Kuantum ve
Mistisizm – 7

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

“Kar

Evrenin, çok, ince hassas bir dengede var oluşunu sürdürmesinin birçok göstergesi daha bulunmaktadır. Bunlardan biri de “Büyük Patlamanın” ya da “Şişmenin” ilk anlarında belli bir sıcaklık değerine tekabül eden plazmadaki Hidrojenin (H), Helyuma (He)  dönüşme miktarındaki orandır (sabitidir). Eğer bu değer de binde bir daha az olsaydı atom çekirdeğini meydana getiren nükleer kuvvetler, nötron ve protonu birleştirip atom çekirdeği oluşturmaz, evren sadece tek protonlu olan (H) atomundan ibaret olur, diğer atomlar (elementler) da var olamazdı. Ya da binde bir fazla olsaydı bu sefer de nükleer füzyon reaksiyonları (H)’nin çoğunu (He)’a çevirir, evren (He) gazından ibaret olurdu. Sonuçta yine canlıların en temel elementi (H) ve diğer elementler oluşamazdı.              Bununla birlikte, evrenimizin yoğunluğu genel anlamda her yerde aynıdır. Yani, homojendir. Ancak yerel anlamda (küçük ölçeklerde) homojen olmayan yoğunlaşmalar (düzensizlikler) bulunmaktadır. Bu düzensizlik durumunun matematiksel oran ifadesi, yüz binde birdir (0,000001). Bu ise, arka alan ışıması dediğimiz mikrodalgaların ölçümlenmesiyle elde edilmektedir (1). Eğer bu ifade birazcık küçük olsaydı, evren çok daha fazla homojen olacağından evrenin bir aşamasındaki gaz halindeki yapısı belli noktalarda yoğunlaşarak (topaklanarak) galaksi ve yıldızları oluşturamayacaktı. Bu oran birazcık daha fazla olsaydı evrenin düzensizliği, yani homojenliği daha da fazla bozulacağından bu sefer de çok daha büyük gökada yığınları, yani günümüzde olanlardan da çok büyük dev galaksiler oluşurdu. Böylesi kütleler de, çok kısa sürelerde karadeliğe dönüşeceğinden doğal olarak bu tür bir evrende güneşimiz gibi bir yıldızın ve gezegen sisteminin varlığı kesinlikle imkânsız olurdu.

Bilincin madde olamayacağına ve onun özü olduğuna ilişkin bir başka örnek de, beynimizdeki, vücudumuzdaki ya da diğer tüm canlılardaki atomların, toprak gibi cansız olarak değerlendirdiğimiz nesnelerdeki atomlarla aynı olmasına karşın, ilkinde bilinçlilik, canlılık söz konusu olmasına karşın, ikincisinde böyle bir şeyin oluşamamasıdır. Bununla birlikte, cansız parçacıkların birbirleriyle birleştiğinde ya da biri diğerine dönüştüğünde bu cansızlık durumu yine aynı şekilde devam ederken, vücuda giren cansız atomlar tamamen farklı bir şekilde davranış sergileyerek canlı yapıya dönüşmekte, sonuçta o canlının canlılığını ayakta tutabilmektedirler. Hatta daha da önemlisi, düzensizliğe doğru hareket eden bir evrende, bunun tamamen aksine canlı oluşumu ve canlılar içerisinde de en aşağı düzeydeyken en mükemmeline doğru bir dönüşüm oluşabilmektedir. Bizler topraktaki atomları bir araya getirip molekülleri meydana getirebilsek bile, hiçbir zaman onu komplex (karmaşık) bir yapıya dönüştüremez en önemlisi de kesinlikle ona can veremez, canlılığı oluşturamayız. Demek ki canlılığı meydana getiren şey maddi bir şey olmayıp ondan tamamen ayrı bir şey olmasa da onun özünde, boyutsallığında var olan soyut bir şey yani, Bilinç olduğu açıkça görünmektedir.

