Dalgalar ve Özellikleri -5-

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

Evrende yedi ana temel renk vardır. Varlıktaki tüm renkler, bu ana frekansların yani, yedi rengin çeşitli güçlerdeki (şiddetlerdeki) bir karışımı sonucu ortaya çıkan sonsuz sayıdaki çeşitli şiddet ve frekanstaki dalgalardır. Aynı şekilde duyduğumuz sayısız tüm müzik çeşitleri de (ki bu da sonsuz sayıda olmaktadır) yedi ana notanın yani, frekansların çeşitli güçlerde (şiddetlerde) ve süreler içinde (oranlarda) yan yana ya da aynı anda sıralı dizilmesiyle oluşan frekansal yapılardır. Aynı şey, koku ve çeşitleri için de geçerlidir. Belli sayıdaki temel kokuları çeşitli oranlarda (miktarlarda) karıştırmak suretiyle sayısız türde koku elde etmek mümkündür. Bugün parfümcülerin yaptığı gibi. Madde olarak algıladığımız sonsuz çeşitli nesneler de, maddenin bir boyuttaki yapı taşları olan yüz küsur atomun çeşitli oranlarda, sayılardaki terkiplerden oluşmuş yapılardır. Daha temele indiğimizde ise, evrendeki, beş duyunun algılattığı canlı-cansız  tüm maddede aslında çeşitli sayı ve oranlarda quark, elektron, fotondan meydana gelmiştir. Çok daha özde de tüm madde ve enerjinin kaynağı, Allah’ın yedi vasfının ürettiği 99 isimle özetlenen manalarının (ki manaları da, tek bir mana olarak mevcut bulunduğu vasıfları da tek bir vasıftır) çokluk adı altında belli yoğunluk (şiddet, oran) halinde terkipler ya da çeşitli şiddet ve frekans dalga (enerji) yapıları halinde kuvveden fiile açığa çıkmasıyla meydana gelmiştir.

