri lügatte gitmek,
yürümek, girmek demektir. Tasavvuf ıstılahı olarak,
Tarikate giren bir Salikin-kişinin işin başından vuslat
makamına ulaşmasına, yani Tarikattaki gayesini
gerçekleştirmesine kadar yapmış oldugu kalbi ve manevi
yolculuk anlamındadır...
SEYRÜ SÜLÛK tamamıyle psikolojik bir olaydır. Müridin,
Tarikat prensipleri çerçevesinde yapmış oldugu İBADET,
Dua, Riyazet, Mücahede, Halvet, Tefekkür ve saire
neticesinde RUHUN tedrici olarak saflaşması ve İLAHİ
hakikatleri kavramasına mani olan perdelerin kalkıp asli
berraklıgını kazanması demektir. Bu olaylar bütünüyle
RUHİ bir hadise oldugu için, SEYRÜ SÜLÛK anında Salikin
yaşadıgı halleri kelimelerle tam olarak anlatmak mümkün
degildir. Bununla beraber, TASAVVUF erbabı seyrü süluk
hakkında olsun ve Nefsin mertebeleri hakkında olsun çok
geniş izahlar yapmışlardır. Bu manevi yolculukta tedrici
bir RUHİ tekamül - gelişme, ilerleme sözkonusudur...
Biz burada bir misal olması açısından sadece Nefsin
mertebelerini sayacak olursak: 1.Nefsi EMMARE: Salik
yani işin başında olan mürit bu safhada tamamiyle
hayvani ve Şehvani arzularının esiri durumundadır
denilmiştir. 2.Nefsi LEVVAME: Bu safhada Salikin ruhunda
kötülüklerden iyiliklere dönüş arzusu dogar ve önceki
kötü fiillerinden dolayı kendi kendini kınamaya başlar
denilmiştir. 3.) Nefsi MÜLHİME: Salik yani bu yola baş
koymuş olan kişi, yapmış oldugı ZİKİR, Riyazet ve
Mücahede sayesinde bir merhale daha kat eder, devam
ettigi Zikir ve İbadetlerden tam bir zevk almaya ve
kalbinde İLAHİ aşk ateşi yanmaya başlar. Nefsi Levvame
mertebesinde dünyaya ait zevklerden vazgeçen salik, bu
mertebede UHREVİ mükafatlardan da vaz geçer ve sadece
Allah sevgisi ile meşgul olur denilmiştir...
4.) Nefsi MUTMAİNNE: Bu mertebede salikin kalbinde İlahi
aşk ta yerleşmiş, dünyayı ve orada olan her şeyi
kalbinden çıkarmış, her şeyde Hakkın fiillerinin
tecellilerini müşahede eder hale gelmiş olur. Bu yüzden
itminan içerisinde ve huzur doludur denilmiştir. Allahın
dışında hiç bir şeye deger vermedigi için bu yolun
yolcusu son derece cömert olur. Bütün bu hallerini
mutlaka bu mertebedeyken ŞEYHİ ile paylaşması, olan her
türlü KERAMETLERİ Şeyhine haber vermesi gereklidir yoksa
ayagı kayar ben oldum derken Nefis ve Şeytanın esiri
olur Allah korusun denilmiştir...
5.)Nefsi RAZİYE: Bu mertebede bu yolun yolcusu olan
salik Allahtan razı oldugu gibi, Allahta ondan Razıdır.
Bu safhadaki salik, Allahtan başka her şeyi terk eder,
mahlukata-bütün yaratılmışlara lütuf ve güzelliklerle
muamele eder. Allaha yakınlık babında, Cenabı Hakkın
sanatlarını tefekkür, onun taksimine rıza ve
Marifetullahı elde etme gibi durumlara vakıf olur
denilmiştir ki; Bu makama ulaşan Kamil zat, eşyanın
hakikat ve sırlarına vakıf olmuştur. En iyisini bilen
yalnız Allahu Tealadır...
6.) Nefsi KAMİLE-SAFİYE: Artık bu mertebede salik en
yüce makama ulaşmıoş, KAMİL sıfatını kazanmıştır. Bütün
güzel sıfatları kendinde toplamış ve adeta cisimleşmiş
bir melek halini almıştır. Bu makamdaki kimsenin
hareketleri ve davranışları hayır, hasenat ve İbadetten
ibarettir. Sözleri hikmettir. Yüzündeki nur, bakanlara
huzur ve ferahlık verir. Onu görenler ister istemez
Cenabı Hakkı hatırlarlar. Bu makama ulaşıp vuslat’ın
sırrına eren kişi, bütün ilahi sırlara vakıf
olmuştur.Bütün bu özellikleriyle MÜRŞİDİ KAMİL sıfatıyla
insanları İRŞAD etme yetkisini eline almıştır...
Yedi mertebe halinde kısaca izah ettigimiz bu nefis
mertebelerinden birincisini yani NEFSİ EMMAREYİ mertebe
kabul etmeyip, NEFSİ LEVVAME, NEFSİ MÜLHİME ve NEFSİ
MUTMAİNNE’yi üç ayrı mertebe kabul eden , bundan sonra
gelen NEFSİ RAZİYYE, NEFSİ MARZİYYE ve NEFSİ KAMİLE
mertebelerini de mertebe kabul etmeyip, Allahu Tealanın
kulunu lütfuyla kendine cezbetmesi olarak gören Tasavvuf
ve Tarikat baglılarıda olmuştur. Yani bu anlayışa
göreNefsin mertebeleri üç tane olup, kulun kendi gayreti
ve kesbiyle-kazanıp ilerlemesiyle ilgili bir durumdur.
Son üç mertebede kulun kesbinden - kazanıp başarmasından
ziyade Allahın lütuf ve İHSANI söz konusu oldugu için bu
mertebeler Makam olarak kabul edilmemiştir...
Bu konuları anlatmak hayli zordurbilfiil yaşantıyla
alakalı olan bir haldir byrada söz asli durumunu yitirir
diye inanıyorum yalnız tekrar hatırlatmakta fayda vardır
ki; SEYRÜ SÜLÛK ve Nefis mertebelerini katetmek, İlimden
dahada öteye yaşamaya, tecrübeye ve bu mananın getirdigi
zevke dayanmaktadır. Bu anlatılan hususların şartlarını
bilfiil yaşamadan bu mertebeleri elde etmek mümkün
degildir. Onları okuyarak ögrenmek, onları elde etmek
yani KAMİL İNSAN olmak anlamına gelmez...
Kısaca Tasavvufun KÂL-söz ilmi olmayıp HÂL ilmi
olmasının sırrı buradadır. Tasavvufa ve Tarikata giren
ve ilerlemeyi gönlünden geçiren kişi SABIR ve MÜCAHEDE
hususunda çok gayretli olması gerekir ve en önemlisi bu
husus MÜRŞİT’siz de kolay kolay başarılacak bir durum
degildir. Günümüze kadar bu hususlarda binlerce eserler
yazılmış her Tarikatın, Tasavvuf ekolünün ayrı ayrı
yolları Usulleri anlatılmış bu konularda İslam Alimleri
gerekli bilgi birikimlerini ve uyarılarını her an yerine
getirmişlerir...