Zaten bugüne kadar canlılık oluşturulamadığı gibi, oluşturulamayacaktır da. Bugün tesadüfçüler cansızdan canlıya geçişi, canlılık olayını açıklayamadıkları gibi hiçbir zaman da açıklayamayacaklardır. Çünkü olay, bu türden açıklanabilecek bir şey değildir. Ayrı bir deyişle, cansız bir şeyden canlılığa geçiş olasılık kavramı içeren bir şey değildir. Yani, olasılıklar içinde var olan ihtimalli bir durum değildir. Böyle bir şeyin ihtimali olmaz, olamaz. Yine aynı şekilde mesela, kendini bilmeyen, tanımayan, farkında olmayan bilinçsiz bir şeyin (ki zaten materyalistler de ne işin başında varlığı mümkün olmayan böyle bir şeyi, ne de bunun neden olduğu bir çok soruyu açıklayabilmektedirler), bilince ait bir özelliği kullanarak varlığını sürdürmesi amacıyla hücrelerinin kendisini kopyalaması, bozuk olan yönlerini işlevleri geçersiz kılacak savunma mekanizmalarını geliştirmesi, o varlığın üreme yapması veya çevreyi algılaması, tanıması amacıyla duyu organlarını geliştirmesi, insanı göz önüne alırsak, göz, kulak, dokunma, tat ve koku, …vs gibi algılayıcıları oluşturması ya da başka bir açıdan, D.N.A ‘nın veya tek bir Hücrenin bilgiyi kodlaması, depolaması, kopyalaması (çoğalması), bilgiyi iletmesi, çok karmaşık işlevlerde, bulunma sistemine sahip olması, az önce de dediğimiz üzere kendiliğinden oluşan doğal süreçler veya ihtimal kavramını içeren türden şeyler değildir. Ancak bir Bilincin mevcudiyetiyle var olabilecek şeylerdir. Üstelik bu ihtimaller zinciri, matematiksel olarak da imkânsızlıkla eşdeğerdi. Keza bizimkisi gibi düzenli bir evrenin oluşması için ihtimalinin olmadığını söylerken de bir olasılık durumunun söz konusu olamayacağını, tüm bunların en temel noktada “Mutlak Bir Bilinç” tarafından tasarlanarak ortaya konduğunu anlatmaktayız. Görüldüğü gibi, evrimin gerçekleşmesi için varlığın ötesinde değil, Özünde, Özü olan “Mutlak Bir Şuurun” varlığı görülmektedir (burada İslam Mistisizminin bahsettiği “Mutlak Bilincin, ne teizmin, ne deizmin, ne panteizmin ne de materyalizmin bahsettiği bir Bilinçle ilgisi vardır. Diğer makalelerimizde epeyce fazla açıkladığım bu konuya ileride tekrar değineceğim). Bu sebeple yapılabilecek şeyler sadece, zaten var olan şeyler üzerindeki oynamalardır ki, ayette, kendi terkipselliğini bir tanrı– ilah olarak kabul edenlere karşı, “Ey insanlar! Bir ibretlik misal verildi; onu dinleyin... Allah dûnunda yöneldikleriniz, bir araya toplansalar bile, bir sinek dahi yaratamazlar! Sinek bile onlardan bir şey kapsa, onu sinekten kurtaramazlar... İsteyen de istenilen de âcizdir! (22/73)” denerek açıkça bu duruma işaret edilmektedir (bkz. “Yerler, Gökler ve Kıyamet- 6”, “Din- Bilim Soru Ve Cevapları - 4, 12” ).

Yine temelde Mutlak Bir Bilinç olmasaydı, bildiğimiz birçok şey meydana gelemezdi. Mesela, sonsuz bir potansiyele sahip bir boyuttan, çok çok fazla sayıda veya beklenileceği gibi sonsuz boyutlu bir yapı açığa çıkması gerekirken böyle olmayıp sözü bile edilmeyecek bir biçimde (3+1) 4 boyutlu veya daha derin düzeyden 10, 11 boyutlu bir evrenin oluşması ya da sayısız yani, bin, yüz bin, milyon, …vs. temel kuvvetin olması gerekirken bunun tam tersi olarak dört temel kuvvetin ortaya çıkması veya aynı şekilde evrenin sonsuz sayıda, en iyisiyle sayısız parçacık türünden meydana gelmesi gerekirken böyle olmayıp imkânsız bir biçimde bir elin parmakları kadar sayıdaki taneciklerden kurulması da kesinlikle Temelde Bir Bilincin var olduğuna, ayrı bir deyişle, Mutlak Bir Bilinç olmaksızın bu türlü şeylerin var olamayacağına işaret etmektedir.  İleride detaylı göreceğimiz gibi evrende var olan yasaları da bu şekilde düşünebiliriz. Şimdi bunlardan ilk ikisini daha detaylı irdelemeye çalışalım.

