Kuantum ve
Mistisizm – 6

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

“Kar

“Gerçek Vakumda” ortaya çıkan tanecikler ya birleşerek boşluğa geri dönerler ya da birleşmeleri sonucu başka madde-anti madde parçacıkları oluştururlar. Bunlar da birleşerek ya ilk durumdaki taneciklere dönüşerek vakuma geri dönerler ya da ikincil reaksiyonlarla başka başka parçacıklara dönüşmek suretiyle aşamalı olarak vakumda yok olurlar (burada oldukça karmaşık işlevler yer almaktadır). Mesela en basitiyle boşluktan beliren bir foton çifti ya yok olur ya da enerjileri yeterliyse bir elektron-pozitron çifti oluştururlar. Onlar da birleşerek fotonlara bölünmek suretiyle boşluğa geri dönerler. Tüm bu var oluş ve yok oluşlarda parçacıklara ait yük, kütle, spin, enerji, …vs. özellikler de hep korunur. Yani bu işlevlerde, özellikler hep toplamda sıfırı verecek şekilde sonuçlanmaktadır. Mesela, madde parçacığın (+) enerjili, anti parçacığının ise, (-) enerjili olup toplamda sıfır olması gibi. Bazı durumlardaki, parçacıklar yok olup yeni tanecikler oluşturduklarında, kendilerine ait olan bu özellikleri, o taneciklere aktarırlar. Bunun yanında bu parçacık ve reaksiyonlara ait tüm bilgiler, bu parçacık dalgalanmalarının özü olan Boşluğa da kayıtlanmaktadır. Sadece bunlar değil, kararlı parçacıklarla, kararsız parçacıklar arasındaki etkileşimler ile kararlı parçacıklara ait tüm bilgiler de vakumda sonsuza dek kaybolmaksızın depolanmaktadır. Sonuç olarak, vakum ortamındaki parçacık ve kuvvet alanlarının oluşturduğu bu kuantum çorbasını daha derinlemesine incelediğimizde burada, kaotik bir durumun ortadan kalkıp bunun yerine muazzam bir dengenin, bir düzenin, bir bilinçli yapılanmanın var olduğu ortaya çıktığına şahit olmaktayız. Başka bir deyişle, bu bilinçli yapılanma, en temel düzeydeki Mutlak Bilinç tarafından programlanmış olarak meydana gelmekle kalmaz, aynı zamanda onlara ait “datalar” da o Mutlak Bilincin bir boyutunda kayıt altına alınmaktadır.

Boşlukta, daha doğrusu boşluk olarak ifade ettiğimiz, fakat boşluk yerine sayısız sanal parçacıklarının oluşturduğu etkinliğin özünde (bir alt boyutunda) var olan bu Mutlak Bilinç nedeniyledir ki, hiçlikten açığa çıkan elektron, pozitron, kuark, foton, gulon, …vs. fermion ve boson çiftlerinin tamamıyla vakumda yok olmalarına karşın bu hiçlikten, yine aynı yüke, kütleye, spine, …vs. sahip aynı tür parçacıklar ve reaksiyonlar meydana gelmekte ve bu durum şaşmaksızın sonsuz kez tekrarlanmaktadır. Oysa her an hiçlikten yaratılan ve hiçliğe geri dönen bu parçacıkların oluşturduğu boşluktaki bu etkinliğin özünde bir Mutlak Bilinç olmasaydı, tamamıyla kontrolsüz, rastgele, …vs. olan böylesi bir ortamda bu denli düzenli bir şeyin oluşması yüzde yüz imkansız olurdu. Farklı deyişle, Hiçlikten, her defasında tamamen farklı türde ve farklı kütle, yük, spin, …vs özelliğine sahip parçacıkların açığa çıkmaları gerekirken böyle olmayıp hep aynı tür ve özelliklere sahip tanecikler açığa çıkmaktadır. Daha da ilginci, evrenimizin “gerçek vakumdan” açığa çıktığı düşünülürse, parçacıklara ait bu özelliklerin trilyonda bir değişikliği, evrenimiz meydana getiremeyeceği de aşikâr görülmektedir (1). Aynı şekilde devamlı yenilenen hücrelerimizdeki atomların yerine gelen atomlar da hep aynı tür atomlar olmakta, farklı bir atom yer almamaktadır. Özetle, gerek vakum boyutunda gerekse de atom-molekül boyutundaki atomlar öncekilerinin ne yaptığını çok iyi bilir bir biçimde ortaya çıkmaktadırlar (tesadüfçüler, tamamıyla bilimsel ifadelere dayanan anlattığımız ve bundan sonraki açıklayacağımız gerçeklerin hiçbirine açıklık getirememekte, bunu kendileri de açıkça itiraf etmektedirler).

