"Maruz bırakılanlar" toplumunda

     Bilincin eseri, her insanın hedeflediği bir yaşam söz konusudur.

     Hedefsiz hiçbir şey yok.

     Ama asıl hedef “öte yaşama” hazırlanmak ve “aslını bilmektir".

     İşte insan bunun için vardır.

     O nedenle var olmuş toplumda, sadece pratik bir şeylerle hayat geçiştiriliyorsa, bu koşullar ancak sıradan insanların yaşam gayesi olarak tanımlanır. Belki bu boyutta tanrı merkezli ibadetleri yapabilmek yeterli olur. Ancak, derinlemesine bir yönleniş söz konusu olamaz.

     Bu arada ister pratik düşüncelerle yaşansın, isterse derinliğe uzanma çabaları olsun, insanoğlunun “maruz bırakılacağı” durumlar mutlaka oluşur.

     Olması da şarttır.

     Amaç, zorluklarla karşı karşıya kalındığında üstesinden gelebilmek, bir anlamda pişmektir.

     Şurası bir gerçek ki, özgürlük denen şey teoride, kâğıt üstünde. Her birim, kıyısından köşesinden bu bahsini ettiğimiz, maruz kalma durumlarıyla yaşar. Örneğin, toplumsal düzeyde gitgide artan taciz olaylarına tanık oluyoruz. Bazıları maruz kalmak istemediklerinden, canlarından oluyor. Şiddet, toplumun ahlaki yapısını bozuyor.    Ortalık, adeta bir kan gölüne dönüyor.

     Tamamen bilgisizliğin ve düşüncesizliğin eseri olan bu cinnet olayları nasıl gerçekleşiyor dersiniz, bunu hiç düşündünüz mü? Kimse bunun kaynağını araştırmıyor. Ancak insanlar farkında olmadan, dış tesirlerden habersiz, ayna nöronlar vasıtasıyla bunu yaşıyor.

     Diğer yandan, ahlâk sahibi insanların böylesi ortamlara bütün güçleriyle göğüs gerdiğini söyleyebiliriz. Onlar ellerinden geleni yapıyorlar. Girişimlerinde sorunlardan uzaklaştırma stratejisinin varlığını hemen hissedebilirsiniz.

     En azından bir araya gelip, alınacak tedbirleri, çareleri paylaşıyor. İnsanlara yakınlık, “birliktelik profili” aşılamaya çaba gösteriyorlar.

     Psikolojik travmadan geçen bir toplum için en önemli desteğin bu olduğunu kabullenmek gerekiyor. Bireyleri ezip bitiren “maruz kaldıkları” durumda dengeyi sağlayan veya hafifleten en önemli etmen ise “inanç noktasıdır ki”, bu husus cidden çok önemlidir.

     Zira inancını kaybetmiş bir kimsenin yapamayacağı tuhaflıklar yok gibidir.

     Bu eksikliklerin göz ardı edilmemesi şarttır.

     Buraya kadar anlatılanlara göre, maruz bırakılanlarla ilgili izlenimim böyle.

     Ancak bir de öyle tarafsız ve yansız yaşayanlar var ki, onlar asla “maruz” bırakılamıyorlar. Mistisizmde “garip” ismiyle tanımlanıyorlar. Hiçbir olay onları etkilemiyor. Her sorunu çözüyorlar. Çünkü çıkar karşılığında bir işe girişmiyorlar. Seslerini yükseltmiyor, hataları affediyorlar.

     Asıl yatırımı, insan beynine yapmak gerektiğinin farkında olan bu uyanık insanlar, bedenlerine-maddeye düşkün bireylerin perişan hallerine bakıyor, kendilerine uzatılan elleri geri çevirmiyorlar.  İhtiyatlı davranıp herhangi bir meselenin üzerine balıklama atlamak durumunda kalmıyorlar.

     Kararsız görüntüsü vermiyorlar. Bizlerde karamsarlığı doğuran şeyler, “maruz bırakılamayanlarda” pek görülmüyor.

     Velhasıl bu türler, maruz kalanlar gibi her karşılaştıkları olayda dudak bükmüyor.

     Kuşkusuz, içilen her yudum suda onlara bir şükran var.

     Onlar özünden aldığı güçle zor anlarına dayanır. Eziyetleri görmezden gelir. İstemediği bir şeyle karşılaştığında, istediği bir şeyle karşılaşmış gibi yapar. Rastlantıya yer vermez. Başına gelen olumsuzlukların bilinci içinde yaşarlar.

     Basit yaşayıp hızlı düşünüp, seri hareket ederler. Somut değerlere uymanın yanı sıra, soyut boyuta geçebilen eylemleri aralıksız sürdürmeyi bilirler.  Musibetin küçüğü ya da büyüğü, derinliği ile alakalıdır. Her derinlikte de bir hikmet vardır. O hikmet insana açılır ve bilimsellikle algılanır, değerlendirilir.

     Maruz bırakılamayanlar gündem yaratmaktan kaçınırlar. Allah kelamını konuştuğu ölçüde var olabilen, hazır cevaplık yetisine sahip kimseler olarak göze çarpıyorlar. Dilden ve bedenden geçme fikri onlarla anlamlaşır.

     Her konuda eleştirilere açık olurlar.

     İdeolojileri, “Hepimiz kardeşiz ve eşitiz. Ayrılığa ne gerek var!” şeklindedir.

     İşte en önemlisi, onlar gibi olmak. Bu perspektifle hayata bakmak. Maruz bırakılacak hale gelmemektir.

     Aksi takdirde gerek aile içinde, gerekse toplumsal boyutta, her an bir mecburiyetin gölgesinde hayatı idame ettirmek durumunda kalırız.

     Bu durumda, asla kurtuluşumuz da olamaz.

Arkadaşına gönder 

 

 

Paylaş