Kuantum ve
Din – 10

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

 

Bu ve daha önceki yazılarımızda (işlevsel farklıklıları bir kenara bırakırsak) “Kuantum Potansiyelinde” ve bunun projeksiyonu olan tüm boyutlarda var olanın sadece ve sadece “data/enerji” yada “anlam yüklü frekanslar” olduğunu, frekansal farklılığın (bu frekansı, frekans bloğu şeklinde de düşünebiliriz) ise, boyut dediğimiz katmanları oluşturduğunu belirtmiştik. Bu yüzden tanrısal anlayışın getirisi olan, bir “maddesel” alem, bir de “manevi” boyut diye iki ayrı “alem” yoktur, olamaz da. “Maddesel alem” aynıyla “manevi boyut”, “manevi boyut da” aynıyla “maddesel boyuttur”. Çünkü hangi boyutta olursa olsun fark etmez “maddesel boyut” kavramı, algılayanın algılama kapasitesiyle ilgili olan “Göresel, İzafi” bir durumdur. “Soyut” olan boyutlar, algı sıkalası içine girdiğinde “somut (maddesel)” boyutlar haline dönüşmektedirler. Algı dışında kalanlar ise, “manevi” alem sıkalasına kayar. Tıpkı ölüm ötesine geçilmesiyle o boyutun “somut”, bu boyutun “soyut” hale dönüşmesi gibi. Demek ki bizler, (4) bin ile (7) bin Angstrom dalga boyunda beden ve beynimize göre “maddesel alemde” yaşarken, aynı anda “ruh bedenimiz” ve “şuur (sema)” yapımız itibariyle de “manevi boyutta” yer almaktayız. Sadece bizler bunu fark edemiyoruz o kadar. Sistem ise her an otomatikman çalışmaktadır.

Mesela, “Fetih” denilen özellik de, bir taraftan “maddesel beden ve beyinle” dünyada (maddesel boyutta) yaşanırken, diğer taraftan da aynı anda “ruh beden” yapısı itibariyle ışınsal boyutta o boyutun özellikleriyle (bedenle de kayıtlı olmaksızın) yaşanması olayıydı. Yine aynı şekilde, ister “İzafi (Göresel)” isterse de “Mutlak” olsun fark etmez “Gayb” kavramı da birimin ötesinde, uzayda, uzayın da ötesinde bir yerlerde, birimden kopuk halde değil, birimin boyutsal uzantısında olan bir boyuttur. “Maddi” ve “manevi” iki ayrı boyutun mevcut olmaması sebebiyle, ölümü tatmış ancak “ruh (ışınsal) bedenen” veya “şuursal” olarak serbest halde bulunan birimlerle, beynin ve ruhtaki beyinin yaydığı çeşitli frekanslar yardımıyla “enerji” ve “data” alış verişi yapılabilmektedir (ölümü tatmış sıradan insanlarla olan enerji alış verişi her zaman maddesel boyuttan o boyuta doğru olmaktadır ve o kişiler bu enerjinin nereden geldiğini de bilmezler). Ancak birim sıradan bir beyinse bu oluşumu fark etmeksizin sadece dua ve zikirler yoluyla bu bağlantıyı gerçekleştirirken, beyni çok hassas kişiler, algı sıkalasına giren o birimlerle bizatihi görüşerek bu işlevi gerçekleştirirler.

Bu durumu bugün bilim “ayna nöronlar” gerçeğiyle ortaya koymuştur (internet sitelerinde bu konuda oldukça bilgi bulunmaktadır). Böylece farkında olalım veya olmayalım sadece ölüm ötesi boyutlar arası bir iletişiminin varlığı söz konusu olmayıp, bizler, en yakın ailemiz, arkadaşlarımız, hatta toplum tarafından her an “ayna nöronlar” sistemiyle birbirimizi etkilemekte, birbirlerimizi programlamaktayız. “Arkadaşının kim olduğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” veya “üzüm üzüme baka baka kararır” sözleri de bu gerçeğe dayanır. Bu yüzden arkadaş seçimlerimiz, uzun süre beraber olacağımız eşlerimizin seçimi, kişinin hem bu dünya hem de ölüm ötesi boyutlar için geleceğini olumlu veya olumsuz programlaması yönüyle çok, çok önemlidir. Bu yöndeki ayetler ve bilhassa hadisler de oldukça fazladır.