Bu konuda yazılan eserlerin başında inanıyorum ki
Miftahul Kulub - Kalplerin Anahtarı adlı eseriyle
Evliyayı Kiramın büyüklerinden Mehmed Nuri Şemseddin
Efendinin müstesna bir yeri vardır. Biz Tasavvuf ve
Tarikatlar hakkında ulu orta konuşmak niyyetinde degiliz
diyoruz ki; Bu konuda da orta yolu takip etmek
gerekmektedir. Yani İfrat ve Tefritten yani
aşırılıklardan kaçınacagız. Adımlarımızı saglam ve Ehli
Sünnetin gösterdigi Sıratı Müstakim dogrultusunda
atacagız...
Günümüzün
Cahil insanlarına bakarak Tasavvuf ve Tarikatları
reddetmeyecegimiz gibi Mürşidimizi, Kamil İnsan
konumundaki Tasavvuf ve Tarikat büyügünü de Tövbe haşa
Kitap ve Sünnetin önüne koyarak sapık bir yolun
temsilcisi de olmamaya bakacagız İnşaallah. Tasavvuf ve
tabiiki her tarikatta kurucu Şeyh, Mürşit, PİR olarak
anılan birisi mutlak surette olmalıdır. Eger Tarikatın
âdab ve erkânı, sonraki Şeyh’lerden birisi tarafından
belirlenmişse bu kişiye PİRİ SANİ denilir. Tarikat
kurumunun merkezinde şeyh bulunur. Bu şeyh tarikatın
kurucusu degilse, onun yada onu izleyen şeyhlerin
halifesidir...
İnanıyorum ki Burada KAMİL İNSAN konusu meselemizin
merkez noktasıdır. Mürşit yani Kamil İnsan olmadan ya da
öyle bir kişiyi bulmadan bu MEŞREBE dahil olunamıyor o
zaman Kamil insan kavramına bir göz atalım. Toplum
yaşamında sıkça kullanılan bir deyim vardır: Kâmil
İnsan!..
Bu ifade, maalesef mistik çevrelerde bile amacına uygun
şekliyle tanımlanmıyor.
“Olgun,dürüst, hoşgörülü, vakar sahibi... “ gibi
çağrışımlar yapan kâmil bir insanı, gerçek anlamdaki
insan, yani İnsan-ı Kâmil‘e eşdeğerde kabul ediyor. Ne
yazık ki, aralarında bir toz tanesi ile Everest Dağı
kadar fark bulunmaktadır. Tabiidirki Cahille Alimin
arasındaki farkı anlıyamadan bu gibi önemli unsurları
kavramak cidden zorbir hadisedir diye inanıyorum...
İnsan-ı Kâmil, bildiğimiz şekil ve suretteki tek düzey,
basit anlamda gelişigüzel yapıda bir insan değildir.
Duyu araçlarıyla var olan ve aynada kendini et-kemik
karışımı bir yapı olarak gören insan, varlığını, mistik
deyimle “Ahsen-i Takvim” olarak yaratılan gerçek
anlamdaki suretsiz ve şekilsiz olan İnsan-ı Kâmil’den
alır. Bunu model olarak bir yoğunlaşma gibi kabul
edebiliriz. Karın aslının su oluşu gibi...
Âyet-i Kerime’de, bu varolma şöyle vurgulamaktadır:“Biz
İnsanı en mükemmel şekilde yarattık.” (95/4)İnsan-ı
Kâmil, en kâmil bir zuhur mahalli, en faziletli
tecelligâhtır. Asla belirli bir tekâmül neticesinde
meydana gelmemiş, aksine, alemler onun orijin yapısından
varolmuştur. Bir diğer ismi de, İmam-ı Mübin’dir. Bütün
mertebeler, idraklar, soyut ve somutlaşan tüm yapılar,
varlığını hep O’ndan alır...
Varlık aşamasındaki dizayn dikkâte alındığında İnsan-ı
Kâmil’in bir nesneye sirâyeti, dışarıdan nüfuz etmesi
veya tasarruf etmesi gibi değil, özünden gelen biçimde
olduğu görülecektir. Şâyet bu oluş, aynı hassasiyetle
değerlendirilirse, Kur’an’ın, Hz Resulûllah’a dışarıdan
bir yerden değil, özünden geldiği anlaşılır. Buna göre
Cebrail (a.s.)‘ın, Hz.Muhammed’in özündeki bir boyut
olduğu düşüncesi doğruluk kazanır. Hz. Muhammed‘in bu
meleği ilk etapta kendi dışında ve değişik suretlerde
görmesinin izahı vardır. Konumuz ile ilgisi olmadığı
için bu noktalara girmeyi uygun bulmuyorum...
Âlemde görünen veya görünmeyen, hissedilen,vehmedilen,
akla gelebilen her şey, varlığını O’na borçludur. Zira
O, bildiğimiz anlamdaki insanın orijinalidir. Evrensel
boyutta bahsi geçen bu varlık, yani İnsan-ı Kâmil aslen
bir melektir. Ruh adlı melek diye tanımlanır.Mukarrebun
zümresindeki melekler, cin kökenli melâike, yeryüzü
melaikesi diye tanımlanan Rahmet ve Gazab melekleri de,
onun varlığı ile varolma şansını yakalayabilmişlerdır...
Mutlak Yaratıcı, O’nu kendi Zâtına ayna yapmıştır. Hz
Resulûllah’ın hakikâti de ona dayanır. Tefsir
Alimlerinin bildirdigine göre; Kur’anı Kerimin hemen
başlarında ve diğer bölümlerinde geçen mim harfi ile
kastedilen, O’dur. Hz. Muhammed (s.a.) O İnsan’ı yani bu
meleği tanımıştır. Hz. Muhammed’in bu bilince ulaşması
dolayısıyla Hakikât-i Muhammediye olarak isimlenir...
Bildiğimiz, suretini beş duyu ile müşahede
edebildiğimiz, duyu araçları ile sınırlı olan insan,
O’na alternatif bir varlık olamaz. Olması da beklenemez.
Sonsuz Alemleri Hûviyetinde toplayan İnsan-ı Kâmil’in,
aşağıların aşağısına inişi (esfeli safilin) , O’nun
varlık âleminde en son halka olan ve toplum içinde
yaşayan insan tarafından algılanır hale gelmesi içindir.
O; Âlemlerin varlığı, Özü, Ruhudur. Bütün suretler O’nun
suretidir…
O; kimliği, kişiliği ile İnsan-ı Kâmil, (genel anlamdaki
kimlik ile bağlantısı yoktur) hayatiyeti ile Ruhu Azam,
Kudreti ile Nefs-i Kül, İlmi ile Aklı Evvel, hûviyeti
ile Hakikat-i Muhammediyye’dir. (Bildiğimiz) insan, bu
noktada yoktur, adı bile geçmez, anılmaz. (İnsan/1)
âyeti ile bu gerçeğe değinilmektedir. Bütün bu
ayrıntıları anlayıp Kur’anı Kerimi kavramaları
İnsanların, bireyin ancak kendi özünden dışa bakışıyla
mümkün olmaktadır. Zaman üstü boyutlarda hazırlanarak
yakın melekler tarafından (Cebrail a.s.) Hz.Muhammed’e
ulaştırılan Kuranı Kerimin bir Ayetinde:
** Biz EMANETİ göklere, arz’a ve dağlara arz ettik de
onlar bunu yüklenmekten kaçındılar, endişeye düştüler.