Zaten I. Bölümde de değindiğimiz gibi, kararlı parçacıklar arasında anlık bağlantılar varsa aynı biçimde hem sahte hem de gerçek vakumda var olan parçacıklar arasında da doğal olarak zaman ve mekân kaydı olmaksızın anlık bir bağlantı mevcuttur. Biraz daha açarsak, parçacıkların o çok kısa süreler içerisinde var olmaları ve yok olmaları sırasında vakumdaki o andaki parçacıkların her birinin arasında var olan bağlantılar gibi, daha önce ve daha sonra açığa çıkan ve çıkacak olan tanecikler arasında da anlık bağlantılar mevcut olup her bir tanecik tümün bilgisine sahip olmaktadır. Bir önceki bölümde değindiğimiz, evrenimizin her yerini dokuyan, dolayısıyla madde ve enerjinin en küçük yapıtaşı olan kurtdeliklerinin, aynı zamanda geçmiş ve geleceği de birbirine bağlayan kapılar olduklarını göz önüne aldığımızda da yine bu durumun varlığını görürüz. Dolayısıyla “BOŞLUK” da “Holografik Özelliğine” sahiptir. Bu da, Bilincin temel ve esas olduğunun, maddenin bir ürünü olmadığının açık göstergesidir.

Bunu bir kenara bıraksak bile, Bilincin maddenin bir ürünü olmadığını başka şekillerde de görebiliriz. Bildiğimiz gibi, gözlemci ile gözlemlenen arasındaki ilişkinin Kuantum boyutlarında oluşan bir etkileşimin, daha doğrusu bir işlevin sonucu olması ve yine Kuantum boyutundan başlamak üzere buradan taneciklere ve sırasıyla atom, molekül ve nesnelere (maddesel boyutumuza) kadar tüm varlığın mevcudiyetinin, gözlemcilerin, yani yalnız ve yalnız şuurlu varlıkların var oluşlarına bağlı olması, her şeyin temelinde Bilincin olduğunu bize açıkça göstermekteydi. Başka bir deyişle, nasıl ki algılanan maddi nesneler, bilinçli algılayıcılar tarafından var ediliyorlarsa, maddenin, enerjinin yoğunlaşmış bir formu olması sebebiyle aynıyla enerjinin de aynı bilinç tarafından yaratıldığını söyleyebiliriz. Bu yüzden varlığın aslı madde olmadığı gibi, enerji de değildir ve olamaz da. Ancak bilinç, enerjiyi yoktan meydana getirmekle kalmaz ona yüklenerek dilediği özelliklerini açığa çıkartır. Bu durum, hem birimsel hem de evrensel anlamda böyledir. Bunun yanında bilincin belli bir mekânının bulunmayıp madde ve enerji gibi uzayda yer kaplamaması, her an her yerde olabilmesi, yer alması (öyle ki, düşündüğün bir anda Ay da veya Jüpiter’desin, bir anda Andromeda galaksisi ya da evrenin herhangi bir boyutundasın, …vs.) bilincin, madde ve enerjiyle kayıtlı olmadığının bir başka göstergesidir. Zaten bilincin madde ve enerjiden tamamen bağımsız olduğunu ve onun özündeki Kuantum Altı Boyuta ait olduğunu gösteren bir yığın deneyin, dünyanın önde gelen üniversitelerinde yine ünlü bilim adamlarınca birçok kez ispatlandığını ilgili yazılarımızda tüm detaylarıyla açıklamıştık.