Bizler demin de belirttiğimiz üzere sadece yakın çevremizi değil, yayınladığımız dalgalarla içinde yaşadığımız toplumu da “pozitif” veya “negatif” yönde etkilemekteyiz. Toplumlarda açığa çıkan huzurun veya kargaşanın, kaosun, …vs. kökeninde de bu vardır (bu işlev sistemde, diğer faktörlerle entegre bir biçimde bağlantılı olarak çalışır). Çok güçlü beyinlerin bu konudaki etkileri de yine oldukça güçlüdür. Bu sebeple bir toplumda (yerleşimde) bulunan, halen hayatta veya ölüm ötesine geçmiş bazı Velilerin, zaman zaman toplumsal arındırmalarla ilgili etkileri de bulunmaktadır. Tüm dünya üzerinde yayımlanan ve birbirleriyle girişim oluşturan beyin dalgaları nedeniyle yine tüm insanlar, beyinlerinin açık oldukları yönler itibariyle (ki, kişinin düşünce ve fiilleri de bu açıklığı oluşturmaktadır) çeşitli seviyeden birbirlerini o veya bu şekilde veri tabanları istikametinde düşünce ve fiil düzeyinde de yönlendirmektedirler. Aklımıza gelen düşünceler veya bu düşüncelerin yoğunlaşmalarıyla ortaya çıkan fiillerin bir kısmı da bu şekilde oluşmaktadır (bu olayı tanrısallık kavramı yerine Allah’ın varlıktaki bir sistemi, mekanizması, bir işlevi olarak düşünmek gerekir. Ayrıca bu durumu, meleki tesirler ve kişinin veri tabanıyla (programıyla) birlikte bir bütün halde değerlendirmeliyiz. Bir aşağıdaki ayetler de bir yönüyle bu duruma işaret etmektedir).

Sadece bunlar değil, maddenin aslının da “mana yüklü enerji dalgaları” olması ve tüm dalgaların holografik bir nitelikte bulunması sebebiyle, insanlar, nesnelerle ve doğayla da bağlantılıdır. Bu yüzden toplumların yaptıkları eylemler bir sonraki aşamada bela olarak çeşitli “doğal afetler” şeklinde de karşılarına çıkmaktadır. Ve burada o toplum içinde olan iyi insanlar da aynı etkileri almaktadırlar. Tıpkı bir yere dolu, fırtına yağdığında bunun iyi, kötü ayrımı yapmaksızın istisnasız herkesi etkilemesi gibi. Bunlar ise iki ayette şöyle anlatılmaktadır: “Musa, tövbe etmeleri için kararlaştırılan yere gelmek üzere, halkından yetmiş adam seçti... Ne zaman ki orada onları şiddetli sarsıntı yakaladı, (Musa şöyle) dedi: "Rabbim... Eğer dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin! Aramızdaki anlayışı kıtların yaptığı yüzünden bizi helâk mi edeceksin? O ancak, senin bir fitnendir; kimi dilersen onunla saptırır ve kimi dilersen hidâyet edersin... Sen Veliyy'mizsin; bizi mağfiret et ve bize rahmet kıl... Sen Ğâfir'lerin (bağışlayanların) en hayırlısısın" (7-155), “Sizden yalnızca zulmedenlere isâbet etmekle kalmayan (o toplumda bulunan iyileri de içine alan) bir belâdan korunun... İyi bilin ki Allâh Şediyd ul 'Ikab'dır (yapılanın sonucunu şiddetle yaşatandır). (8-25). Kendilerini açıkça uyaran uyarıcıları dinlemeyen toplumların, o olayla “senkronize bir biçimde” doğal afetlerle nasıl yok olduklarıyla ilgili olarak Kur’an da çok sayıda olay anlatılmaktadır.

 

Bir kişi yine beyin dalgaları vasıtasıyla bir başka kimseyle özel bağlantı da kurabilir ki bunun bir türüne “Telepati” denir. Gerçek anlamdaki şeyh - mürid ilişkisinde olan şeyler de, yine “ayna nöronlar” vasıtasıyla Şeyh isimli birimin, o müridin beynini, zaman içinde en ince kılcal damarlarına, snapslarına kadar etkileyerek evrensel sistem ve hakikatına dönük açılımı yapmak için programlamasıdır. “Zamanın Yenileyicisi” de evliya adı altındaki güçlü beyinleri de etkileyerek Kur’an ve Resulullah sırlarının açığa çıkışı için başta “batı biliminin” gelişmesine hız vermesi de, yine çok güçlü olan beyni tarafından yayınlanan dalgalarla olmaktadır (bu işin sadece “Afaki” boyutlardaki yönüdür. Bunu biz “Öz” yani, “Enfüsi” boyutlardan, günümüz tabiriyle “Kuantum Potansiyeli” yönüyle de düşünmemiz gerekir). Keza Kur’an, Allah’ın ve Meleklerinin (tüm Kuvvelerin) “Nebisine” yönlendirmekte olduğunu bu sebeple Allah’a İman edenlerin de ona yönelmelerini, teslim olmalarını ve sonuçta “Selamet” bulmalarını açıkça istemektedir. Başka ayet ve hadislerde de, yine ona imanın Allah’a iman, ona itaatın Allah’a itaat, onu sevmenin Allah’ı sevmek, ona uyanın Allah’a uymak, ona eziyet veya isyanın etmenin Allaha eziyet veya isyan olduğunu da açıkça söylemektedir. Başka bir ayette de, Resulullah’ın “Alemlere Rahmet olarak geldiğini” belirtmiyor muydu? Burada “Alemlere Rahmet” cümlesiyle, Kainatın, “Allah önce Benim Nurumu yarattı” diyen Hz Muhammed’in (sav) Öz yapısı olan “ Hakikatı Muhammediye Boyutuna” dayandığını, daha doğrusu, o Boyuttan yaratıldığını anlatmaktadır.

