Kuantum ve
Din – 4

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

 

Materyalizm: Materyalizme “Kuantum Ve Mistisizm - 6, 7, 8, 9” başlıklı makalelerimizde epeyce değinmiş, bu felsefenin doğru olamayacağını detaylarıyla açıklamıştık. Şimdi ise başka yönleriyle beraber bu görüşü de tekrar özetleyelim. Geçmişten yüzyılımızın başına kadar her şeyin temelini “madde ve maddi yapıtaşları” biçiminde ve haliyle boyutları çok çok sınırlı olarak gören bu felsefeyi savunanlar, nedensellik ilkesi içinde süper bir makine gibi tıkır tıkır işleyen bir evrenin varlığını kabul etmelerine karşın, ilk nedeni pas geçip açıklayamaksızın tüm bunların nedensiz, amaçsız ve tesadüf olarak meydana geldiğini söylemekteydiler. Şimdilerde kuantum diliyle konuşsalar da sonuçta yine ana düşünceleri değişmeyip bu sefer de sadece “Hysenberg’in Belirsizlik İlkesinin” yani, “Olasılıkların” esas ve hakim olduğu ve sonsuz-sınırsız, ezeli ve ebedi olan “Sanal Vakum Potansiyelinin” tüm her şeyin temelini teşkil ettiğini kabul etmektedirler, hem de ellerinde hiçbir kanıt olmamasına karşın, Bilincin de temeli olarak. Ayrıca bu boyuta, “ Temel Hiçlik” boyutu adını da vermektedirler (“Temel” dedim, çünkü “Gerçek Vakum” Boyutu da ayrıca yine “hiçlik” boyutudur) (1). Dolayısıyla, yine deneysel verilerin açıkça gösterdiği Hiçlikteki “Kuantum Potansiyeli” Boyutu ile “Mutlak Hiçlik” boyutunu inkar etmektedirler (onların belirttiği “hiçlik” boyutu doğrudur, ancak bu, anlaşılacağı üzere “Mutlak Hiçlik” olmadığı gibi, “Kuantum Potansiyelindeki” “Hiçlik” de değildir). Ayrı bir deyişle, onlara göre “Sanal Vakum” boyutunda “Planck kütleli ve enerjili” parçacıklar ortaya çıkıp yok olmakta ve bunlardan “ Belirsizlik İlkesince” uygun olanlar patlayarak ya da açılıp genişleyerek sadece maddesel evren ve evrenleri meydana getirmektedir. Kuantum Alanlarınca olaya bakıldığında ise, “Sanal Vakum Alanı” sadece bu “Planck kütle ve enerjili” tanecikler adı altındaki yoğunlaşmaları (parçacıkların aslı olan frekansal yapıları) meydana getirmek için dalgalanmakta, bunlardan bazıları ise, “Planck Boyutu” üzerine taşarak evrenleri ve bunlardan biri olan evrenimizi (boyut - boyut evrenimizin temel yapıtaşlarını ve haliyle atom, molekül, hücre, insan ve evreni) oluşturmak üzere çeşitli biçimlerde dalgalanmaya devam etmektedirler (Bkz. “Kuantum Ve Mistisizm – 5”).

Bu söyledikleri elbette doğrudur, ancak yanlış olan, “Belirsizliği temel yasa” olarak görmeleri ile Maddenin (Maddesel Boyutun da) tek gerçeklik olduğunu varsayımsal olarak kabul etmeleridir. Bu nedenle de madde boyutu dışında hiçbir boyut ve varlıkların olamayacağını belirtirler. Denklemler ve birtakım kesinleşmiş deneyler, ucu açık olarak daha derinsel boyut ve varlıkların varlığını işaret etse de keyfi -inançlarının gereği- bunlara sınırlama getirmektedirler. Sonuç olarak, Kuantum Fiziği açısından olaya baksalar bile, deneysel olarak ispatlanmış kuantum boyutunun bazı yasalarını kabul etmemelerinden veya görmezden gelmelerinden ötürü, varlığa bakış açıları yine değişmemekte, kabul ettikleri (kendilerine dayanak aradıkları) bilimsel verilerin (mesela kuantum alanları gibi) kendi aleyhlerinde sonuçlar verdiğini bile görememekte, görseler bile üzerinde hiç durmamakta, böylece bilimsel verilerin aksine  tüm bu oluşumların, rastgele, tesadüf olarak meydana geldiğine ve haliyle her şeyin, amaçsız, nedensiz ve kaotik biçimde maddenin dönüşümlerinden ibaret olduğuna inanmaktadırlar. Bu öyle bir inanış ki, Varlığın ilk nedenini, niçinini açıklayamadıkları ve açıklayamayacakları halde, her şeyi açıkladıklarını, bu anlamda sonuçlandırdıklarını varsaymakta ve insanlara da bunu lanse etmektedirler.