Bu arada bazı bilim adamlarınca hiçlik kavramının anlaşılmadığı ya da çok önemli bazı temel verilerin üstünden atlanıldığı, değerlendirmeye sokulmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü hiçlik, hiçtir. Hiçlikte, hiçin dışında bir şey olamaz. Bilinen ve bilinmeyen tüm kavramlar hiçlikte varlığını tamamıyla yitirirler. Öyle ki, Hiçlikte Hiçin, Hiçlik tanımı, kavramı bile geçersizdir. Hiçe bir şey ekleyemeyeceğimiz gibi, hiçten de bir şey çıkartamayız ve çıkamaz da. Bu nedenle hiçlikten ancak hiçlik çıkar. Eğer hiç olarak algılanan bir boyuttan varlık doğuyorsa, bu hiçlikte, bir “Mutlak Bilincin” var olduğu anlamına gelir. Böylece, bir boyuta göre hiçlik olarak görünen bu boyut, kendi boyutlarında hiç değil, tamamen soyuttan ibaret ve “sanal vakumun” kaynağı olan Mutlak Bilinçten başka bir şey olmamaktadır. Ancak bu boyut tasavvufun işaret ettiği “Mutlak Hiçlik” boyutu da değildir. “Mutlak Hiçlik”, sonsuz-sınırsız Mutlak Bilincin de (“Salt Data’nın” yani “Nokta’nın” da) özü olan ve tüm kavramların geçersiz olduğu boyuttur, Zat Boyutudur. Nefs Mertebeleri itibariyle, Bilincin en saf hali olan Safiye Nefs mertebesidir. Mutlak Bilincin bile eridiği, “Bilinçsiz Bilinç” durumu. Dolayısıyla her şey asıl olarak Mutlak Hiçliğe dayanır, fakat buna rağmen tüm bu şeyler “Mutlak Hiçlikte” yer de etmezler. Bu boyutta var olan tecelliler bile, bilinmezliğin kendi içindeki bilinmezliği ile olan şeyler olup bunlar ancak hiçlikle anlaşılacak şeylerdir. Bu arada, hakkında hiçbir şey söylenmenin mümkün olmadığı Zati (Mutlak Hiçlik) boyutu, anlatım sadedinde, ona yaklaşım sağlamak amacıyla bir alt boyuttan yani, Sıfat mertebesinden, yenilen formatıyla söylersek “Data” boyutundan anlatılmaktadır.