Bildiğimiz gibi, dört boyutlu evrenimiz, üç boyutu uzay (mekân), bir boyutu ise, sanal olduğu için görünmeyen, ama etkilerini somut olarak hissettiğimiz zaman boyutundan oluşmaktaydı. Eğer bu böyle olmasaydı gördüğümüz evren ve yaşam kesinlikle oluşamazdı. Eğer evrene Sicimler (Stringler) olarak bakacak olursak Stringlerin 10 veya 11 boyutlu olmasına karşın, yaşamımızın oluşabilmesi için 6 veya 7 boyutu Planck boyutlarında kıvrılmış olup 4 boyutu ise, açılarak görünen evren ve düzeni meydana getirmiştir. Bu arada evrenin her bir noktasında kıvrılmış olarak mevcut olan bu boyutlar, dört boyutlu uzay zamanımızdaki yasları belirlemekte ve her an onu etkilemektedirler (Stringlere, ileride daha detaylı bir yazı dizisinde değinmeye çalışacağım). Böyle olmasaydı yaşam oluşamaz dedik, çünkü eğer uzay tek boyutlu olsaydı mesela, kuantum fiziğinin yasalarını bu boyuta uyguladığımızda, tanecik çarpışmalarındaki parçacıklar etkileşime girmeksizin birbirleri içinden geçer böylece, daha baştan maddeleşme haliyle, evren ve canlılar oluşamazdı. Bunu es geçsek bile canlılar hep sınırlı olarak yaşar sadece ileri geri hareketlerinden dolayı biri diğerini asla geçemezdi, …vs. Ve daha birçok şey oluşamaz, yaşamın da bir anlamı olamazdı. İki boyutlu uzayda yaşasaydık mesela, (teldeki akım şeklinden farklı olarak) elektriksel akım ağı olan ve yaklaşık yüz milyar nöronun üç boyut içinde düzenlenmesiyle oluşan beyinsel fonksiyonlarımız, iki boyutlu uzayda gerçekleşemeyeceğinden böylesi boyutlarda yaşam oluşamayacaktı (bu durum, diğer organ ve işlevleri için de geçerlidir). Üstelik başka sorunlar da gündeme gelir, örneğin,  ağzımızla makat arasındaki bağlantı boşluğu o varlığı ikiye bölerdi. Bunun yanında, bedende bulunan damarlar da benzer sorunlar oluşturacağından, yaşam hiç oluşamayacak ya da bunları görmezden gelsek bile, hayat insanın birçok yeteneğini, özelliğini ortaya koyamayacak şekillerde olacağından yaşam çok çok farklı ve bir o kadar da tuhaf, saçma olacak, yine yaşamın anlamı olamayacaktı. Sonuçta, canlılığın var oluşu için üç boyutlu evrenin varlığı yüzde yüz şart olmaktadır.