Oysa Kuantum fiziği, birçok açıdan maddenin, dolayısıyla ona ait olan yasaların gerçekte var olmadığını bize kesin bir şekilde anlatmaktadır. Mesela bir taraftan, çok kaba (yüzeysel) olarak madde dediğimiz şeyin gerçekte  çok yavaş titreşime sahip “Durağan Dalga” olduğunu söylerken (bkz. “Dalgalar Ve Özellikleri – 7”), diğer taraftan da sisteme biraz daha zumlama yapıldığında, maddenin daha alt boyutları itibariyle enerji yapısına dönüşmesinin yanı sıra, madde görünümünde bile aynıyla enerji olduğunu, yani enerjinin o surete bürünmüş yine enerjisel bir hal olduğunu belirtmektedir (6 veya 7 boyutu kapalı, 4 boyutu ise açılmış olarak işlevler gerçekleştiren Stringler de bunu anlatmaktadır). Bunun yanında, farklı bir açıdan bakacak olursak, Kuantum Fiziğinde bir taneciği ölçümleme anının önemli olduğunu, ölçümleme (ya da gözlemleme) anının öncesi ve sonrasında ise, o taneciğin tüm özelliklerinin bir arada olduğu “ Olasılık Dalga” yapısına döndüğünü kısacası, “Maddesel Özelliğinin” ortadan kalktığını daha önceleri söylemiştik. Bu ise, Maddenin, Soyut olan bir şeyin, Somut görünen bir Özelliği olduğu anlamına gelmektedir. Bunu genelleştirirsek, bildiğimiz uzay- zaman, madde- enerji, ancak gözlemleme (algılama) anında Bilincimiz tarafından var edilmekte ve maddesel yönlerinden (maddi özelliklerinden) bahsedilebilmektedir. Ancak bu durumda bile algılamalar sürekliymiş gibi görünse de gerçekte böyle bir süreklilik de mevcut olmayıp Bilinç, beyin adı altında, beynin kendi maddi yapısı da dahil olmak üzere tüm uzay-zamanı, madde ve enerjiyi, anlık film kareleri şeklinde kesikli olarak meydana getirmekte, ayrı bir deyişle, birimsel algılamalardaki süreklilik kesintiye uğramakta, fakat yaşadığımız boyutun gereği (bir programın sonucu) olarak beynin algılama hızı dolayısıyla, bu durum görünmemekte ve her şey kesintisiz, hareketli olarak algılanmaktadır (bu süreksizlik durumu, insan dışındaki sonsuz boyutlardaki tüm algılayıcılar için de geçerlidir). Ve bu ise, en kısa “an” olan “Planck Zamanınca” yani, her “10 üssü (-43) sn” de bir gerçekleşmektedir. Böylece her 10 üssü (-43) sn de bir tüm evren, bir boyut itibariyle zaman ve mekanın bulunmadığı “Olasılık Dalga Denizine”, daha alt boyutu itibariyle de yine sonsuz olasılıkları içinde barındıran “Kuantum Potansiyel Denizine” dönüp tekrar en ince ayrıntısına kadar oluşmakta ya da projekte edilmektedir.