Konumuza geri dönersek, evrenin ve evrendeki yaşamın tesadüfi olarak açığa çıktığını söyleyen birtakım düşünen insanların tamamıyla bilimsel alt yapıdan yoksun kendi inançlarını dile getirdiklerini daha önceden de belirtmiştik. Üstelik bunu da eksik ve yanlış tarif etmekte böylece birçok şeyi ya göz ardı ya da hasıraltı etmektedirler. Çünkü olay, matematiksel olarak imkansızlıkla eşdeğer olan bir şeyi tesadüfi olarak kabul etmelerinin de çok çok ötesinde, her biri bu dereceden imkansız sayılar içeren tesadüfler zinciri, yani sayısız kez tesadüfler içinde tesadüf içinde tesadüf içinde, …vs. benzer deyişle, tesadüf kere, tesadüf kere, tesadüf kere, …vs. biçiminde olmakta ve bu bile sayısız şekilde devam edip gitmektedir. Bir defa Entropi kavramı, evrenimizin oluşması için başlangıçtaki gaz ortamının belli noktalarda odaklanarak büyük organize yapılar olan yıldız ve galaksilerin meydana gelişine izin vermemekteydi. Bildiğimiz gibi Entropi yasası, tersinmez bir biçimde sistemin düzensizliğinin, organizasyon yapamamasının bir ölçüsüdür. Evrende entropi daima artar, azalmaz. Mesela odanın bir köşesindeki kolonyadan yayılan gazlar belli bir yerde toplanarak sistemli bir düzen oluşturamazlar. Çünkü evrende düzensizliğe doğru bir akış vardı. Dolayısıyla tersine bir süreç gerçekleşemediğinden entropi kavramı buna engel olmaktaydı. Buna başka bir örnek verirsek, kapalı bir kutu içindeki gaz moleküllerini göz önüne aldığımızda, bu gaz moleküllerinin kendiliğinden kutunun bir noktasında bir araya gelme ihtimali 10 üssü (200) de bir olmaktadır. Eğer günümüz evrenini oluşturan gaz moleküllerini düşünürsek bu sayı, ifade bile edemeyeceğimiz yine ayrı bir sonsuzlukla eşdeğer bir sayı olmaktadır.

Ünlü fizikçi H. Boltzman da evrenin ilk hali olan gaz yapısının, rastlantısal olarak bir araya gelerek yıldızları ve galaksileri oluşturması için geçen zamanın 10 üssü (800) yıl olması gerektiğini belirlemiştir. Yani sonsuz bir süreç. Oysa evrenimiz yaklaşık 13,5 milyar yaşında olup böyle bir şeyin gerçekleşemeyeceğini göstermektedir. Üstelik biz bunu, gezegenimizdeki atomların, yeryüzündeki canlıları aşama aşama oluşturma, günümüz yaşamını meydana getirme ihtimalini hesaba bile katmaksızın söylüyoruz. Özetle, evren ta başından şu ana kadar olan süreçte doğal ve en kolay yolu seçmek yerine kendisinden beklenmeyen imkânsızlıkla eşdeğer olan en zor yönü seçerek yani,  imkânsızı imkân haline getirerek şimdiki gördüğümüz düzeni oluşturmuştur. Maalesef, etiketi ne olursa olsun bazı bilim adamları evrendeki birçok olayın, yasaların ve evrenin kendisinin tesadüfî olamayacağını gösteren onca matematiksel ifadelere inanmak yerine, şaşılacak şekilde bilimsel bir açıklama olamayan, olması da mümkün olmayan tesadüflüğe inanmayı tercih ediyorlar.

Hem de evrenimizin çok çok ince bir ayarla ayakta durduğunu görmelerine rağmen. Mesela, yük veya kütle ile aralarındaki mesafelere bağlı olan kuvvet alanları öyle hassas bir değerde bulunmaktadırlar ki, bunların yüz binde, milyonda, …vs. bir farklı olmaları durumunda evren diye bir şey olmazdı. Örnek olması açısından, yüklü tanecikler arasında geçerli olan Elektromanyetik kuvvetin, dolayısıyla yükün fazla ya da az güçlü oluşu (-) yüklü (e) ların, (+) yüklü çekirdek arasındaki dengeyi bozacağından, atomlar ve daha üst boyutlar oluşmayacaktı. Aynı şekilde, evrenimizde (+) ve (-) elektrik yükleri birbirine eşittir. Evrende toplam yük değeri sıfır olduğundan, Elektromanyetik kuvvetten 10 üssü (12) kat düşük olan Kütle çekim kuvveti makroskopik uzayda hakim olmuş ve evrenimizi şekillendirmiştir. Eğer, güneş ile dünya pozitif yüklere nispetle 10 üssü (36) da bir (yani, milyar kere milyar kere milyar kere milyar kere de bir) fazlalıkla negatif yükleri barındırmış olsaydı (tam tersi de doğrudur) bu yüklerin sayısının sayılamayacak kadar çok olduğu göz önüne alırsak elektriksel itme kuvveti, kütle çekim kuvvetinden büyük olur, ne güneş sistemi ne de diğer sistemler var olurdu. Yine aynı şekilde bizler, vücudumuzdaki pozitif ve negatif yüklerinin eşit olması dolayısıyla, varlığımızı sürdürebilmekteyiz. Eğer bu yükler arasındaki farklılık mesela yüz binde bir fazla ya da az olsa, vücudumuz ince bir şerit biçiminde parçalara bölünür ve bu parçalar yıldızlar arası boşluğuna yayılırdı.