Eğer uzay boyutu üçten fazla olsaydı bu sefer de kütle çekim kuvveti, (nesnelerin kütleleriyle birlikte) nesnelerin arasındaki mesafenin, içinde bulunduğu boyutun bir eksiği kadar üssel sayıda ters orantılı olduğundan, diyelim ki, üç boyutlu uzayda mesafe üç katına çıkartıldığında kuvvet (3’ ün ikinci kuvveti) 9 kat küçülürken, dört boyutlu uzayda 27 kat, beş boyutlu uzayda ise 81 kat, …vs. azalırdı. Böylesi bir evrende de dünyanın yörüngesi kararsız (dengesiz) olacağından dünya, yörüngesinden saparak ya güneş sistemi dışına ya da güneşin içine düşerdi. Çünkü gezegenler öyle hassas bir biçimde dizilmişlerdir ki, birindeki küçük bir sapma diğerlerini de aynı şekillerde etkileyerek onların da sapmalarına neden olurdu. Bu hassaslık nedeniyle dünya, güneşe çok çok az yakın olsa kavrulurken, aynı oranda uzaklaşması durumunda da donar, yaşam oluşamazdı. Bu durum yüklü parçacıklar arasındaki kuvvetlerde de geçerli olduğundan yine daha büyük boyutlarda elektronlar ya yörüngelerinden çıkar ya da atom çekirdeğine düşerlerdi (2). Böylece atom, dolayısıyla molekül, hücre ve kısacası nesneler ve canlılar oluşamazdı. Eğer zaman boyutu da birden fazla olsaydı rahatlıkla anlayacağınız üzere yine sistem diye bir şey oluşamazdı. Sonuç olarak boyutlarla, görünür düzen arasında çok ince bir ayar bulunması nedeniyle, boyutların fazla oluşunun dört temel kuvvet alanı üzerinde çok büyük etkileri olduğundan mesela kuarklar, ne mezonları ya da proton ve nötronları, ne de (atom çekirdeğini oluşturan) proton ve nötronlar, elektronlarla birlikte atomları meydana getirebilirdi. Haliyle, bunun üstündeki boyutlar ve canlılar da var olamazdı.

İkinci olarak, şu anki evrenimizin ortaya çıkması için “Gerçek Vakumdan” hangi parçacıkların kararlı hale dönecekleri bile çok çok önemli olduğundan, bunların da önceden belirlenmiş olduğu kesin bir biçimde görülmektedir. Şöyle ki, Big-bang’in hemen sonrasında üç tür parçacık ailesi bulunmaktaydı. İlki, evrenimizi oluşturan maddenin temel yapı taşlarıdır. Yani evrenimiz bu temel taneciklerden meydana gelmiştir. Bunlar (u) ve (d) kuarkıyla, elektron ve elektron nötrinosudur. İkinci tür aile ise, (s) ve (c) kuarkı ile müyon ve müyon nötrinosu iken, üçüncü tür parçacık ailesi de, (b) ve (t) kuarkları ile taun ve taun nötrinosundan oluşmuştur. Bu arada sırasıyla her bir tanecik ailesi bir öncesindeki ailenin taneciklerinden kat be kat daha da ağırdır (Bkz. Birleşik Alanlar Teorisi I ve II). Ya bilemediğimiz sayısız parçacıkların kararlı duruma geçememiş oluşunu düşünürsek, bu hassas dengenin oluşumunu daha net anlayabiliriz. Bu son iki tanecik ailesi şu anda evrenimizde bulunmamaktadır. Ancak yüksek enerji laboratuarlarındaki deneylerle ortaya çıkarlar. Bunlar çok kararsız tanecikler olması sebebiyle de hemen bozunuma uğrayarak yok olurlar. Aynı şekilde, evrenin yaratılışının hemen sonrasında yer almış olsalar da, ya tamamen yok olarak ya da çok kısa yarı ömürlerine sahip olmaları nedeniyle hemen ilk tanecik grubuna bozunarak meydanı tamamıyla daha hafif olan bu birinci tür tanecik ailesine bırakmışlardır. Eğer ikinci ve üçüncü aileden biri veya her ikisi evrende bulunmuş olsa ya da maddeleşmelerde bunlar da yer alsaydılar yine bugünkü yaşam kesinlikle oluşamazdı. Çünkü ne maddenin biçimi, ağırlığı ne de kuvvet alanlarının durumu bunların oluşumuna izin verirdi. Dolayısıyla evrenin hangi noktasına bakarsak bakalım her bir durumda evrenin var oluşu ve hayatiyetinin devamının, her an pamuk ipliğine bağlı olduğunu, yaşamın ve Bilincin açığa çıkması amacıyla özenle yaratıldığını görmekteyiz.