Biz bu durumu “Din- Bilim Soru Ve Cevapları - 8” adlı makalemizde Elektromanyetik Dalgaları açısından da detayıyla açıklamıştık. Çünkü görüntü dediğimiz şey, nesnelerden bize gelen ışığın (fotonun) o nesneye ait olan bilgiyi (Data’yı) göz alıcılarına aktarması ve buradan da sinirlerdeki iyonik elektrik akımı vasıtasıyla beynin ilgili bölümünde değerlendirilmesi sonucu oluşmaktadır. Yine bildiğimiz  üzere fotonlar su gibi sürekli bir yapıda olmayıp bilye (boncuk) gibi kesikli bir yapıya sahip olduklarından, bu açıdan da, her iki “Planck zamanı” arasında yani, her bir süreksizlik noktasında bildiğimiz tüm uzay-zaman, madde ve enerji, bu “Zamansız ve Mekansız Enerji-Bilgi Denizine” geri dönüp yok olmakta ve yine o “an” içinde bir öncekinin devamı olacak şekilde “Maddesel Dünya” ve “İçindeki Maddesel Yapılı Bizler” olarak yepyeni bir yapı halinde tekrar yaratılmaktadır. Sadece göz (görme durumu) için değil, diğer duyularımızın da temelde Elektromanyetik dalgalara dayanması sebebiyle, aynı durum eşzamanlı bir biçimde tüm bu duyular için de aynen gerçekleşmektedir. Sonuç olarak, nesneler (Maddeler) temelde mevcut olmadıkları gibi, katı, sert, sabit (durgun) görüntüleri bile gerçekte var değildir. Çünkü her bir saniyede, yüz milyar kere, yüz milyar kere, yüz milyar kere, on milyar kez tamamıyla yok olup yeniden var olmalarından ötürü tüm Madde, madde olmaktan çıkıp maddemsi bir yapı, soyut bir gerçekliğin projektesi, hayali bir şey, …vs olarak görüntü vermektedir.

Materyalistler, maddenin var olmayacağına ilişkin bu kesin durumlara karşın bir cevap veremedikleri gibi, cevap veremedikleri diğer can alıcı sorulardan birkaçı da mesela, eğer “Mutlak Hiçlik”  ve “Mutlak Bir Bilinç” yoksa o zaman Neden ve Niçin, “Sanal Vakumdaki Alanın” dalgalanmamışlık, yani “Alanın Saf hali olarak Kendisi” mevcuttur? Bu “Alan” Nereden, Niçin ve Nasıl yaratılmıştır? Sonuçta burada bir varlığın mevcudiyeti söz konusu olduğundan, “öylece vardı” gibisinden bir var kabul edişin, açıklamanın da bilimsel ve mantıksal olarak bir değer ifade etmediği, soruyu çözmediği açıktır. Temel olarak gördükleri Belirsizlik ilkesi de, bu “Alanın” Niçin var olduğunu açıklayamaz. Bu ve bazı şeyleri bir kenara bıraksak dahi, hiçbir etki olmaksızın hiçbir şey hareket edemediğine, varlık kazanmadığına göre, bu etki yine Neden (Niçin) ve Nereden gelmekte, Neden Alanın “Hiçlik” yani “Dalgalanmamışlık” yönü, varlığını her an koruyamıyor da (dalgalanmaması gerekirken) her an dalgalanıp, bir de  üstelik aynı tür Planck parçacıklarını oluşturmakta (evrensel anlamdaki “Süperpozisyon” durumu) ve bunlardan bazıları evrenleri ve bir tanesi de bizim evrenimizi meydana getirmektedir? Oysa evrenimizin, rastgele, tesadüfi bir oluşumun sonucunda meydana gelemeyecek bir biçimde, yani “ihtimalin, ihtimal olamayacak bir şekilde” bir Bilincin eseri olarak ortaya çıktığını ve davranış sergilediğini yine “Kuantum Ve Mistisizm - 6, 7, 8, 9”  adlı makalemizde detaylarıyla anlatmıştık.        