İNSAN bunu yüklendi!.. Hakikât, O, çok zâlim ve çok
cahil oldu. Ahzab Suresi. Ayet.72...*** buyurulmaktadır.
Burada emaneti kabul edenin, ‘Ahseni Takvim’ üzere halk
edilen İnsan-ı Kâmil’ olduğu ortaya çıkıyor denilmiştir.
Çünkü geniş bir bakış açısından bakılınca evrensellik
hissedilecektir. Bu ilk dışa vurumun hedeflediği nokta,
bahsi geçen gerçek anlamdaki insana aittir. O’nun zalim
oluşu, Nefsin hakkının verilmediği bir boyutu, kısaca
nefissiz kalınan bir mertebe ile ilgilidir. Buna işaret
eder. Olmayan bir şeyin hakkının verilmesi düşünülemez.
Bu husus, mecazen zalim oluşu ile anlatılmaktadır. Yine
Âyet-i Kerime‘de bahsi geçen cahil olma hali, İlmin bu
noktada sukût etmesi ile alâkalıdır. İfade,tamamen
mecazidir. O‘nun cahil oluşu bildiğimiz cehalet
anlamının dışında, sembolik bir cahillikle
tanımlanmaktadır. Bu husus ta tabiidirki Kamil İnsan
sözü ve onun getirdigi anlam ile bagdaşmaz diye
düşünüyorum. Müslümanların önüne geçen kişi Müslümanlara
yol ve usül gösterecek bir donanımı taşımalıdır diye
İtikad ediyorum...
Kamil İnsan ya da MÜRŞİD ya da bazı Tarikatlardaki
adıyla ŞEYH ya da Piri Fani Öncelikle İlim ehli
olmalıdır. Fkıh bilgisi, Tefsir ilmi ile mücehhezligi,
Hadis ilmi ile her yönüyle baglantılı, Kelam ilmine
vakıflıgı, Tasavvuf ilmini aynel yakin derecede yaşayışı
ve Dünyevi ilimlerle donanmışlıgı ile Müslümanların
önünde yürüyebilecek İLMİ, Manevi ve Maddi kuvvetinin
göstergesi olmalıdır. Şimdiki bazı Cahil sözde Tarikat
önderleri gibi daha Kuranı Kerimi yüzünden okuyamayacak
kadar İLİMDEN yoksun olanlar ancak insanları kendileri
gibi sapıklıga taşır diye düşünüyorum...
Daha önce de beyan ettigimiz gibi; Tarikat ve Tasavvuf
geleneginde, bir Şeyhe, bir Mürşide baglanmadan Hakka
ulaşmanın mümkün olmadıgı bilinen bir gerçektir.
Beyazidi Bestamiye atfedilen * Şeyhi olmayanın şeyhi
şeytandır * sözü Tarikatlar arasında çok yaygındır,
Hatta bazılarınca Hadis olarak dahi kabul edilir. Mürşid,
ya da Tarikat Şeyhi Tarikata giren ve O’na baglanan,
intisab eden kimse için her haliyle İDEAL ve ÖRNEK
İNSANI temsil eder...
Tarikat Şeyhi bir yol gösterici, Terbiye edici ve her
türlü meselelerin, problemlerin çözümü için öncelikle
baş vurulacak yegane insandır. Dolayısıyla onun bütün
emir ve tavsiyelerine riayet etmek, bütün kalbiyle ve
ruhuyla ona baglanmak ve onu Manevi Baba ve egitici,
ögretici mesabesinde görmek icabeder.Tarikata giren olan
MÜRİD Şeyhine ne derece baglı olursa, İlerleyecegi
vuslat yolunda o kadar çabuk yol alır. Hatta bu konuda
bir de Hadis rivayet edilmiştir: ** Ümmetime göre Nebi
ne ise, müride göre ŞEYH odur...Keşful Hafâ, Acluni.**
Unutmamak gerekir ki; Her VELİ MÜRŞİD degildir. Seyrü
Sülûkunu tamamlayarak VUSLAT2a eren herkes Velidir.
Ancak, ŞEYH ve MÜRŞİD olmak için VELİ olmak katiyyen
yeterli olmaz. Mürşid, Allahın insanları İRŞAD etmekle
görevlendirdigi Velidir. Buna göre, Her MÜRŞİD veya ŞEYH
Velidir. Fakat her veli Mürşid degildir. Buradan
anlıyoruz ki; ŞEYHLİK Tarikat ve TASAVVUFTA son derece
önemli olup aynı zamanda çok büyük mesuliyet ve de
sorumlulugu olan önemli bir mertebedir...
Son zamanlarda oldugu gibi kendi kendisini ŞEYH olarak
ortaya atan herkes ŞEYH degildir ve de olamaz. MÜRŞİDLİK
ve ŞEYHLİK bir çok vasıflar ve mertebeler kazandıktan
sonra Hak tarafından tevdi edilmekle- işaretler
gösterilerek elde edilecek mübarek bir makamdır. İslam
Alimleri; Yaşadıgımız zaman dilimine kadar Mürşidlik ve
Şeyhlik makamına geçmiş olan şahsiyetlerde bulunması
gerekli vasıfları zikretmişlerdir...
Mesela İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri bu hususta yani
Şeyhte, Mürşidde bulunması gereken 235. Vasıf
zikretmiştir. Biz buraya altı tanesini alalım. Genelde,
Mutlaka Şeyhte bulunması gereken özellikleri kısaltırsak
şöyle sıralayabiliriz: 1.) Bu makamda olan Mürşid, Şeyh
İlim, İrfan ve Manevi zevk sahibi olmalıdır... 2.)
Mürşid İslami İlimleri dolayısıyla ŞERİATI çok iyi
bilmelidir... 3.) Belli bir TARİKATIN usulüne göre SEYRÜ
SULÛK’ ünü tamamlamış ve İRŞAD ile vazifeli olmuş olması
gerekir Yani hem VELİ hem MÜRŞİD mertebesine erişmiş
olacak... 4.) Kötü ahlâklardan arınmış, iyi ahlâklarla
donanmış İnsanlara karşı ve bütün yaratılmışlara karşı
Şefkat ve himmeti, koruyuculuk vasfı en ileri seviyede
olacak...
5.) Mürid yetiştirmeye, yani insanları egitmeye, terbiye
etmeye kabiliyeti olacak...6.) Mutlaka ve mutlaka Dini
görevlerini vazifelerini titizlikle yerine getirecek,
Ciddi, vakarlı, cesur ve her yönüyle cömert olacak...