Bu manalar Afakta da, temel düzeydeki (enfüsteki) girişim sonucu belli bir yoğunlaşma ile ortaya çıkan (her biri belli ağırlıklı mana grupları olan) Astrolojik kuşak (Burçlar) tarafından, her an yine bu girişim neticesinde yoğunlaşma ile maddeleşen biz canlı –cansız nesneler üzerine yayınlanmaktadır. Bu dalgalar kesintisiz bir biçimde madde ve insan beyinlerini etkileyerek ilgili manaların ortaya çıkmasını, manaların dönüşümünü  veya manaların şiddetlerinin artmasını sağlamakta bunun sonucunda da bunlar algı dünyamızda sayısız türden hareket, değişim ve yeni oluşumlar olarak algılanmaktadır. Özetle, astrolojik dalgalar ya da etkiler, maddenin ikiz boyutlardaki yayınlarıyla dört temel kuvveti yönlendirerek madde üzerindeki tasarrufları oluşturmaktadır. Bugün astroloji konusunun bilim adamlarınca anlaşılamamasının en büyük nedeni, etkinin mekaniksel olarak değerlendirilerek dört temel kuvvete dayandırılmasıdır. Oysa durumu mekaniksel değil, tamamıyla kuantum fiziği açısından, bilginin transferi şeklinde düşünmemiz gerekir (www.sufizmveinsan.com/fizik/dinbilim5.html).  Sadece gördüğümüz, bildiğimiz canlıları değil, tüm ışınsal varlıkları ile ölüm ötesindeki ruh bedenleri ve boyutları da çeşitli şekillerde etkilemektedirler. Bu yüzden, cehennem hatta cennet dediğimiz boyut ve ortamlar da bu burçların etkisi altındadır. Astrolojik kuşak yani, özdeki tüm özelliklere (manalara) sahip olarak meydana gelen bu maddesel yapılar (burçlar) bu boyutta, Öze ait olan tüm manaları yayınlayarak insan adı altında bu özelliklerin çeşitli oranlarda ortaya çıkmasını sağlamaktadırlar. En üst düzeyiyle de İnsanı Kamil adı altında tüm özellikler açığa çıkmaktadır. Tıpkı, bir görüntünün vericilerle (E-M) dalgalarına dönüştürülerek anten vasıtasıyla önce elektron hareketlerine sonra da bu elektronların tüpe çarpmasıyla tekrar eşdeğer (E-M) dönüştürülerek TV’de görüntünün oluşması gibi. Yani, belli bir mana grubu ve bunun yoğunlaşmasıyla enerji ve madde görünümündeki birimsel insan, beyin yapısı dolayısıyla tüm manaları ortaya çıkartabilecek özelliktedir. Bu da özde olan oluşumun, Afakta olan şeklidir. Farklı bir deyişle Enfüsteki (hologram bilgi boyutundaki) levhi mahfuzun, Afakta (suretler boyutunda) zodyak kuşağı adı altında, öncelikle mikro ölçekteki levhi mahfuz olan beynimizi, gönderdiği ışınlarla kodlayarak ayanı sabitemizi, oluşacak veri tabanımızı oluşturmakta (ki bu, 120. gün ve sonraki süreç ile anne karnından, onun manyetik alanından çıktığı anda oluşmaktadır) sonra da bu ayanı sabite doğrultusunda yine bu dalgalarla kesintisiz bizleri etkilemektedir. Yani, çeşitli biçim ve frekanslarda yer değiştiren yüklü iyon hareketleri ile çalışan ve burçlardan gelen dalgalarla, bu 99 esmanın (mana yüklü frekansların) belli terkipleri yani çeşitli güçteki açılımları olarak programlanmış insan beyni (dışarı yayın yaptığı gibi dışarıdan gelen dalgaları alması nedeniyle), içinde bulunduğu bu dalgalarla her an programları doğrultusunda irrite edilerek kendisine kolaylaştırılmış olan fiilleri yönünde davranışlar ortaya koymaktadır ya da koymaktayız. Kuran’da bu konu, “Yürür hiçbir mahluk hariç olmamak üzere hepsini alnında çekip yürüten O' dur! ”  ayeti ile, alnındaki Rabbin (yani, kişinin kendi terkibini oluşturan isimlerin) çekip götürmesi şeklinde ifade edilerek, beyninde her an açığa çıkmakta olan Allah esmasını (frekansları) anlatmaktadır. Bu yüzden insan beyni, atılan taşların su üzerinde oluşturduğu çeşitli şiddet ve frekanslardaki dalgaların girişimi gibi, evrensel girişim deseninin bir yansıması olarak girişim dalgalarından oluşmuş olup Allah halifesi olması dolayısıyla kendinde yeterli düzeyde açığa çıkmayan çoğu isimle birlikte tüm isimleri dengeli bir biçimde (şiddette) ortaya çıkartabilecek bir potansiyele sahiptir (insanlarda birçok isim çok çok az düzeyde olsa dahi tüm manalar açığa çıkmıştır. Ancak diğer nesne ve varlılarda hepsi değil, beş, on, yirmi, elli...tanesi çeşitli oranlarda mevcuttur). Beynimiz için, sistemin holografik oluşu dolayısıyla sınırsız manaları değerlendirebilen ve sayısız manaları oluşturabilen bir cihazdır diyebiliriz. Burada hemen söylemek gerekir ki, bunların (hep falcılıkla karıştırılan ama gerçekte ilgisi bulunmayan) Astrolojik etkilerden kaynaklanmadığını bir an için düşünsek bile, zaten bugün bilimsel verilerine göre, sistemin holografik özelliği dolayısıyla afaki boyutta da, evrene, kainata ait tüm bilgileri içeren mana yüklü dalgalar, her an her yerde bil fiil mevcut olup insan beyinleri, farkında olsun veya olmasın bu alanlarla, açılımı oranında her zaman bağlantı halindedir.