Bununla birlikte, her şeyin Özünde “Mutlak Bir Bilinç” olmasaydı, bizim evrenimizin diğer evrenler içinde var olması yaşam bulması da imkânsız olurdu. Çünkü bilimsel olarak da ispatlandığı üzere Kuantum fiziğine göre tüm parçacıklar ve dolayısıyla boyutlar arasında zaman ve mekân ötesi ışıktan hızlı anlık bağlantıların varlığı söz konusuydu (uzay ve zamana bağlı olmayan bağlantılar, ne şekilde olursa olsun evrenlerin birbiriyle iletişimsizlik durumunu ortadan kaldırır). Bunun yanında sayısız farklı boyutlardaki evrenlerin varlığı da yine bilimsel yasalar gereği ortaya konulmuştur. Bu nedenle temel düzeyde “Mutlak Bir Bilincin” varlığını ve açıkladığımız daha birçok şeyi bir an için göz ardı ederek düşünsek bile, açığa çıkan evrenlerin çoğunda kaotik bir durum olacak ve bu sayısız evrenlere ait olan bu kaotik durum da, uzay-zamandan bağımsız anlık bağlantılar vasıtasıyla bizim evrenimize yansıyacaktır. Yansıyan bu etkileşmeler ise, zaten her an pamuk ipliğine bağlı olarak ince bir ayarda yaşamını sürdüren evrenimizdeki bu düzeni çok güçlü bir biçimde ve derinden etkileyeceğinden onu çok rahatlıkla yok ederdi. Oysa durum hiç de böyle olmayıp tam tersine milyarlarca yıldır anlata geldiğimiz ince ayarın hiçbir şekilde etkilenmediğini açıkça görmekteyiz. Ayrıca bu durum, diğer evrenlerde de kaotik durumların söz konusu olmadığını, olamayacağını, onların her birinde de sistem ve düzenlerin var olduğunu açıkça bize göstermektedir.

Bu arada, yeryüzünde yaşam için kuantum boyutları dışındaki boyutlarda da birçok faktör bulunmaktadır. Bu, hem kendi boyutlarındaki hem de öz boyuttaki faktörler zincirleme birbirleriyle bağlantılı olması nedeniyle de birinin farklı oluşu, tümü etkileyerek yaşamın oluşmasına engel teşkil etmektedir. Mesela, Ay’ın, atmosfer ve canlılar başta olmak üzerine Dünya’ya olan birçok etkisi, diğer gezegenlerin boyutları ve konumları (öyle ki, güneş sistemindeki gezegenler birbirleriyle hiçbir biçimde çarpışmayacak şekilde hareket etmektedirler) veya Dünyanın maddesel boyutları ve güneşe olan uzaklığı ile güneşin diğer yıldızlarla olan konumu ve galaksinin merkezine olan uzaklığı da bizlerin varlığı için özenle seçilmiş durumdadır. Örneğin, dünyadan yaklaşık iki yüz bin kat büyük olan Jüpiter’in kütlesi bize yönelen göktaşlarını kendine çekmekte ya da onların yörüngelerini değiştirerek dünyamızı çok büyük ölçüde korumaktadır. Eğer yıldızlar arası ortalama mesafe daha az olsaydı, yıldızların kütle çekim etkisi gezegenlerin yörüngelerini etkileyerek gezegenleri ortadan kaldırırdı. Dünya atmosferinin varlığı ve buradaki yaşam için gerekli olan gazların oranı bile, dünyanın boyutlarıyla (kütlesiyle) direkt bağlantılıdır. Aynı şekilde kendi var oluşuna kaynaklık eden nedenlerle birlikte yer kabuğunun kalınlığı ya da manyetik alanının gücü veya hava basıncı bile, yaşam için özenle oluşturulmuştur.

Bununla birlikte güneşimiz, eğer galaksinin merkezine yakın yerlerde olsaydı, güneş sistemimiz hem, bu bölgede çok yoğun bulunan gamma ışın yağmuruna maruz kalırdı hem de, galaksi merkezinde yer alan (güneşin yaklaşık üç milyon katı büyüklüğündeki) karadeliğin uyguladığı kütle çekimi ile galaksi içi hızı artardı ki, böylesi bir ortamda da yeryüzünde yaşamı oluşturacak hiçbir etmen meydana gelemezdi. Güneşimiz, büyük yıldızların süper nova patlamaları sonucu karadeliğe dönüşmesi sırasında oluşan gamma ışın patlamalarından da etkilenmeyecek derecede uygun konumda hareket etmektedir. Eğer süpernovalar daha uzak olsaydılar, patlama sonucu çevreye yayılan elementler daha büyük bir bölgeye dağılacağından yeni yıldızların ve gezegenlerin oluşumu da söz konusu olamayacaktı. Bizim güneşimiz de, bir önceki büyük bir yıldızın süpernova patlaması sonucu uzaya yayılan elementlerinden oluşmuştur. Özetle, Klasik fizik boyutlarında da her şey çok ince hassas bir denge üzerinde oturmuş olup örnekleri çoğaltmak da mümkündür.