İsmail hakkı Bursevi Hazretlerinin saymış oldugu
hususları sayacak olsak zamanımız Şeyh ve Mürşidleri
kaçacak delik ararlar ve hatta kızaracak yüzleri varsa
insan içerisine çıkamazlar. Bu makam ve mertebeleri de
bu kadar ayaga düşürmezler...
Şu hususa kesinlikle inanıyor ve İtikad ediyorum ki;
Allahın Kitabına baglı olmayan ve Onun şanlı Rasulunün
Sünnetini hayatına aksettirmeyen yani İslami dogruları,
Haram
ve Helalleri kendi nefsinde uygulamayan insanlar
boyundan büyük işlere kalkışmamalı ve haddini
bilmelidir. Misal olması açısından yazıyorum, İçinde
ikamet ettigimiz Ludwigshafende öyle insanlar tanıyoruz
ki; Hanımının, kızının çalışmasına ses çıkarmazlar lakin
Hafta sonlarında sabahlara kadar Zikir meclislerinden
kopmayan Sofi konumunda görünen İnsanlar hiç te az
degildir. Öyle tahmin ediyorum ki; herhalde diger
şehirlerde ve memleketlerde de benzeri konumda olanlar
vardır...
Kimleri ve ne adına kandırdıgımızı çok iyi hesap etmek
durumundayız. Kendimizi her an daha da yaklaştıgımız
hesap gününe çok iyi hazırlamak mecburiyetindeyiz.
Birazcık Tefekkür edersek, düşünürsek zararımızın özelde
bizlere oldugu sonra topluma sirayet ettigi sonucuna
varmamız zor olmayacak sanırım. Önce kendi nefsimizi
sonrada bizlere inanan insanları aldatmayalım,
kandırmayalım. Söyleyecek çok sözümüz var ama biz bu
kadarla iktifa edelim İnşaallah...
Tarkat ve Tasavvuf ıstılahı olarak üzerinde duracagımız
bir kavram da RABITA kavramıdır. RABITA: Arapça
Lisanında baglantı, baglantı vasıtası, alâka, münasebet
manalarına gelen RABITA, Tasavvuf ıstılahı olarak;
Müridin,salikin yani Tarikata girmiş olan kişinin Kamil
bir ŞEYHE kalbini baglayıp, onun huzurunda ve gıyabında
O şeyhin sureti, sireti ve bilhassa RUHANİYETİNİ
hayalinde kendi ile birlikte muhafaza ederek, yanında
bulundugu zamanki EDEBE BÜRÜNMESİ HALİ demektir...
Büyük İslam Alimi Halidi Bagdadiye göre RABITA: Müridin,
Kamil Şeyhin suretini hayalinde saklamak suretiyle
RUHANİYETİNDEN istmdadda yani medet ve yardım isteme
halinden ibarettir. En yaygın ve bilinen bir şekliyle
Rabıta Nakşibendiyye Tarikatında uygulanan ve Tasavvuf
psikolojisi açısından büyük önem arz eden bir haldir.
Rabıta sebebiyle Arabistan da ve bilhassa kuzey afrika
yörelerinde Dervişlere * MURABIT * ve ayrıca içinde
bulundukları Tekke’lerede * RİBAT * yani baglanacak yer
denmektedir...
RABITA, bir bakıma Müridin, cismen beraber olmadıkları
anlarda da RUHEN Mürşidin huzurunda olmasını ve böylece
Mürşidin manevi otoritesinin devamlılıgını temin eden
bir vasıta durumundadır. Bilhassa daha işin başında olan
Müridlerde Rabıtanın bir OTO KONTROL vazifesi gördügü ve
bu yönüyle RABITANIN çok faydalı oldugu Tarikat ehlince
kabul edilmiş vazgeçilmez bir egitim sistemi olarak
hayatiyetini zamanımıza kadar devam ettirmiştir...
Mürid, Şeyhine Rabıta ile baglanmakla onun vasıtasıyla
Peygamber Efendimize (sav), Onun vasıtasıyla da Hak
Tealaya (cc) RABITA etmiş olmaktadır. Rabıta konusunda
müstakil bir eser yazan Abdulhakim Arvasi Hazretleri (Rh.a)
, Dogrudan dogruya Allah celle celaluhudan feyiz alıp
istifade etmeye muktedir olamayan Müridin-salikin
RABITAYA ihtiyacı oldugunu, Allahtan dogrudan feyz alma
kudretini kazandıktan sonra da RABITAYI terk etmesinin
VACİB oldugunu söyler. (Rabıtayı şerife. Abdulhakim
Arvasi.s.2.)
Müridin derecesi ve bulundugu konumlar mertebeler
açısından RABITA üç’e ayrılmıştır. 1.) Tarikada daha
yeni giren yani Mübtedi Müridin Şeyhine yaptıgı Rabıta:
Müridin her an ve her yerde şeyhinin huzurunda imiş gibi
davranması, Şeyhinin hayalen daima kendisiyle beraber
bulundugunu, hareket ve duygularına muttali olduguna,
hatta uyurken dahi Şeyhinin yanı başında uyudugunu
düşünmesi ve davranışlarını ona göre kontrol edip
edebden ayrılmaması halidir. Bu olayı gerçekleştirmeye *
Fena fi’ş-şeyh* denir. Bazı olayları anlamasakta bu olay
zamanımıza kadar bu şeklde anlatılmış ve o şekilde
yaşanması arzulanmıştır. En iyisini bilen Allahu
Tealadır...
2.) Tasavvuf ve Tarikat ehli Müridin Rasulullaha yaptıgı
RABITA: Bu çeşit Rabıta da, Seyrü sulûkte belli bir
mesafe kat etmiş olan mürid, hayatının her anında
Rasulullahın huzurunda ve murakebesi altında oldugunu
düşünerek O’nun ahlâkını hayatına hakim kılmaya
çalışmasıdır. Bunu başarabilen mürid-salik, Şeyhe fani
olma mertebesini yani yukarda anlatmaya gayret
sarfettigimiz birinci maddeyi aşarak * Fena fi’r –Rasul
* mertebesine yükselmiştir...
3.) Bu yolda epey mesafeler kat etmiş olan Müridin
yapmış oldugu RABITA: Vuslat makamına eren Mürid-salik,
hem Şeyhte hem de Rasulullahta fani olma mertebelerini
aşarak, * FENA FİLLAH * mertebesine ulaşmıştır Bu
mertyebede SALİK, her an ve her yerde, Allahu Tealanın
huzurunda oldugunun şuuruna varmıştır. Onun bu şuuru her
an muhafaza etmesi ve tüm duygu, düşünce ve
davranışlarını ona göre tanzim etmesi, RABITANIN en son
ve en mütekamil olanıdır. Yani Rabıtanın Zirve
Noktasıdır. Bu safhada mürid, bütün varlıgını Allaha
adayarak, kendisinin ve Dünyanın Allahın varlıgı
karşısında bir hiç oldugunun şuuruna varır...