 

“Alanın” kendi varlığını bir kenara bıraksak bile, Neden “Sanal Vakum” Boyutu yani, tüm her şeyin Olasılığının bir arada olduğu “Evrensel Sperpozisyon” durumu dolayısıyla Belirsizlik İlkesi, dolayısıyla Fizik Yasaları mevcuttur? Neden tüm bu yasalar böyledir? Ve dahi, özden bir  etki olmaksızın (ki, Teistler ve Deistler bunu, Kuantum Fiziğinin tam tersi bir şekilde ötedeki bir hiçlikteki Tanrının etkisi olarak görürler) bu “Süperpozisyon” durumunun sonsuza dek öylece varlığını sürdürmesi gerekirken ve Bilincin de her şeyin öncesinden, yani özünde var olduğuna inanmazlarken, evrenlerin oluşması için “Kuantum Boyutundaki” bu “Olasılık Denizi”, Neden (Niçin), Nasıl bir şekilde ve Kim tarafından “Kuantum Çöküntüye” uğratılmaktadır, “tesadüf, şans, ihtimal”, … gibi cümleler bir cevap olamayacağına göre. Halbuki Kuantum Fiziğinde çift yarıklı deneyinin de defalarca bize gösterdiği üzere, taneciklerin, onu gözlemleyen Bilinçle bağlantılı olduğunu (Bilincin, deneyin ve denklemlerin parçalanmaz bir elemanı olduğunu), bir Bilincin eseri olarak (veya etkisiyle) Maddesel bir şekilde görünüp özelliklerini sergilediğini, Bilincin bakış açısı değiştikçe, taneciğin de davranışını ona göre değiştirdiğini, kısacası bir Bilinç olmasa algılanan şeyin olamayacağı, Temelde bir “Mutlak Bir Bilinç” bulunmadığı takdirde ise, ne algılananın ne de algılayanın mevcut olamayacağını açıkça söylemekteydi.

Ayrıca tarihi gelişimine baktığımızda Materyalist Felsefedeki tutarsızlıklar, çelişkiler ve daha da önemlisi Materyalistlerin kendi düşünceleriyle, bilimsel verileri bir türlü oturtamamaları, birçok ana (hayati) noktaları açıklayamamalarına rağmen, inançlarını sarsılmadan sürdürdükleri açıkça görülmektedir. Çünkü Materyalistler, önceleri her şeyin temelini beş duyuyla tespit ettikleri “Somut Madde” olduğunu ve hareketliliğin bu Maddenin kendi içindeki dönüşümleri sonucu tesadüfler içinde meydana geldiğini söylemekteydiler. Dolayısıyla onlara göre Madde, (ellerinde bir delil olmaksızın) yaratılamaz ve yok edilemez temel gerçeklik idi. Ancak yüzyılımızın başında atomun parçalanmasıyla “Madde” iflas edince, bunun üzerinde hiç durmayarak ve birçok soruyu da cevapsız bırakarak bu sefer Maddenin temel yapı taşları olan enerjisel parçacıkları temel almaya başladılar (bilimsel anlayış ilerledikçe, var oluştaki tesadüflük de, daha da imkansızı olan sayısız, sonsuz tesadüfler zincirine dönüşmüştür).