Bunun yanında Kur’an, “Allah yolunda ölülere ölü demeyin, onlar diridirler, Allah katında rızıklandırılırlar” diyerek, “Allah Yolunda” cümlesiyle sadece savaşta ölenleri kast etmediğini de belirtmektedir. Yoksa, Hakikatını bilmeyen, bilemeyen ancak Allah için sadece bedeninden geçen (bizler için çok büyük bir mertebedir) diri olacak, buna karşın Hakikatının İlim ve Kudretiyle hareket eden (Kuantum Potansiyelinde Şuurlu bir biçimde yaşayan) Resuller, Nebiler ve Veliler, hele hele Alemlerin kendisi için yaratılmış olan (tüm bu ifadeleri Tanrısal anlayışla düşünmemek gerekir) Hz Muhammed (sav) diri olmayacak, üstelik bir de bazı Tanrıbilimcilerin dediği gibi sıradan insanlar gibi, ölüm ötesinde olacak, öyle mi? Bu nasıl bir mantık, anlayış ve Kur’an’ ı okuyuştur ki bunun analizini de size bırakıyorum.

Bu yüzden Resulullah, ölüm ötesine geçmiş olsa da tıpkı hayattaymışçasına “Ruh (Işınsal) Bedeniyle” Şuurlu bir biçimde yaşamına devam etmekte, kendisine yönelenlere her an cevap verip onları çeşitli şekillerde yönlendirmekte, programlamaktadır (bununla ilgili tartışmasız birçok hadis yer almaktadır). Bu sebeple Resulullaha ne kadar çok yönelirsek, Onu ne kadar çok zikredersek (Salavat getirirsek), ayrı bir değişle beynimizi onun frekansal alanına ayarlama yaparsak o oranda (kapasitemiz nispetinde) Onun “Ruhu ve Bilinci” ile bağlantıya geçer, ondan “enerji ve bilgi” transferi yaparız. Buda sonuçta bizi selamete yönlendirir (1) (bkz. “ Enerji Alanları Ve Biz – 17, 18”).

“Allah yolunda ölenleri ölü sanmayınız” ayetindeki veya “insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” veya “ölmeden önce ölünüz” hadislerdeki, “Allah yolunda ölenleri”, “ölümle uyanan insanları” yada “ ölmeden önce ölmüş insanları”, Şuursal (boyutsal) anlamda, “beden boyutlarından sıyrılıp (maddesel anlayıştan ölüp) şuur boyutunda dirilenler” olarak düşünürsek, yaşayan böylesi birimlere ayrı bir değişle Resulullahı kapasitelerince yansıtan bu Şuur (enerji/data) birikimlerine yönelmekle de onlarla aynı şekilde bağlantı kurabilmekte, yine “enerji ve ilim” transferi yapılabilmektedir ki, “Rabıta” denilen bu olayın aslı ve gerçeği budur (maalesef günümüzde bu da oldukça çarpıtılarak ana noktasından saptırılmış, tanrısal bir anlayışa, hatta açık şirke dönüştürülmüş bulunmaktadır).