Gerçekte ibadet adı altındaki çalışmalar ve bilhassa zikir, tamamıyla bu yıldızdaki eski deyimle meleklerle yada yıldızların ruhlarıyla rezonansa girmek, beyni o dalga boylarına (tıpkı tv, yada radyo dalgalarını almak için yaptığımız gibi) ayar yapmak suretiyle kendi özlerindeki manalar ve bu manalara ait kuvveleri keşfedip hem enfüste hem de bunun sonucu olarak afakta bunları müşahede edip kullanmak amacına dönüktür. Böylece, her an her yerde yoğun bir biçimde mevcut olan ve Öze ait bilgi taşıyan bu dalgaları, (holografik özellik dolayısıyla bütünün bir minyatürü olan) insan beyni, bulunduğu boyut itibariyle çok daha geniş ve şiddetli (güçlü) olarak açığa çıkartarak, çıktığı ya da çıkmakta olduğu diğer tüm makro ve mikro boyutlarda bu isimleri müşahede etmeye, o boyutlara yayılmaya, dolayısıyla açılımı nispetinde Evrensel şuurla yaşamaya başlar. Gerçekte Müheymin yapılı olan ve sadece maddesel yönlerini görebildiğimiz Zodyak Kuşağı, aslında o surete bürünmüş bir Melek olarak kendi altındaki melekler adı altında (bedeninde, bir nokta mertebesinden bile daha küçük olan) yine kendi varlığındaki bizleri, canlı -cansız nesneleri ya da başka bir deyişle, bize madde olarak görünen melekleri, yolladıkları ışınlarla ilgili anlam doğrultusunda her an etkilemektedirler. Zaten melek kelimesi Allah manalarını taşıyan kuvvetler veya Allah’ın kuvvelerini ulaştıran varlıklar demektir. Haliyle, maddi dünyamızın katmanlarındaki yoğunlaşmaları, hareketliliği ve bir arada kalmayı sağlayarak maddi dünyamızı ve evreni oluşturan dört temel kuvvet de, birer melektir. Ama bizler, kütleler arasındaki çekimi oluşturan kütle çekimi (gravitasyonel) kuvvetinin, yükler arasındaki çekme ve itmeyi sağlayan elektriksel kuvvetin, proton, nötron...vb baryolar ile mezonları oluşturan kuarkları bir arada tutan güçlü nükleer kuvvetin, kuarkları, dolayısıyla nötronu protona, protonu da nötrona çeviren zayıf nükleer kuvvetinin gerçekte o boyutta açığa çıkan meleki yapılar ve meleki güçler olduğunu fark edemiyoruz. Dolayısıyla bugün bilim adamları öyle konularla ilgilenmektedirler ki, gerçekte ilgilendikleri şeyin maalesef farkında bile değiller. Dolayısıyla insanların büyük çoğunluğu bu türden şeyleri, nesne ve özündeki yapıtaşlarından tamamen farklı, ötelerde dolayısıyla hayallerinde var olan şeyler olarak düşünerek ya bunlara inanmakta ya da tüm bunları ret etmektedirler.