Tek bir elektronun yük değerinin yüz binde, milyonda, …vs çok küçük veya büyük olması durumunda da örneğin, ne moleküller, ne kimyasal reaksiyonlar oluşur ne de yıldızlardaki hidrojen ve helyum yanması gerçekleşirdi. Böylece varlığın ve bizlerin oluşumunu sağlayan yüz küsur sayıdaki atom da (elementler de) meydana gelmezdi. Fiziki yapımızdan, yeryüzündeki fiziksel hareketimize (yeteneklerimize) kadar üzerimizde etkili olan kütle-çekim kuvvetine bakacak olursak, bu gücün de milyarda bir değişikliği, yıldızların, dolayısıyla termonükleer reaksiyonların ve sonuçta atomların (elementlerin) oluşumunu meydana getirmezdi (2). Ya da henüz kararlı parçacıkların oluşmadığı erken evren dönemindeki plazmayı oluşturan madde-anti maddenin var oluş ve yok oluşlarını göz önüne aldığımızda, eğer maddi tanecikler, anti taneciklerden milyarda bir tane fazla olmasaydı (üremeseydi) yine evrenimiz oluşmayacaktı. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Kısacası, hem taneciklerin yük, kütle, spin farklılıklarının hem de kuvvet alanlarının kendilerinin veya birbirine olan orantılarının milyonda, milyarda bir gibi çok çok küçük değişimlerden sadece bir tanesinin değişiminin bile evrenin şu anki düzenli oluşumunu tamamen ortadan kaldırması için yeterlidir (3). Sadece bunlar değil, evrenimizin ilk plazma durumundaki maddi parçacıklarının yani, fermion ve bosonların bir birlerine göre sayıca oranları da çok hassas bir değerde bulunmaktadır. Aynı durum vakum boyutunda da kendini çeşitli şekillerde açıkça göstermektedir. Galaksiler arası boşluk dalgalanmaları (alan gözüyle alan dalgalanmaları) negatif basınç oluşturduğundan bu gök adaları birbirinden uzaklaştırmaktaydı. Bu durum boşluğun yoğunluğunda bir azalma meydana getirmesi gerekirken böyle olmamakta yoğunluk kaybı her an vakum tarafından karşılanarak daha fazla parçacık üretilmekte böylece gerçek vakumdaki yoğunluk daima aynı kalmaktadır. Ancak, uzayın genişlemesini sağlayan “gerçek vakumdaki” parçacıkların var ve yok oluşlarıyla meydana gelen parçacık dalgalanmaları, denklemleri defalarca ispatlanan kuantum fiziğinin kurallarına göre şaşırtıcı bir biçimde 10 üssü (120) kat daha düşüktür. Bu ise o kadar hassas ve ince bir değerdir ki, ünlü Nobel ödüllü fizikçi S. Weinberg, bu sabitenin bir hane daha büyük olması halinde bile evrenin genişleme hızındaki bu artış nedeniyle yok olacağını söylemiş ve (kendisinin bir ateist olmasına rağmen) bunun da, “evrenin bizlerin var olması için özenle yaratılmış olduğunu açıkça ifade ettiğini” belirtmiştir (oysa 120 hanelik bir sayının yanına bir basamak eklemenin klasik boyutlarda hiçbir önemi yok gibi görünmektedir).