Fakat Rölativite teorisine ve Kuantum Alanlar Kuramına göre, “Somut Madde” dediğimiz şey, hatta parçacık yönüyle foton dediğimiz tanecik bile tamamıyla, o şekilde yoğunlaşan “Enerji Alanının” bizim tarafımızdan isimlendirilmesinden ibaretti. Bu nedenle Madde, maddesel tanecikler ve aralarında kuvvet taşıyan enerji tanecikleri (bosonlar) toplamı, madde-enerji bütünselliği olan bir şey değildir. Tüm bu bütünsel yapının, gerçekte “Alan Dalgalanmalarının” bir görünümü olmaları sebebiyle (yukarıda da belirttiğimiz üzere) gerçekte tamamıyla “Enerji Alanıdırlar”, ve dahi bu Enerjinin Dalgalanmamışlık yönüyle o bile değildirler. Haliyle madde diye bir şey yoktu. Bunu bir an için düşünmesek dahi, yine yukarıda da belirttiğimiz gibi, farklı bir bakış açısından Kuantum fiziğine göre “Somut Madde”, bir Bilinç tarafından gözlemlenmediği sürece “Varlığın bir Boyutu itibariyle” tamamıyla “Olasılık Dalgası” halinde ya da daha alt boyuttaki “Kuantum Potansiyelindeki” durumu itibariyle, bir “Soyutluluktan” hatta “hayali bir oluşumdan” ibaret değil miydi? Dolayısıyla onların hâlâ dillendirdikleri ve felsefelerinin ana dayanak noktası olan “Temel Madde” diye bir şey yoktu ve hiçbir zaman da mevcut olmamıştı. Yok olan sadece Materyalizm değil, maddeyi temel alan ve maddeye göre düşündükleri “mana” boyutunun varlığına inanan Tanrı ve Tanrısal Sisteminde (Sistemlerinde) mevcut olmadığı, olamayacağı da ortaya çıkmıştı (Elbette burada Allah ve O’nun İlminde yarattığı Sistem ve Düzeni kastetmiyorum).

Maddenin temel yapıtaşları olan foton ve diğer üç bozon da dahil istisnasız tüm parçacıkların, onların temel düşüncesi olan “Somut Bir Şey” yerine, tamamen “Soyut Şeyler” oldukları gerçeği açığa çıktıktan sonra, bu sefer bilim, her şeyin temelinin aslında “madde ve enerjinin de” ötesinde, “Soyutun da Soyutu” olan “Simetrilere” dayandığını, “Enerji ve Maddenin”  ve haliyle onlara ait olan “Tüm Yasların” bile bu Simetrilere göre şekil aldığını ortaya koymuş, dolayısıyla yeni bilimsel keşifler, Varlığın Hakikatinin Bir Bilinçsel yapı olduğunu daha da perçinlemiştir. “Belirsizlik ilkesi de” bu Simetri yasalarına bağlı olduğundan temel yasa olamamaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen Materyalistler, temel aldıkları “Somutluluğun” iflas edip “Somutluluğun”, yani Maddi olan bir şey (maddenin bir türü) yerine, tamamıyla “Soyutluluktan”, “Soyut Olan Bir Şeyden” meydana geldiğini de görmezden gelmiş ve gelmekte, maalesef bu konudaki sorulara da cevap verememektedirler. Sadece bu değil, bunların yanında, Eğer “Mutlak Bir Bilinç” yoksa, “Alanın Dalgalanmamışlık” yönü Süpersimetrik bir yapıda olmasına karşın, temel olarak gördükleri “Sanal Vakum” Boyutundaki açığa çıkan Planck kütleli parçacıklarda, Neden, Niçin bir Simetri kavramının (yasasının) mevcut olduğu?, Süper Simetrik olarak gördükleri bu boyutta yine Neden, Niçin Simetri kırılmaları meydana geldiği (3) (demek ki, açığa çıkan parçacıkların oluşturduğu o boyut Süpersimetrik değilmiş) ve bu kırılmalar dolayısıyla Neden ve Niçin daha karmaşık Sistemler ve Düzenler oluştuğu ve bunların, Neden, Niçin Simetrilere uyduğu, tüm bu Fizik Yasaların ve Simetri Yasalarının kaynağının ne olduğu sorularına da cevap verememektedirler. Veremeyeceklerdir de. Çünkü kendi felsefeleri bunlara da cevap verecek türden değildir. Oysa bu Simetrilerin varlığı ve Kırılmaları da, Temeldeki “Mutlak Bir Bilincin” mevcudiyetini açıkça göstermektedir (Simetri Kavramı için bkz. “Kuantum Ve Mistisizm – 9” ).