Bu yapı içinde de birer ana kuvve olan ve her biri varlığa dönük olarak kendi yönünde özellikler (manalar) ortaya koyan Mukarreb yapılı Cebrail (as), Mikail (as), İsrafil (as) ve Azrail (as) da kendi altlarında oluşturdukları meleklere hükmetmek suretiyle yıldızların ikiz boyutlarındaki yapıları itibariyle kesintisiz yayınlarıyla uzayda hiçbir boşluk bırakmaksızın madde ve madde ötesi ışınsal varlık ve yapılar üzerinde hükümlerini icra etmekte, sonra bu dalgalar başka madde ve ikiz boyutlarda başka başka sayısız etkiler oluşturmak üzere içimizden geçerek uzayda yollarına devam etmektedirler. Nerede olunursa olunsun (gerçekte sayısız işlevleri ve bu işlevlerin de sayısız başka anlamları bulunması nedeniyle her an etkisi altında olduğumuz bu meleklerden) mesela, Azrail (as)’ ın ilgili yayınına açık hale gelen beyinler, ölüm ötesi boyuta geçiş yaparken, Cebrail (as)’ ın yayınına girenler, Resul ve Nebi ya da kendi kapasite ve alıcılık gücüne göre Velayete adım atmaktadırlar. Özün İlim ve Kudretiyle hareket eden ve bu yüzden O’ nun bir yönü olarak sistemde oluşlar meydana getiren bu Meleklerin bir yönüyle ayrı ayrı işlevleri söz konusu olsa da, diğer yönüyle de ortak işlevleri söz konusudur. Belli bir boyutta surete bürünmeleriyle, dev hacimsel bir mekana sahipmiş gibi sınırlı yapıda bizlere görünmüş olsalar da evrendeki tüm manalara bir bütün halinde sahip olmaları sebebiyle Enfüsten, tüm kainatta, o açığa çıktıkları boyuttaki biçim ve yapılarına göre hüküm sürmektedirler. Meleklerin Enfüsi boyuttaki yapıları itibariyle zaman kavramı olmamasına karşın, afaki boyutlarda yayınlanan dalgaların belli bir zaman alması, hükmün daha önceden yıldızlarda yazılı olduğu şeklinde ifade edilmiştir ki mistik alanda bu, “ Allah bunu, şu kadar yıl önce taktir etti,... bu kadar yıl önce kaderleri yazdı...” şeklinde anlatılmıştır. Bildiğimiz gibi, gözlemlemekte olduğumuz yıldızların şu anki hallerini değil, bizden olan uzaklıkları oranında elli, yüz, beş yüz, bin...yıl (buradaki yıl, ışığın bir yılda aldığı yoldur) önceki hallerini görmekteyiz. Bu yüzden öyle yıldızlar vardır ki, bize ışıkları ulaşmadığı için onları yok hükmünde değerlendirmekteyiz. Şu anki konum ve durumlarını ise, bizden olan mesafeleri oranındaki süreler sonra görmüş oluruz. Yine benzer şekilde, planetlerden yansıyarak bizlere gelen bu ışınlar geçmişte, meleklerin, 4. ya da 7. kattaki emirleri, yere ulaştırdıkları şeklinde tasvir edilmişlerdir (bir anlamda böyle olsa da, gerçekte bunları, boyutsal olarak düşünmeliyiz). Bugün bilim adamlarının aradığı ama bir türlü bulamadığı canlılardaki tür, sınıf ve ırk farklılaşmalarının nedeni de, her an ilahi hükümler istikametinde hükmünü icra eden bu yapıların gönderdiği dalgaların, kozmik ışınların (ki bu ışınlar, bildiğimiz tanecik yapılı kozmik ışınlar değildir) ya da meleki tesirlerin, genetik dizilim üzerinde oluşturdukları ani mutasyonlardır. Bugün en azından, kısmi mutasyonlara sebep olan şeylerin başında, süpernova patlamaları sonucu açığa çıkan yüksek frekanslı X, Gamma ışınları daha doğrusu kozmik ışınların olduğu artık bilinmektedir.        

 