Başka bir anlatıma göre RABITA üç çeşit izah tarzında
anlatılmıştır bunlar suırasıyla.1.)RABITAYI MEVT:
Müridin ölüm olayını bir an bile hatırdan çıkarmaması
hali. 2.) Rabıtayı MÜRŞİD: Şeyhin hayalini iki kaşının
ortasında hazır bulundurmak, Kalbini onun yani ŞEYHİNİN
kalbine rabtetmek - baglamak ve onun kalbindeki feyizin,
bereketin kendi kalbine aktıgını tahayyül etmek,
düşünmek, tefekkür etmek, o hali devamlı bir şekilde
canlı tutmak...
3.) RABITAYI HUZUR: Allahtan başka her şeyi akıl ve
hayalden silerek tamamiyle Allah sevgisiyle dolu bir
kalble, Hakkın huzurunda bulundugu düşüncesini daima
muhafaza etme halidir. Bu konuda Bir hususu zikredelim:
Rabiyatül Adeviyye Hazretleri o büyük Hanım evliya
mealen şöyle demiştir: * Allahınm yeterki senin bana
karşı olan dostlugun devamlı olsun. Bütün dünya düşmanım
olsa yinede gam yemem. Allah korusun bütün dünyadakiler
dost olsa senin dostlugundan mahrum olsam neye yararki...
Şeyhe yapılan RABITA da üç türlü yerine getirilmektedir
diye izah edilmiştir. Şöyleki: 1.) Mürid, Şeyhini tam
karşısında hayal edip, onun iki kaşı arasına bakarak, bu
bakışını kesintisiz olarak, kendinden geçinceye kadar
sürdürür...2.) Mürid kendisini Şeyhin suretinde görür ve
kendinden geçinceye kadar bu hali devam ettirir. Bu
şekilde RABITA yapan salik-mürid, kendi zatını şeyhinin
zatında, sıfatlarını da onun sıfatlarında fani kılmış
demektir. Zat ve sıfat olarak bir bakıma Müridin şeyhi
zat ve sıfatlarında erme yok olma hali diyede meseleyi
anlatabiliriz...
3.) Şeyhin hayali suretini karşısında görerek, Onu
kalbinin tam ortasına indirir ve kalbini uzun ve geniş
bir dehliz-tünel gibi farzederek şeyhini o dehlizde
yürüyor ve kendisine dogru geliyor şeklinde hayal eder.
Melamiler RABITA yapma olayına * GÖNÜL BEKLEMEK * Adını
vermişlerdir...(Tasavvuf Tarihi. Osman Türer)
Rabıta : Niyyet ile dogrudan orantılıdır. İnsanların
birbirleriyle olan münasebetlerinde, onları birbirlerine
yaklaştıran veya uzaklaştıran, sevdiren veya nefret
ettiren olgu, O insanda niyeti çerçevesinde
hissettiklerinin neticesidir. İnsanda menfaat hisleri
gelişmiş ve niyeti de o menfaatı dogrultusunda ise kişi
menfaatine uygun oldugunu hissettigi şeye yaklaşacak ve
sevecektir. Aksi takdirde ondan uzaklaşacak ve nefret
edecektir. Gerçekte bu yaklaşma ve uzaklaşma, sevgi veya
nefret menfaatin veya zararın sergilendigi şeylerden
olacaktır...(Tasavvuf ve Tarikatlar.Selçuk Eraydın.)
İnsanın inandıgı kutsallıgı gerçekleştirmek niyyetiyle
yaptıgı bütün davranışları, inancı ve hedefi
dogrultusunda oldugu sürece bu ferdi ve sosyal
davranışlarda meydana gelen bütün hareketler, inandıgı
şey için olacagından, degerlendirmelerde o tarz da
olmalıdır.Tasavvuf dinin labaratuvarı, Tarikatlar ise
Tasavvufun tezgahı mesabesindedir denilmiştir. O
sebepten biz bu Rabıta konusunu burada baglama
niyetindeyiz. Bu konu sözden çok bir hal olayıdır,
yaşayıştır Allah (cc) herkesin niyyetine göre insanları
mükafatlandırsın...
İzahlara kısaca baktıgımızda diyebiliriz ki; Rabıta,
oldukça hassas bir konudur. Ne oldugu yolundaki esprisi
tam olarak anlaşılamayan ve usulüne uygun yapılamayan
RABITA, Müridin gizli şirke sapmasına sebep olur Allah
korusun. Nitekim bazan RABITA yapıyorum derken, haşa
ŞEYHİNİ Allah yerine koyup her şeyi ondan bekleyenlere
rastlamak ta mümkün oluyor ne yazıkki. Tabiidir ki bu
durumlar son derece tehlikeli ve bir o kadar da İnsanlık
ve tabiiki İslamiyet adına korkunç bir durum
arzetmektedir...
Sadece bu sebeplerden dolayıdır ki Tasavvuf ve
Tarikatlara karşı tavır alanların çogunlukla itiraz
ettikleri birinci olay öyle sanıyorum ki RABITA
olayıdır. Günümüzdeki Cahili kesim ne yazıkki Rabıta
yaptıracagım diye kadın – Erkek Müslümanları Akıl ve
fikir Nimetinden yoksun bırakıyorlar. Sadece bu
sebeplerden dolayı Psikolojik tedavi görenlerin hiç te
az olmadıgını duyuyoruz ve onlar adına üzülmekten başka
elimizden hiç bir şey gelmiyor...
Halbuki İslami İlimlerin her kolunda yani Tefsir, Hadis,
Fıkıh, İslam Tarihi – SİYER, Kelam, Edebiyat, Tarih,
Lügat ve Tecvid, Mantık, hendese eger Arap degilse
Arapça ilimlerini bilmeden ögrenmeden balıklama Tasavvuf
ve Tarikat konusuna dalınırsa yüzme bilmeyen kişinin
gölde, ırmakta iki metre suda boguldugu gibi yok olur
gider...
Allah (cc) bizlere her konuda oldugu gibi bu konularda
da Firaset, akıl ve fikir ihsan eylesin, bozulmaktan,
sapıklıga düşmekten korusun Cenabı Hak bizleri Ehli
sünnet çizgisinden ayırmasın Kitap, Sünnet İcmayı ümmet
ve Kıyası Fukahaya baglılık yönünde gayretlerimizi daim
eylesin. Nefsimizin şerrinden, Şeytanın şerrinden,
Vesvese verenlerin şerrinden, Sapıkların – Bid’atçıların
şerrinden sana sıgınırız Allahım...
Her Şeyhin Hz.Muhammede (sav) uzanan silsilesi vardır.
Her silsile merkeze dogru birbirinde icazet alan kişiler
halinde ehli beyt imamlarına, onlardan genellikle Hz
Ali’ye bazan da Hz.Ebubekir’e ulaşır. Ve böylece silsile
Peygamber Efendimize (sav) baglanmış olur...
Tarikat etkinlikleri Tekke, Zaviye, Dergah, Hankâh,
Asitane gibi ad’larla anılan yerlerde yürütülür. Her
Tarikatın Asitane adıyla anılan merkez tekkesi, tarikat
pirinin bulundugu yada
gömülü oldugu yerdir,Tekkedir...