Bu arada kuantum fiziği, maddenin var olamayacağını açıkça belirtmesiyle birlikte, Materyalistlerin inançlarının aksine, madde dışında boyut ve varlıkların mevcut olduğunu da bize göstermektedir. Şöyle ki, madde dediğimiz şeyin kendisi, gerçekte belli bir enerji ve o enerjiye karşılık (denk) gelen frekansa (birim zamandaki dalga sayısına) sahip bir enerji titreşimiydi. Frekanslar ise sınırlı sayıda bir şey olmayıp sonsuzluğa uzanan bir yapıda olabilmektedir. Bu nedenle maddesel dünyamızdaki (evrenimizdeki) tüm varlık adı altındaki frekanslarla, bu varlık içinde tespit edebildiğimiz ışınsal frekanslar (dalga boyları) belli bir değere sahip olup sonsuz dalga boyları içinde yok hükmündedir. Bu da, maddesel boyutumuzu oluşturan frekansların ötesindeki frekanslardan (frekans aralıklarından) oluşan Alemlerin (Boyutların) ve o Boyutlardaki Canlıların varlığını otomatikman göstermektedir ki, bu aynı zamanda “sadece madde vardır”, “her şey maddeden ibarettir” görüşünü esas alan Materyalizmin de bilimsel anlamda ayrı bir açıdan iflası olmaktadır. Bir sonraki yazımızda değinmek üzere bu durumu, Elektromanyetik dalgalar (E-M) ve Beyin arasındaki ilişki açısından da açıklayabiliriz. Ayrıca çok önemli bir noktaya daha değinmek istiyorum o da, Maddeye -dolayısıyla taneciklere- Enerji Alanları açısından bakmayı bir an için bir kenara bırakırsak bile, Maddenin sonsuz ve sınırsız olmasının, bir üstte anlattığımız gerçekler dolayısıyla, Varlığın, tamamıyla ondan ibaret olduğu anlamına gelmemektedir, gelemez de. Çünkü bu boyut, çokluk boyutu içindeki boyutlardan sadece bir boyuttur. Aynı şekilde (“Suretler” ya da bunun kaynağı olan “Sanal Vakum Boyutu” itibariyle) maddesel boyutun ezeli ve ebedi oluşu yani, daima mevcut olması da, Zamansızlık ve Mekansızlık Boyutlarının mevcut olması nedeniyle bu “Maddesel Boyutun” yaratılmadığı, yaratılamayacağı anlamına gelmemektedir. Maddesel boyut da, Çokluk (Efal) boyutu gibi, Zamansızlık ve Mekansızlık Boyutundan  (Kuantum ya da bir alt boyutu olan Kuantum Potansiyelinden) Boyutsal Olarak Yaratılmıştır. Çünkü Madde, “Mutlak Bilincin” dışa vurumudur. Dolayısıyla Madde sadece ve sadece, Mutlak Bilincin indinde Hükmi (var kabul edilmiş) olarak mevcut olabilmektedir, o kadar.(Bkz. “Kuantum Teorisi – 2”, “ Kuantum Ve Mistisizm – 4”).

 

(Yararlanılan Kaynaklar: Tek’n Seyri, Yenilen – Ahmed Hulusi / Fiziğin Taosu – Prf. Fridjof Kapra / Yanılmışım Tanrı Varmış – Antony Flew)

(1) Sanal Vakum, Planck boyutlu taneciklerin oluşturduğu boyuttur. Gerçek Vakum ise, Planck boyutu üzerine çıkıp patlayarak veya genişleyerek oluşan uzay-zaman içindeki elektron, proton, kuark, …vs. gibi parçacıklar ile anti parçacıkların var olup yok olduğu, ayrı bir deyişle Sanal Parçacıkların meydana getirdiği boyuttur.

(2) TV ve Sinema makinesi gibi cihazlar da, anlık görüntülerin belli hızlarda hareketlendirilmesi esasına göre çalışmaktadır.

(3) Evrenin, evrenlerin oluşumundan, her defasında kendisini aynı şekilde kopyalayan Hücrelerin Mutasyona uğramasına kadar, görünen Sistem ve Düzenin oluşması hep Simetrinin, Simetrilerin kırılmasına bağlıdır (mutasyon öncesi kopyalanan hücreler, simetrik durumdadır).

 

 
 

Kenan Keskin
İstanbul - 10.11.2010
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com