Atmosferde  ya da  iyonosferde zararlı ışınların birçoğu tutulsa da tamamı yutulmuyor. Şiddetleri azaltılarak bizler için zararsız hale getirilse bile yine bizlere ulaşmaktadırlar. Görünür ışık, radyo, mikrodalgalar ve kızılötesi ışınlar ise, atmosferde yüksek oranlarda geri yansıtılmadığı, tutulmadığı için çok rahatlıkla bizlere ulaşabilmektedir (bunların büyük çoğunluğu da yerden yansıyarak uzaya geri yansımaktadır). Böylece gelen tüm dalgalar, belli bir enerjiyle kaynağına dayalı bilgileri her an bize ulaştırmaktadır. Yıldızların ikiz boyutlarından gelen tesirleri bir kenara bıraksak dahi, bugün Rus bilim adamları hem de havanın tamamen kapalı olmasına rağmen gece ve gündüz fark etmez, tamamıyla yıldızların bilinen maddesel yapılarından gelen dalgalarla şarj olan ve 24 saat aralıksız enerji üreten pil yapmayı başarmışlardır. Ayrıca,  “10 üzeri (-6) ile 10 üssü (-7) m ” aralığındaki dalga boylarını deşifre edebilmemize rağmen, bunun dışında kalan diğer dalga boylarını ise, görememekte ancak bazılarının etkilerini hissedebilmekteyiz. Bu göremediğimiz dalgaları önceki yazılarımızda değindiğimiz üzere sadece özel cihazlarla tespit edebilmekte ve bunları teknolojide kullanmaktayız, ancak bunların sayısız işlevleri hakkında hala bilgilerimiz çok sınırlı. Bu frekansal sınırlar dışında kalan ve bilinenlerin sayısız misli olan çok daha kısa yada uzun dalga boylarını ise, henüz ne olduklarını ne tür işlevler gerçekleştirdiklerini bilememekteyiz. Bu yüzden de bu ışınların, maddeyle olan etkileşimlerinin kuantlaşma dışında olduklarını yani, cisimler ile etkileşimde bulunmadıklarını düşünemeyiz.

Bugün görünür bölgedeki frekansları algılamakla bir nesneyi somut olarak görürken mesela, bir kızıl ötesi, bir mikrodalga ya da mor ötesi ...vs. dalgalarını görebilseydik o nesnenin, o dalga boylarının bize gösterdiği yönlerini şekillerini, yapılarını görebilirdik. Mesela, röntgen ışınlarıyla bir insana baktığımızda saydamlaşan bedenin iskelet yapısını ve yemek yerken yiyeceğin geçtiği aşamaları bir bir görürken, bedenini kızıl ötesi ışın bandında incelediğimizde ise, somut dokunulabilir bir nesne yerine bedenden yayınlanan ısı dalgaları dolayısıyla vücudunu, soyut ışınsal bir yapı olarak görürdük (aynı şekilde çevreyi de). Benzer biçimde dokunma duyumuz, şu ankinden daha hassas olsaydı mesela elimizi havaya kaldırdığımızda atomlara çarpması dolayısıyla elimizi hareket ettirmek için zorlanacak, belki de hareket ettiremeyecek derecede, boş olarak algıladığımız havayı somut bir nesne olarak algılayacaktık. Bunun sonucunda da, gördüklerimize göre hüküm verdiğimizden her bir algılama durumunda vereceğimiz hükümler de bir bir değişecektir. Bugün gelişen teknoloji yardımıyla astronomi, radyo astronomisi ya da mor ötesi, kızıl ötesi, X ışını astronomisi adı altında gök cisimlerinden gelen yalnız bu tür dalgaları çözümleyerek o gök cisminin o ışınlardan oluşmuş yapısını incelemektedir. Özetle, dalga boyu değiştikçe nesnenin görünümü değişirken, bizim o nesne hakkındaki değer yargılarımız da buna bağlı olarak tamamen değişmektedir. Nasıl ki görünen dalga boyları bize, içinde mikrosundan, makrosuna kadar sayısız varlıklar gösteriyorsa, ışınların da bilinenin dışında sonsuz dalga boylarına uzanması nedeniyle, tespit edemediğimiz bu frekanslara ait varlıkların da var olduğu anlamına gelmektedir. Böyle bir şey yoktur demek, ne kadar akılcı yada bilimseldir artık bunu cevaplamıyorum bile. Hemen şunu da söylemek gerekir ki, 0 ve 1 arasında nasıl sonsuz sayı varsa aynı şekilde bu, bir birim değer içinde de sonsuz sayıda dalga boyu mevcuttur demektir.

(Bkz. İnsan ve Sırları I, II – Evrensel Sırlar – İnsan ve Din – Akıl Ve İman – Ahmed Hulusi / Madde – Ahmed Fevzi Yüksel http://www.sufizmveinsan.com/cuma/madde.html / CNNTURK internet sitesi - 28 Mayıs 2006)

 

 
 
İstanbul - 08.05.2007
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com