Böbürlenmek/Gururlanmak

     Şayet toplumsal yaşamda böbürlenme-kibirlenme denilen duygunun ne kadar yersiz, abes ve sistemi tanıyor olmamaktan kaynaklanan, yenilenmeye, değişime engel bir etmen olduğunu bilseydiniz, insanı zincire vuran, beyni parazit içinde bırakan bu duygudan kurtulmanın yollarını arar ve mutlaka bulurdunuz.

     Ama güya dopdolu geçtiğini kabullendiğiniz hayatınızda, inat edip burnunuzdan kıl aldırmıyorsanız, kirlenmekle, batağa bulaşmakla kalmayıp “varoluş felsefesini inkâr ederken, hemen her şeyden de” mahrum kalırsınız.

     Bu düşünceden ötürü hayatın yenilgisini veya yanlışlığını anlayamaz, düşüncelerinizi tam olarak gerçekleştiremezsiniz.  Çünkü idealler, ahlaki engellere takılıp kalmıştır.

Düşünsenize, sürekli değişen insan fotoğrafı var karşımızda; arınıyor, sınırlı değerlerden sıyrılmak istiyor.

     Algılaması, kimyası-yapısı değişiyor, her şeyi aleni olarak yapıyor, bakış açısı farklılaşıyor, iletişimini bu esaslar üzerine kuruyor.

     Bugün yaptıklarını, bahsini ettiğimiz faaliyetlerle genişletiyor, çeşitlendiriyor ve çoğalıyor.

     Bu aktivitesi, muhtemeldir, huylarına da tesir ediyor.

     Eski anlamsız halinin farkına vardığı için tavrını değiştiriyor.

     Artık gururlanmıyor, böbürlenmiyor, kimseye tepeden bakmayı düşünmüyor. Dağları ben yarattım demeyi aklının ucundan bile geçirmiyor.

     Bu somut gelişmelerle kalıplarını zorluyor. O nedenle içinde büyüdüğü “kalın ve sert” kabuğa –bedenine- artık sığmıyor.

     Çünkü evrensellik/yenilik, böyle bir gelişmeyi ortaya koyuyor. Haliyle, amaca ulaşıyor.

     Daha açık tarif edeyim; sizden bir şeyler gittiğinde, mutlak değişiklik olacaktır.

     Eskiye, alışkanlıklarına ait ne varsa, arkada kalır, düz mantıkla mecazlarla bakış, tümden biter, yerini bilimsellik alır.

İnsanlar her an her şeye, her ortama hazır olur.

     Şayet bir arınma olmazsa, ilahi güzelliklerin zuhur etmesi imkânsızlaşır.

     Tabi bütün bunlar lafla olmuyor. Gelişmişlikle beraber korkudan sıyrılarak, duyguların üstüne gidilerek tesis ediliyor.

     Şayet bilgi düzeyinde bir oturmuşluk olur, bu yaşama dönüşmezse her şey eskiye dönmeye ve bu şekilde devam etmeye mecbur kalıyor.

     Dolayısı ile insanoğlu, duygularını kontrol etmek ve onların isteklerine kulak vermemek zorunda.

     Özetlemek gerekirse; bir taraftan bilişimsel gelişmeleri gözlemlerken, tepkilerini kontrol etmeli, kendini yenileyerek, önceden ondan duymadığımız sözleri ve görmediğimiz hareketleri kullanabilmeli.

     Takipçilerini ciddi biçimde “kontrpiyede” bırakacak çıkışlar yapmamalı, her kalıba uymalı, bunları yaparken hiç zorluk çekmemeli, kendine paye vermeyi düşünmemeli, hatta aklının ucuna dahi getirmemeli.

     ‘Hayvan-ben’den sıyrılıp, insan olmaya talip olanın, kalıplarını kıranların önerilerini ciddiye alması şart.

     Şayet teklif edilene karşı çıkıyorsa, bu karşı çıkışlarını, yine de “böbürlenip suçlayarak, aşağılayarak” değil, makul sebeplere dayandırarak, bir mantık çerçevesi içinde anlatması gerekiyor.

     Eğer kişi, bu çizgisini sürdürürse hiç kuşku yok ki, bahsi edilen konuyu az da olsa anlamış, üzerine almış bir birey olarak mütalaa edilir ve hangi amaçla olursa olsun, ciddi önermeler yaparsa kabul görür.

     Böyle bir gelişme kendisinin yararına olur.

     Ama “eski” model davranışları tekrarlar, bir bakıma gurur ve kibir içinde yaşamaya devam ederse, yapılacak bir şey olmadığı gibi, söylenecek söz de kalmaz.

     Kendi “sınırlarını” keyfince çizmiş olur.

     Zira bu duyguları hayvaniyet boyutunu oluştururken, içte ve dışta her an bir çatışma yaşatır.

     Her şey başa döner.

     İnsanoğlu, sırılsıklam âşık olduğu değerlerini unutup gider...

 

 

Arkadaşına gönder 

 

 

Paylaş