Tarikata girmek isteyen talibler-Tarikata girmek
isteyenler, BİAT veya İNABE adı verilen bir törenle Şeyh
tarafından Tarikata kabul edilir. Tarikatklar düşünce
sistemleri, Zikir biçimleri ve yöntemlerine göre çeşitli
sınıflara ayrılırlar. Zikir biçimleri açısından
Tarikatlar dörde ayrılır. KIYAMİ Tarikatlar; Kadiriler,
Mevleviler, Halvetiler gibi zikirlerini daha çok ayakta
yapan tarikatlardır...
Nakşibendiler ve Melamiler gibi oturarak yapanlarada
KUUDİ Tarikatlar adı verilir. Nakşibendiler gibi
zikirlerini ses çıkarmadan gizlice yapan tarikatlar HAFİ
tarikatlar, Kadiriler gibi sesli olarak açıktan
yapanlarada CEHRİ tarikatlar adı verilir. Zaman zaman
aynı tarikatın hem oturarak, hem ayakta (Halvetilik
gibi) hem gizli, hemde açık zikir yaptıgı (Bayramilik
gibi) görülmektedir...
Tarikatlar kuruluşlarından itibaren yalnız DİN’i,
Tasavvufi bir müessese halinde kalmayarak sosyal,
siyasal, kültürel, sanat ve askeri bakımdan birer komple
kurum olarak önemli görevler yüklenmişlerdir.
Yusuf Kerimoglu Hocaefendi, Bu konudaki araştırmasında
şu bilgilere yer veriyor:
İbn-i Abidin “Reddü’l Muhtar” isimli eserinde; Şeriat,
Tarikat ve Hakikat kavramlarının mahiyeti izah edilirken
şu ifadelere yer verilmiştir: * Bu üç şeyden murad;
kuldan beklenen kulluk vazifesinin, beklendiği şekilde
yapılmasıdır. * İnsanoğlunun hevâsını ve heveslerini bir
kenara bırakması ve yaratıcıya tabi olması gerekir.
Yaratılış hikmetinin zaruri bir sonucu budur.
Resûl-i Ekrem (sav)’in Hicret esnasında Hz.Ebûbekir’e,
bazı gizli ilimleri öğrettiği iddiası doğru değildir.
Sadece Allah (cc)’a tevekkül etmesini emretmiştir. İmam
Seyyid Şerif Cürcani, tasavvufu, “şeriatin zâhirini ve
bâtınını, ahkâmını ve adâbını bilip, yaşamak” şeklinde
tarif etmiştir.(Et Tarifat) Bu bir haldir, felsefe
değildir...
Tasavvuf ıstılahında mürşid-i kâmil; İslâm’ın temel
hedeflerini gerçekleştirmek için, insanları cihada
hazırlayan muallime verilen vasıftır. İslâmi ilimlere
vâkıf olmayan bir kimsenin, nefsinin hevâsıyla mücadele
etmesi ve tasavvuf ehli olması kolay değildir...
Tasavvuf yolunun önderlerinden Cüneyd-i Bağdadi; “Bizim
ilmimiz; Allahû Teâlâ (cc)‘nın kitabı ve Resûl-i Ekrem
(sav)‘in sünnetiyle mukayyeddir. Sülûkünden önce Kur’an-ı
Kerim okumayan, sünnetin mahiyetini bilmeyen ve fakîh
olmayan kimseler, bu yolun yolcusu olamazlar” diyerek,
bir inceliğe işaret etmiştir. Güzel ahlâkın kaynağı
tasavvuf değil, Kitap ve Sünnet’te yer alan hükümlerdir.
Peygamberimiz (sav)’in, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak
için gönderildim”(Acluni, Keşful hefa) buyurduğu
malûmdur. Kalbin dünyevi ihtiraslardan temizlenmesi,
güzel ahlâkın elde edilmesi, şeytanın güzel gösterdiği
şeylerden sakınılması ve bütün ibadetin ihlâsla edâ
edilmesi zaruridir. Dünyevi ve uhrevi saadete kavuşmanın
anahtarı budur...(Yusuf Kerimoglu.Fıkhi Meseleler.)
Tarikatler Anayasayla Türkiyede faaliyetleri 1925
yılında durdurulmuş, yasaklanmıştır. Günümüzde gizli
gizli hayatiyetlerini, faaliyetlerini devam ettirenler
vardır. Bizler ana hatlarıyla ve özetin özeti olarak
Tarikat’a bir TANIM getirdikten sonra Tarikattan hiç bir
zaman ayrı tutamayacagımız Tasavvuf kavramına da bakalım
inşaallah...
Rabbimiz Ali imran suresi ayet.191.de mealen şöyle
buyuruyor: *** Sag duyulular o kimselerdirki: Ayakta
iken, otururken ve yatarken daima Allahı anarlar.
Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Allahın varlıgını
isbat için iyice düşünürler ve şöyle derler : Ey
Rabbimiz sen bunları bosşuna yaratmadın...***
Peygamber efendimiz (sav) bir gün Tefekküre dalan bir
kavmin yanına vardı ve sordu. Neden konuşmuyorsunuz ?
Cevaben dedilerki: ‘’ Biz Allahın mahlukatı hakkında
düşünüyoruz’’ Cevap olarak Peygamberimiz (sav) şöyle
buyurdu: ** İşte böylece yapınız. Allahın mahlukatı
hakkında düşününüz, Onun ZATI hakkında düşünmeyiniz.
Zira şu batı kısmında bir beyaz arazi vardır. Onun nuru
beyazdır. Onun beyazı nurludur. Onun nurunun beyazlıgı
kırk günlük bir mesafe kadardır. Orada Allahın
mahluklarından bir kısım vardırki; göz kırpacak kadar
Allaha isyan etmemişlerdir...
Tasavvuf: Sözlüklerde, Kalbi dünyanın fani işlerinden
ayırıp, Allah (cc) sevgisi ile baglanmaktır. Tarikat
ehli olmaktır diye tarif edilir. Bu tarif özet, kısa ve
birazda yetersiz bir tariftir aslında. Tasavvuf İslami
ruh ikliminin su gibi, güneş gibi, agaç gibi ANA
unsurlarından sayılmıştır.
İmamı Gazalinin İhyasına aldıgı bir Hadisi şerifte
Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: ** İlimden bir
kısım vardırki gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak
Allahı bilenler bilir Allahı bilenlerde o ilimden
konuştukları zaman onların konuşmalarını ancak Allahtan
gafil olan kimseler anlamazlar. Binaen aleyh şayet
Allahu Teala bu ilimden bir kuluna ihsan ederse onu
küçük görmeyiniz. Zira Allahu Teala onu hor görmemiştir.
Hor görmediginin delili ise bu ilmi ona vermesidir...**
İmamı Gazali (Rh.a) diyorki: * İki cihan serverinin bu
Hadisleriyle ifade buyurdugu ilim gizli ilimdir. Ve
ayrıca muamele ilmine aittir. Bu İLİM kalbin
hallerinden, bu hallerin Sabır, şükür, korku, ümit,
rıza, zühd, takva, kanaat, cömertlik, ve bütün bu
hallerde Allaha minnetdar oldugunu bilmek, İhsan, hüsnü
zan, iyi âhlak, güzel muaşeret, dogruluk ve ihlas gibi
güzel hasletlerden ibarettir.