Başka bir deyişle, Haisenberg’in belirsizlik ilkesine göre uzay boşluğu içindeki parçacık oluşumlarının hızı, evrenimizi, dolayısıyla yıldızları, gezegenleri, bedenimizdeki ve evrendeki atomları, atom çekirdeklerini dağıtacak kadar fazla olması gerekirken böyle olmayıp bunun tam tersi olarak bu değerin oldukça düşük derecede olması varlığın ve bizlerin oluşmasını sağlamıştır (4). Gerçekten de bu öyle kritik bir değerdedir ki, galaksiler arasında daha belirgin olan bu genişleme, evrenin var oluşu ve hayatiyetini yüz trilyonlarca, trilyarlarca, …vs. gibi uzunca bir süre devam ettirmesine izin verirken, mekânsal anlamda Galaktik ve altı boyutlarda, hele hele yaşadığımız mesafelerde bu ihmal edilecek düzeyde olmaktadır. Eğer temelde bir bilinç olmasaydı (ki, böyle bir şeyin olamayacağını açıklamıştık) olay tamamen kontrolsüz olacağından her defasında aynı tür parçacıkların tüm özelliklerinin farklı değerlerde ya da başka başka taneciklerin oluşması gerekliliğinin yanında, evrenin herhangi bir aşamasında boşluktan tanecik üretimindeki hızın da dengeli olamayacağından bu durum şu anki düzenin oluşmasını imkânsız hale getirecekti. Yani, eğer “Mutlak Bir Bilinç” olmasaydı bu kontrolsüzlük, bilinmezlik, dengesizlik, her şeyin potansiyel olarak muhtemel olması durumu, boşluktan açığa çıkan sonsuz parçacıkların her an her yerinde bulunduğundan herhangi bir anda böylesi mükemmel düzenin oluşması ve o düzenin her an devamı tamamıyla imkânsız olurdu.

Kısacası, “Mutlak Bir Bilincin” olmadığı kaotik ortamda denge diye bir şeyden bahsedilemeyeceğinden bu kontrolsüzlük nedeniyle bu düzenin oluşması sonuç olarak ihtimalin dahi ihtimal olmayacağı şekilde kesinlikle mümkün değildir. Bu çok ince hassas dengeye bir başka açıdan dikkati çeken ünlü fizikçi Paul Davies de, big-bang’ in birinci saniyesinde evrenin genişleme hızında, şiddetinde, (haliyle ortamdaki tanecik miktarı ve sıcaklık değerin de) milyar kere milyonda bir oranındaki bir farklılığın, bu farklılığın az veya çok olma durumuna göre, evrenimizi ya çok hızlı genişleterek dağıtacağını ya da kendi üzerine çökerterek bir karadelik halinde yok edeceğini belirtmiştir. A. Guth ise, bu hassas dengenin bilinenden 10 üssü (40) kat daha fazla yani, 10 üssü (55)’ de bir olduğunu hesaplamıştır (5). Görüldüğü üzere sadece bilimsel verilere baktığımızda bile evren, mucizevi değil, mucizeler zinciri ile her an varlığını devam ettirmektedir.