Yeri gelmişken burada geçmişte değindiğim çok önemli iki noktaya farklı bir açıdan tekrardan değinmek istiyorum. Bunlardan ilki, “bireysel ruhların ezelde yaratılması” kavramı, diğeri de “ bireysel ruhun maddi beyin tarafından üretilmesinin, yani maddesel bir yapıdan oluşmasının, Materyalistlerin öne sürdükleri gibi, ruhun maddeden kaynaklandığı, maddenin temel esas olduğu fikriyle aynı şeyi mi kastettiği” sorusudur. Bunlardan ilkiyle ilgili olan “Rabbin Ademoğullarından, onarın bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu; Ben sizin Rabbiniz değimliyim (Elestü birabbiküm) diye. Evet, şahidiz (Kalu Bela)! dediler… Kıyamet günü - biz bundan habersizdik- demiyesiniz” ayete bakacak olursak, bu konu hakkında üretilen ve tamamıyla hayal mahsulü olan hikayenin (2) aksine, burada ne ruhun, maddesel yapıdan önce var olduğundan ne de kendisinden bahsedilmektedir. Dolayısıyla ayet, “bellerinden zürriyetlerini almış” ifadesiyle “Sperm’e” işaret ederek, olayın moleküler, yani maddesel boyutta gerçekleşen bir işlev olduğunu mecazsal bir biçimde anlatmak suretiyle, yaratılışı itibariyle istisnasız her insanın, genetiklerinde mevcut olan “datalar” sayesinde “Rabbini Bilme” potansiyeline sahip olduklarını belirtmektedir (bu konuyu eski diyanet işleri başkanı Sayın Süleyman Ateşin tefsirinde de bulabilirsiniz). Bir hadiste (3) açıkça belirtildiği gibi anne karnında 120. günde özden (boyutsal katmanlardan) gelen bir güçle beyin tarafından üretilen bu “birimsel ışınsal ruha” ise, beyindeki tüm bu özellikler aynıyla yüklenir (nesnelerin ruhu ise, bildiğimiz üzere maddeden önce yaratılmışlardır).

Geçmişte bazı evliyanın (uydurma olan hikayenin değil) “ruhun ezelde” yaratılmasıyla ilgili bazı açıklamalarda bulunmaları, bu işi hiç bilmeyenlerin dillendirdiklerinden tamamen farklıdır. Onların açıklamaları kendi çağların ötesine geçerek zamanımıza hitap eder biçimde, “boyutsallık kavramı” içinde olmuştur. Yani kısaca, “ezel” ifadesini, zaman kavramı içinde belli bir süre önce olarak değil de, “Boyutsal Öncelik” olarak düşünürsek, farklı bir deyişle, “Klasik Fizik” yerine, “Kuantum Fiziği” açısından olaya bakarsak, “ruhun ezelde yaratılışı” ifadesinin “ruhun fiziksel yapısını” değil, zamansızlık ve mekansızlık boyutundaki “anlam”, “mana”, “mana bileşimi” olarak mevcut oluşunu bize anlattığını görürüz.

Keza, “ Ruhlar sınıf, sınıf toplanmış cemaatlardır. Bundan ötürü içlerinden birbiriyle tanışanlar, sevişip anlaşmışlardır. Birbirleriyle birleşemeyenler ise, ihtilafa düşmüşlerdir, anlaşamamışlardır” hadisi de Uzakdoğu felsefelerindeki Reenkarnasyon inancında olduğu gibi “insanın birimsel ruhunun” bedeninden önce var olduğunu değil, yine bir anlamda, “mana terkipleri” biçiminde “Kuantum Potansiyelindeki” mevcudiyeti ile bu “esma bileşimlerindeki” programa işaret etmektedir. O boyuttaki bu programın sonucu olarak, anne karnında 120. günde meleki (astrolojik) tesirler ile beyin, kendi “birimsel ruhunu” oluşturmuş ve tüm özelliklerini ona yüklemiştir. Böylece ürettiği ruh ile her an alış veriş içinde olan beyin, yaydığı dalgalarla, uyumlu olan diğer beyinlerle bir araya gelmekte, uyumsuz olanlarla ise, anlaşamamakta, uzaklaşmaktadır.

Aynı şekilde, “Allah ruhları, cesetleri yaratmadan iki bin yıl önce yaratmıştır” hadisi de, “insan ruhunu” kast etmediğini bunun yerine dünyanın, gezegenlerin, güneşin, yıldızların, galaksimizin ve diğer sonsuz galaktik yapıların, …vs. bir anlamda boyutlarındaki “ikiz” yapılarını, diğer bir anlamda da, “Kuantum Potansiyelindeki” “enerji / data” halinde var oluşlarını belirtmektedir (başta İmam Gazali olmak üzere diğer evliyanın görüşü de bu şekildedir). Biri fiziksel yapıların “somut” ruhudur, diğeri ise, “soyut” anlamdaki ruhudur. Çünkü ruh kavramının iki anlamı vardır ki, bunu da bir sonraki yazımda değineceğim. Görüldüğü üzere, tamamıyla ancak yüzyılımızda anlaşılabilen “Boyut kavramı”, ayet ve hadislerde “iki bin veya elli bin yıl önce” ifadeleri şeklinde de sembolleştirilmiştir. Dolayısıyla bu ifadeler, zamansal önceliği değil, “boyutsal önceliği yada bakış açısına göre “alt veya üst boyutları” anlatmak için kullanılmışlardır. Mesela“Allah, mahlukatın kaderini gökleri ve yeri yaratmazdan elli bin sene evvel yazmıştır (takdir etmiştir)” hadisinde olduğu gibi.

