Duyarlı olabilmek

   

     Toplumun en büyük korkusunu gelecek kaygıları oluşturuyor. İnsanın gündelik hayatında sürüklenip giderken, bütün desteğini maddi şeylerde araması, nefsanî arzuları tatmin anlamına gelen cinsellik-içki gibi şeylerle uğraş vermesi, manadan yoksun bir şekilde yaşam sürdürmesi, hayatını isyanla çarçur ederken geleceğine sahip çıkmaması bu sonucu doğuruyor.

     Bütün bu faktörler, “din”, “aile” ve “vatan” gibi kavramlardan giderek daha fazla uzaklaşmasını sağlıyor.

     Şayet toplumun bir ferdi, otoriteye inancını-bağlılığını gösteriyorsa bir sorun yok demektir.

     Buna göre, ‘büyük balık, küçük balığı yutar’ misali, sistemde güçlü olanın, güçsüz olanı ezebileceğinin kabullenilmesi, kişisel çaba özgürlük ve hak etmeyle alâkalı olduğu kadar takdir ölçülerinde de gerçekleşebileceğine inanılması gerekiyor.

     Birey, böylesine bir duyarlılığa sahipse, zor gibi kabul edilen koşulları, engelleri, daha kolay atlatabilir, gelişebilir, ufukları alabildiğine açılabilir.

     Hakkını teslim edelim; çok sayıda insan, “ideali uğrunda her şeyi düşünmüş, bununla birlikte mücadele etmiş, fedakârlıkta bulunmuş, ama sarsıntılara asla boyun” eğmemiştir.

     Oysa ufku kapalı, ortak davranma becerisini, toplumun gelişmesini artıracak, değiştirecek projeler yapma yeteneğini kaybetmiş, duyarsızca yaşayan ve bu kavramla vasıflanmış bir insanın umudunu kaybetmesinde, ‘ya tutarsa’  mantığıyla dayandığı birtakım hayallerinin boşa çıkmasında şaşılacak bir şey yoktur.

     İdeal, böyle bir durum karşısında mağlûp olur.

     O zaman görmek istemediğimiz, üstümüze kondurmadığımız tedirginlik de hayatımızın bir parçası haline gelir.

     Bu nokta itibarîyle duyarlılığını kaybetmiş, dertlerini-kaygılarını sıralayan, aktif davranmaktan uzak pek çok insan tanıyorum.

     Eğer birey, bazı şeylerin kendi iradesi-inancı ile gerçekleşebileceğini düşünüp bu çok önemli detayları dikkâte almaz, bir şekilde bütünleşmeyi öngörmez ise, çok anlamsız ve giderek vahim bir tablo ile karşı karşıya kalır ki, “duyarsızlık denen şey” işte bu noktada kendini apaçık gösterir.

     Düşünüyorum, her şey ortada iken toplumun böyle bir bilinçsizliğe sürüklenmesine nasıl engel olunabilir?

     Bence bu aşamada sorulması gereken soru budur. Yanıtı ise anlatılan nedenlerde yatmaktadır.

     Problemlerden uzak durmak, kaçmak, Fransız olmak meseleyi çözmez. Çünkü aynı olaylar farklı tarihte bu kez daha güçlü bir şekilde sizi kodlayabilir.

     Ayrıca mazeret uydurmak da yeterli değildir. Eğer ayakta kalabilmek isteniyorsa, bizlere ters gelen hususların üzerine dikine dikine gitmek gerekir.

     Başarılı olmanın önkoşulu budur.

     Sonuçta, kendini kurtaracak olan, insanın yine kendisidir.

     Lütfen, hayali-boş beklentilere, iflâh olmayan düşüncelere kapılmayalım, varsa onlardan uzak duralım.

     Etrafınızı bir kolaçan edin;

     Toplumda önemli bir gelişme olmuş mu?

     İnsan benliği belli bir düzeyin üstüne çıkabilmiş mi?

     Yoksa gerçekleri anlatıp değerlendiren, duyarlı olabilen yine bir kaç kişi mi var?

     İşte mesele dönüp dolaşıp duyarlılığa dayanan bir anlayışın varlığına ve kişinin iradesinin sorumluluğuna ve ona. ne derece sahip çıkacağına geliyor.

     Genelde ve gelecekte duyarlı olmayı gerçekten istiyorsak mikro plândan tutun, makro yapıya kadar hemen her şeyin hakkı verilmeli, ama bir şey sahip olmadığı değerlerle anılmamalı. Bu arada bize ne yapıp ne etmemiz gerektiğini söyleyenlere de kulak vermeli. Çünkü yaptığımız şeyi başkalarından duymadan bir mukayese ortamı oluşturmadan emin olamayız.

     Yoksa her şey feci şekilde birbirine karışır.

     Amaç, tutarsız davranmak değil, duyarlı olabilmekte yatıyor.

 

Arkadaşına gönder 

 

 

Paylaş