Evrenin var oluşu ve varlığını devam ettirmedeki bu ince hassas durum, yaklaşık bin dört yüz yıl önce Kuran’da açıkça “Göğü biz kurduk, şüphesiz onu biz genişletmekteyiz” (51/47) / “Gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükselten…” (13/2) / “ Göğün nasıl yükseltildiğine hiç bakmıyorlar mı?” (88/18) / “ O Göğü yükseltmiş ölçüyü, teraziyi koymuştur” (55/7) / “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir” (67/3-4) şeklinde belirtilerek, Semanın boyutları olduğunu, Sema’nın hem mekânsal hem de boyutsal anlamda derinliğine bakmamızı, en ince ayrıntısına kadar didik didik irdelememizi belirterek yukarıda da söylediğimiz gibi Semanın (dolayısıyla boyutlarının) çok ince, hassas bir ayarla mevcut olduğunu, en ufak zerresinde, hiçbir değer, önem arz etmediği noktasında bile eksik ve kusurun bulunmadığını, bir düzensizliğin, kaosun olmadığını, asla olamayacağını açık ve kesin bir dille söylemektedir. Bununla birlikte, ancak 20. yy. bilimiyle tespit edilebilen bir gerçeği 1400 küsur yıl öncesinden bildirerek, evrenin genişlemekte olduğunu, “Göğün direksiz yükseltildiğini” vurgulayarak da göğün somut, görünen, hemen tespit edilebilen bir güçle değil, görünemeyen soyut bir güçle ayakta durduğunu ve genişletildiğini belirtmektedir (5). Gerçekten de anlattığımız gibi her an daha , ama yeterli düzeyde ince ayarlanmış şekilde üreyerek (yaratılarak) evrenin genişlemesini sağlayan ve “Beşinci Element ya da Kuvvet” olarak nitelendirilen Vakumdaki bu parçacıklar, çok kısa süreler içinde var olup hemen yok olmaları sebebiyle, gerçek parçacıklardan farklı olarak “sanal parçacıklar” olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

(Yararlanılan Kaynaklar: Hz. Muhammed’in Açıkladığı Allah, Tek’in Seyri, Kendini Tanı, Yenilen – Ahmed Hulusi/ Zamanın Kısa Tarihi – S. Hawking / S. Hawking’in Evreni – John Boslough/ Kuantum Benlik – Danah Zohar / Evreni Dokuyan İplikler Süper Sicimler, Hiçlik Denen Yer - Zeynep Camat / Tanrı ve Fizik- Yrd. Doç. Dr. Ferit Uslu)

(1) Evrenimiz, Planck zamanı ile bir veya birkaç saniye arasında, “Gerçek vakum” içindeki devamlı var olup yok olan taneciklerden ibaretti. Bu yüzden evrenin bu dönemindeki plazma durumunda kararlı parçacıklar bulunmamaktaydı. Bilinen, kararlı maddeyi oluşturan temel tanecikler yani, elektronlar, kuarklar, nötrünolar, fotonlar, …vs. o ilk anlarda kararsız yapıda olup bir anda var olup yokoluyorlardı (bunu alanlar olarak da düşünebiliriz). Ancak sıcaklığın düşmesiyle bunların içinden çok azı kararlı hale geçerek günümüzdeki evrenimizi meydana getirmiştir. Bu nedenle, evrenimiz bir anlamda “gerçek vakumdan” meydana gelmiştir diyebiliriz

(2) Bu durum Güçlü ve Zayıf nükleer kuvvetler için de ayrı ayrı geçerli olup bunlardaki aynı türden değişimler olması durumunda da, yine ne atomlar ne de varlık dediğimiz şey meydana gelirdi.

(3) Güçlü nükleer kuvvet, Zayıf nükleer kuvvetin yaklaşık bin katı iken, Elektromanyetik kuvvetten bir trilyon kat, yerçekimi kuvvetinden de 10 üssü (39) kat daha büyüktür (Yani, on trilyon kere on trilyon kere on trilyon kat).

(4) 10 üssü (55) demek, 1’ in yanına 55 tane sıfır koymak demektir. Mesela 100 milyon: 10 üssü (8), 1 milyar: 10 üssü (9), 100 trilyon: 10 üssü (14) dür. Dolayısıyla, 10 üssü (14), 10 üssü (8) in, 1 milyon katı olmaktadır.

(5) Cern’deki ünlü parçacık hızlandırıcılarıyla yaptığımız deneylerle bizler, gerçekte Sema’nın (Uzayın) belli boyutlarındaki katmanlarına bakmaktayız. 

 

 
 

Kenan Keskin
İstanbul - 13.04.2010
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com