İkincisine gelince, böyle bir soru veya düşünce tamamıyla muhaldir. Çünkü gerçekte her şey her boyutu itibariyle bilinç ve enerjiden başka bir şey değil miydi? Dolayısıyla madde hiçbir zaman mevcut olmamıştır (kaldı ki, boyutsal derinliği olan maddesel beyin, o boyut itibariyle temel bir yapı da olmayıp “birimsel ruhun” oluşumu için aracı bir katmandır). Böylece “maddesel beynin” şu anda dahi “ışınsal (dalga)/ bilinç” yapıda olması sebebiyle birimin “ışınsal ruhu”, yine farklı bir yapı ve frekanstaki ışınsal beyin tarafından oluşturulmuş bir yapıdan başka bir şey değildir.

(Yararlanılan Kaynaklar: Yenilen, Mesajlar, Kendini Tanı, Ruh- İnsan- Cin, İnsan Ve Sırları – 1, 2, Tek’in Seyri, Sohbetler, Dua ve Zikir, Allah İlminden Yansımalarla Kur’anı Kerim Çözümü (B Meali) – Ahmed Hulusi)

(1) Mesela, dualarımızda Salavat okumakla, bizden sisteme yayınlanan dalgaları daha da güçlendirmiş olmakta veya zor bir durumdayken o duruma karşı potansiyel güç oluşturmakta yada ilimsel ilerlemede, konuları anlayıp idrak etmede fayda temin etmekte, …vs.

(2) Bu uydurma hikayeye göre, güya Allah, ruhları, ruhlar aleminde meydana getirmiş ve tüm bu ruhları huzuruna alarak onlara “ben sizin rabbiniz değimliyim” diye sormuş, onlar da, o “kalu belada” “evet sen bizim rabbimizsin” diyip Allah’a söz vermişler. Allah da onları sınamak için her şeyi unutturup yeryüzüne bedenlerine göndermiş ve hala da göndermeye devam etmektedir (gelecekte bedenleriyle buluşacak olanlar ise, hala ruhlar aleminde beklemektedirler). Öldükten belli bir süre sonra da Allah ruhları bu seferde tekrardan yeniden yaratacağı maddesel bedenlerinin içine sokarak verdikleri sözleri ne kadar tutup tutmadıklarına bakacak, hesap soracak bunun sonucuna göre de onları cennete veya cehenneme gönderecek. “Elest Bezmi” diye bir şey de uydurarak o alemde anlaşanlar burada anlaşmakta, anlaşamayanlar da burada yan yana gelememektedirler. Eğer siz bu örnekte olduğu gibi, modern bilimi kale almazsanız, Resulullahın (bir aşağıda yazdığım) ancak günümüzde doğrulu kanıtlanan anne karnındaki safhaları ve 120. günde ruhunu üretmesini anlatan ve yanı sıra cehennemin güneş olduğuyla ilgili hadisleri ve bunla bağlantılı ayetlerin tümünü göz önüne getirmezseniz, dini, farklı noktalara kaydırarak onu sisteme uymayan hayali hikayelere dönüştürmüş olursunuz (tekrardan topraktan bedenlenmeyle ilgili olarak bkz. “Yerler, Gökler Ve Kıyamet – 6, 7”, “Kuantum Ve Din – 1”, “Din – Bilim – 12” ).

(3) “Sizin birinizin ana - baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde (ikinci kırk, yani 80) katı bir kan pıhtısı halini alır. Sonra yine o kadar zaman (üçüncü kırk) içinde mudge yâni bir çiğnem ete tahavvül eder. (120 böylece tamam olduğunda) Allah bir melek gönderir. Ve tekâmül eden mudgeye dört kelime emrolunur ki; Onun işini, rızkını, ecelini, sâid veya şakî olduğunu yaz!.. denilir”.

Not: “Kuantum Ve Din – 9” başlıklı yazı daha açıklayıcı olması açısından, yayınlandıktan 3 gün sonra ekleme ve düzenlemelerle tekrardan yayınlanmıştır.

 

 
 

Kenan Keskin
İstanbul - 26.04.2011
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com