Necip Fazıl (Rh.a) Tasavvufa şu şekilde yaklaşmıştır: *
Tasavvufu kelime ambalaj ifadesi ile ele alıp , Lügat
manasıyla izah etmek lazım gelirse diyebilirizki; O
insanın iç memuriyeti, kullugu bitirip üste çıkmak
degildir tasavvuf ehli olmak...
Kullugun hiç bir an ve mekanında üste çıkmak yoktur
zaten. Boyuna yüceltmek var kullugu. Kullugu bitirip
ilahi huzura ermek ve Allahı bulmak davası. Bulmak ise
oraya varmak degil. Ve neticede mutlak yaratıcıda fani
olmak ve onda son bulmak. GAYE VE İSTEK BUDUR. *
Günümüzde en çok bozulan Din’i kuruluşlarımızın başında
TASAVVUF ekolü gelmektedir dersek sanırım yanlış olmaz.
Toplum kesimleri ve onu ileri gelen düşünürü, aydını,
edebiyatçısı, yazarı, felsefecisi, Alim geçineni ve
zalimi Tasavvufa çok farklı yaklaşmaktadır. Çogunlukla
bir yargıya vardıklarında görülen kötü örnekler hemen
gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Halbuki kötü
örnekler reddedilir, misal teşkil etmez hükmü açık bir
hükümdür...
Bu varılan yargıların çogunda denilirki; TASAVVUF DİN’e
sonradan eklemedir. Biz bu varsayımın,yargının dogru
olduguna inanmıyoruz. Tasavvufun DİN’e sonradan
yamandıgı tezi kesinlikle dogru degildir. Bu konuda
elimizde Bin dört yüz küsur yıllık İslam gerçegi vardır.
İslam Alimlerinin çalışmaları vardır. Büyük bir İslam
literatürü vardır...
Öncelikle dıştan bakıldıgında TASAVVUF nasıl anlaşılır
maddeler halinde incelemeye gayret edelim. İslami
kaynaklarda toplum kesimleri tarafından TASAVVUF nasıl
anlaşılmıştır.
1.) Avam tabakası dedigimiz HALKIN Tasavvuf hakkındaki
görüşü: Tasavvuf ehlinin işine akıl erdiremezler. Evliya
derler, her hallerini fevkalade görürler. Türbe
kapılarına ve mezar parmaklıklarına çaput baglarlar
evliya bildikleri şahısların kabirleri başında diz
çökerler, yüz sürerler. Bilerek ya da bilmeyerek bir
sürü haram işlerler. Daha ilerisini düşünemezler ve
düşünmekte istemezler. Halbuki yapmış oldukları
hareketlerin çogu Dini – şeri açıdan yasaklanmıştır.
Baglandıgı şahsın harikalar yaptıgını kabul eden fakat
bu mevzuda hiç bir şey bilmeyen KABA BİR TESLİMİYETÇİLİK
kılıfına bürünürler. Yanlışlarla dolu bir anlayışın
ürünü olan bu davranışların üzerinde durmak bile dogru
degildir...
2.) İslamda YARI AYDIN dedigimiz kişilerin anlayışı: Bu
kesimde olan insanlarda Tasavvufa degişik manalar
verirler. Meseleyi Edebiyat, güzel yazı yada söz ve
gizlilikler, mistik yaklaşımlar içerisinde anlamak
isterler. Mesela; iç âlem bilgisi, İlahi marifet noktası
gibi şatafatlı sözler ve yazılarla bildiklerini
anlatmaya çalışırlar. Bu kişilerin aslında ilimleri
vardır fakat Âmelleri olmadıgından Meseleye tamamen
uzaktan bakarlar. Tasavvufun dine sonradan ekleme bir
müessese oldugunu ve ŞERİATIN zor olan katı gibi gibi
gördükleri kısımlarını yumuşatmak ve tatlandırmak güzel
göstermek iddiasındadırlar.
Bir misal verecek olursak: Mevlana Celaleddini Rumiyi
anarken, İllaki SEMA’yı şart olarak görmüşlerdir. İşin
RUHİ yanı degilde hep kulaga ve göze güzel gelen
tarafları benimsenir. O hallerden haz duyulur. Onlar
için MEVLANA bir şair, bir düşünür ve bir ayinci
sanatkardır. Dinsizler, putperestler, Ateşperestler,
Yahudi ve Hristiyanlar hakkında söyledigi iddia edilen
sözleri Müslümanlara imiş gibi kabul ederler. İşte
burada kolaycılık başlar...
İslami hükümler ters çevirilmeye çalışılır. İslam dinine
bakış açıları allak bullak olur. Ve işi o kerteye
getirirlerki; hiç bir DİN hakkında ayrıcalık söz konusu
degildir derler. Bütün dinleri bir ve eşit görme
hastalıgı vardır. Bu kesim düşünürler zaten İslama da
yandan bakan insanlardır. Son otuz yıldır Mason üyelerin
etkinligine bakılırsa ( Mesela Konya Mevlana
haftalarında yapılan etkinlikler) ne söylemek
istedigimiz daha net anlaşılır sanıyoruz. Ve bu kesimin
de Tasavvuf anlayışını toptan reddediyoruz...
3.) Batı kültürüyle beslenmiş FELSEFECİLERİN görüşü: Bu
kişiler Tasavvuf deyince hemen okudukları FELSEFİ
eserleri sıralarlar. İskenderiye mektebinde, Eflatun
felsefesi ve onun arkasından gelen müritleri , fikir
babaları, mitolojik hurafeler , Tanrıça olarak
adlandırdıkları Zeuslar, Jupiterler, Sokratesler,
Aristolar, Martin Luter ve Kalven gibi hıristiyan
önderleri’nin etkileri, Şekspir gibiler, Kantlar,
Dekartlar, ve Froydlar daha adlarını uzatmamız mümkün
olan bu düşünür ve felsefecilerin tefekkürleriyle
beslenip, Tasavvufu birbirine karıştıran
ve hatta Tasavvuf ehlinden bazı yüce zat’ların bilgileri
bu düşünürlerden (Eflatun, aristo... gibi) aldıkları
tezini işliyen kesim’in önde gelen fikir babalarıdır...
İnanıyorum ki; Tasavvufu anlamamışlardır. Soguk, Ruhsuz
her şeye şüphe ile yaklaşan DİN istismarcılarıdır.
Tabiidir ki Tasavvıf ve Tarkatları kesin çizgileriyle
anlayamazlar. Bu manadan dolayıda reddedecekleri
açıktır. Batılı bu Felsefecileri fikren takip eden
içimizdeki bu tip insanlar kuru ve sıg gördükleri İslam
dinine bu yolla bir renk ve degişik bir hava gelecegine
inanan bu kişiler cehaletlerini, daha kültürlü
saydıkları batı insanı ile örtme- kapatma yollarını
denemişlerdir. Bunlarında yanlış düşündükleri
inancındayız...