Şimdi yine Kuantum boyutlarına geri dönüp “gerçek vakum” içindeki bu sanal parçacıkların, varlığımızı ve evreni oluşturan gerçek (kararlı) parçacıklara, haliyle madde ve kuvvet alanlarına olan etkisinin, evreni her an neredeyse dağılacakmış, yok olacakmış şeklinde nasıl bir hassas ayarda ayakta tuttuğunu başka örneklerle incelemeye çalışalım. Bunlardan ilki, bildiğimiz gibi Klasik fiziğe göre, mesela bir Hidrojen atomunda çekirdeğe en yakın yörüngede bulunan bir elektron, çekirdekle arasında olan elektromanyetik kuvvet etkileşimi sonucu (ivmelenen yüklerin dalga yayması ilkesinden) ışıma yapması, haliyle enerji kaybetmesi yüzünden çekirdeğe düşmesi gerekirdi. Oysa durum hiç de böyle olmayıp yörüngedeki hareketine devam etmektedir. Buna kuantum fiziği açısından mantıklı açıklamalar yapılmıştır ancak önde gelen bazı bilim adamları o açıklamanın da nedeni olarak, elektronun her an ışıma yaptığını fakat ihtiyaç duyduğu enerjiyi ise, her an vakumdan çekmesi ve bunu vakuma geri vermesi ya da Vakumun bu enerjiyi vermesi ve geri alması şeklinde açıklamaktadırlar. Böylece vakumdaki parçacıklar sayesinde başta Hidrojen atomu olmak üzere diğer tüm atomlar dağılmaksızın her an varlığını korumaktadırlar. Diğeri ise, …

 

(Yararlanılan Kaynaklar: Zamanın Kısa Tarihi, Karadelikler Ve Bebek Evrenler – S. Hawking / Evren Ve Yaratılış – Prf. Dr. Cengiz Yalçın / Hiçlik Denen Yer – Zeynep Camat)
(1) Kozmik Mikrodalga Arka Alan Işıması, evrenin ilk anlarından beri plazma ortamında hapis bulunan ve yaklaşık 300 bin yıl sonra, zamanla genişleyerek soğuyan evrendeki ilk Hidrojen atomlarının (gazının) oluşmasıyla birlikte boşluktan tüm uzaya yayılan ışımadır (daha öncesinde bu dalgalar, elektron ve protonların bir araya gelmesini engelliyordu). Evrenin her yönüne eşit şiddet ve hızda yayılan bu dalgaların, günümüzde 5,7 cm lik dalga boyuna kadar inmiş yani, radyo dalgalarına dönüşmüş olması da, evrenin homojen olduğunu, evren sıcaklığının donma noktası olan Mutlak Sıcaklığın sadece 3 derece üzerinde (- 270 derecede) bulunduğunu bize söylemektedir. Böylece evren, yayılan bu ışıma dolayısıyla önceleri kızıl bir görünümdeyken, zamanla genişleyip soğuması ve dolayısıyla ışıma frekansının düşmesi nedeniyle de bu elektromanyetik dalgalar yavaş yavaş solarak görünmeyen banda geçmiş ve sonunda evren karanlık hale bürünmüştür (Bkz. Dalgalar Ve Özellikleri – 4).

 (2) Üç boyutlu uzay içinde iki yüklü tanecik arasındaki kuvvet de, yük değerlerinin çarpımıyla doğru, yine aynı şekilde içinde bulundukları boyut sayısıyla bağlantılı olarak aralarındaki mesafenin ikinci kuvvetiyle ters orantılıdır.

 

 
 

Kenan Keskin
İstanbul - 04.05.2010
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com