4.) Din içerisinde TASAVVUFU ret hareketleri: İslamiyeti
ve Şeriatı güya müdafaa noktasında imiş gibi görünüp
Tasavvufu Din’e ve Şeriata aykırı gören bu kesim aynı
zamanda Mezhepsizligi de savunan kesimdir. İbni Teymiyye
bu çıgırı açmıştır ve onun takipçileri de günümüze kadar
bu görüş ve düşünceyi devam ettirmektedirler. Bu yıkıcı
faaliyetler günümüzde hızla devam ediyor. Bu konuyu
Müslümanların Firasetine havale ediyoruz...
Tasavvuf ilmi yazılı olan kitaplara bakıldıgında esas
olan üzerinde durulan meseleler, Ruh, Akıl, Kalb ve
Nefis üzerinde duruldugunu görüyoruz. Buradan yola
çıkılarak AKAİD ilmiyle meşgul olundugunu, TAHKİKİ İMAN
üzerine egildiklerini, Fıkhi meseleleri, kitap ve
sünnete göre Tahkiki imanı yani yine İMAN, İSLAM, İHSAN,
TAKVA, ŞÜKÜR ve Rasulullah (sav) ile onun Ashabının
haline Ruhen yaklaşma, Ömürlerini Onlar gibi yaşama
istegi ve çabasını tasavvuf önderlerinde görüyoruz. Yani
denilebilirki; gerçek TASAVVUF ilminde ANA hasılı işin
özü, gayelerin aslı olan meseleler bu saydıgımız
hususlardır diye inanıyorum...
Necip Fazıl (Rh.a) diyorki. Tasavvuf ehlinin huzur
mertebelerini bilmemize imkan yoktur. O mahrem mıntıkaya
yabancı giremedigi gibi, iki dosttan başkası orada ne
olup bittigini bilemez.
Bazıları Tasavvufu bir cevize benzetirler. Dıştaki
soyulup atılan acı kabuklar hazırlık devresinin yani
günahları inkar emenin, bütün kötülüklerden el çekmenin,
her türlü pislikten uzaklaşma halinin öncelikle
gerçekleşmesi gerekir. İçteki katı sert kabuk vecdi-aşkı
düşündürür. Asıl meyve olan huzur en içte barınan
cevizin kendisidir. Bu kabukları kırıp attıktan sonra
meyveyi yiyebilenler bahtiyar insanlardır...
Bazı şeyler vardırki akılla çözümlenmez. Akıl ancak
çevresini aydınlatan FENER gibidir. GÜNEŞ ise aşk’ı,
Allah sevgisini temsil eder. Güneş dogunca FENER’e lüzum
kalmayacagına göre, AKIL kendi başına kılavuz olursa
gerçek imanı yolundan saptırır. Ama çogu şeyler de Necip
Fazılın dedigi gibi: * BU İŞ NE AKILLA OLUR NE DE
AKILSIZ...*
Tasavvufta Kalb: Tevhid nuru ile aydınlanıp bütün
herşeyin Allahın eseri oldugunu gördügü zaman İnsan her
çeşit musibete sabır, teslimiyet ve hoşnutlukla
katlanır. Tevhid nuru ile aydınlanan kalbde Allaha
tevekkül, ona İHLAS ile ve huşu ile teslimiyet ile
gelişir daha da aydınlanır...
Tevhid nuru ile aydınlanıpta bütün NİMETLERİN Allahtan
geldigini görünce İnsanın kalbinde gönlünde Allah
sevgisi ile Allaha şükretme istegi gelişir ve son
haddini bulur. Bütün bunlar Allahın marifetinden onun
isim, sıfat ve fiillerini Marifet, HAKİKAT ile TEVHİD
nurundan dogan halis-saf Tevhid inancının eseridir
tasavvufta aranan, arzulanan ve olması gereken...
Peygamber efendimiz buyuruyorki; ** Allahu tealaya
mahsus olarak 99 isim vardır. Her kim bu 99. ismi
ezberlerse CENNETE girer.** İnanıyoruzki bu 99. isim
tefekkür edilerek, düşünülerek ve kavranmaya çalışılarak
ezberlenecektir. Yoksa Papagan vari hiç durmadan
söylense de eger sadece dilin çıkardıgı sesle
kalınıyorsa arzulanan gayeye ulaşılamıyor demektir.
Tevhid kelimesi: Allaha şeksiz şüphesiz inanmak, teslim
olmak ve onun kopmaz ipine sıksıkı sarılmak, Mükemmel
olan Din’ine tabi olmaktır. Tevhidin kaynagı Allah, İlah
olarak bilinip ibadet edilecek yegane mercii Allahtır. O
ihtiyaçları gideren, Amellerin karşılıgını veren,
Hayatımıza huzur ve sukunet ihsan eden, koruyan, gözeten
ve nasuh bir tevbe ile tevbe ettigimizde AFFEDENDİR...
Tevhid: *LA İLAHE İLLLALLAH* demektir. Bir şahsın *LA
İLAHE İLLALLAH* demesi mümkündür. Fakat ihtiva ettigi
anlamı hayatına tatbik etmiyorsa , diliyle söyledigini
yaşamıyorsa, nefsine sözünü geçiremiyorsa bu kişinin
başka başka inanç sahipleriyle mücadele etmesi, su alan
geminin bir başka gemiyi kurtarmasına benzer. Neticede
iki gemi de batacaktır.
Biz de Tasavvuf ehli de olsa, Şeyh te olsa, her kim
olursa olsun TARİKATI, HAKİKATİ, ŞERİATE UYMUYORSA
Yolunun yanlış bir yol oldugunu ve en yakın zamanda
kendi gidişatını düzeltmesi gerektigine İNANIYORUZ...
Yani sözün kısası her kim olursa olsun agzından çıkan
sözü kulagı duyacak. İnsanlar inandıgını söyledikleri
İMANLARINI hayatlarına tatbik edecekler İMANLARINA SAHİP
çıkacaklar. Yoksa Allah korusun hüsrandan kurtulamayız
ve kaybedenlerden oluruz...
Allah (cc) Dogru yoldan ayrılmayan SIRATI MÜSTAKİM
üzerine varlıklarını devam eden kullarından razı olsun.
Ehli Sünnet ve cemaattan ayrılmayan kullarına selamet
versin. Onların yollarını açık, başarılarını devamlı
kılsın.Şeriat, Tarikat, Hakikat bütünlügünden sapıp yeni
yeni yollar ihdas eden cahillerinde lâyıgını versin.
Zaten bu tür hareketler içinde olan cahillerin
yaptıkları bir gün mutlaka ayaklarına dolanır diye
düşünüyorum.
Allah (cc) Hakkı hak bilip hakka baglanan, Batılı batıl
bilip batıldan sakınan kullarına da yardım eder
inşaallah. Allahım Bizleri EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT
yolundan ayırma. Bizleri senin razı oldugun Dinin İSLAM
dan ayırma. Bizlere Rasulüyün ÜMMETİ olma şerefein ihsan
ettin Onun yolundan ayırma. Bizleri senin dosdogru yolun
olan SIRATI MÜSTAKİM den ayırma. Sen her şeye kadirsin
Allahım... Amin... |