Yerler (Arz), Gökler (Sema)
Ve Cehennem – 2

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

Öncelikle bazı inançsız insanların iddia ettiği üzere, Kıyamet olayını anlatan ayet ve hadislerdeki bazı ifadelerin, çelişkili olduğu, bildiğimiz zaman sıralamasına uymayan anlatımlar içerdiği yolundaki görüşlerin, kesinlikle doğru olmadığını hemen belirtmem gerekir. Ne gariptir ki, aynı görüşü bazı tanrıbilimciler hadisler için dile getirerek hadislerdeki benzer ifadelerin de böyle olduğunu iddia etmekte, sanki Kur’an’da olan benzerlerini çözmüş, halletmiş, anlamışçasına, Resulullah sözlerini bir kalemde reddetmektedirler. Çelişki varmış gibi görmelerinin nedeni ise, Kuran’ın ve hadisin kendi bakış açısı ve onu açıklayan günümüz çağdaş bilimler eşliğinde anlamak yerine, “Kur’an apaçık, net bir kitaptır, gizlisi saklısı yoktur” deyip düz mantıkla, eksik ve şartlanmalı bilgi birikimleriyle olaya yaklaşmaları sonucu oluşmaktadır. Bu şekilde olunca da ayet ve hadislerdeki verilerin yorumları, akıl, mantık ve bilim dışına çıkarak kendi fantezilerinin ürünleri haline gelmekte ve sonuçta da adeta saçmalama noktasına gelinmektedir. Evet, Kur’an apaçık net bir kitaptır, ancak tek bir idrak göz önüne alındığı için açık bir kitap değil, tüm idrak seviyelerinin bütününe hitap ettiği için açık ve net bir kitaptır. Yoksa Kur’an, “her bir bilenin fevkinde bir bilen vardır” (12/76) ya da “ Onun tevilini Allah ve ilimde Rasih olanlar bilir” (3/7) der miydi? Bu da otomatikman biri için bilinen şeyin, bir başkası için bilinmeyen bir durum olduğunu arz eder ki, “Sır” denilen şey de bu anlamdadır. Zaten Tanrıbilimciler, işlerine gelince akıldan, bilimden bahsederler, idrak edemeyip işlerine gelmeyince de bu sefer dini, ötedeki bir tanrının emirnamesi olarak lanse edip “dinde her zaman iki kere iki dört etmez” diyerek, rahatlıkla akıl ve mantık dışına çıkarak dini sistemsizliğe ait bir şey olarak ifade ederler, kendileriyle çelişir bir şekilde. Oysa ayette, “Allah indinde Din İslam’dır” denerek geçmişte ya da gelecekteki bir günde veya bir ya da birkaç boyutta geçerli olan Din, İslam’dır değil, her Boyut ve “An” da geçerli olanın İslam olduğunu, bu nedenle de İslam denilen Din’in, Evrensel Sistem olduğunu ve bu sistemin dışında sistemsizliği de içerecek şekilde başka sistem ve sistemlerin mevcut olmadığını bize açıklamaktadır. Dolayısıyla Resulullah, “iki kere ikinin dört etmediği” bir sistemsizliği değil, varlığını çağdaş bilimlerin de tespit ve işaret ettiği sistemlere dayanan düzenleri bize anlatmıştır. Kur’an’ın ilk emri de, “Oku” değil miydi? “Oku”ma işlemi ise, bir sistemin mevcut olduğu boyutta geçerli değil midir? Ortada bir sistem ve düzen olmasa, “Oku” ma işlemi gerçekleşebilir miydi? Başka bir deyişle, eğer bir yerlerde sistemsiz bir boyut olsaydı, sistemin varlığına bağlı olan “Oku” ma işleminin gerçekleştirilmesi istenir miydi? Bu yüzden Resulullah hem, tüm Evrensel Sistemi hem de o Sistemin var edicisini boyutsal derinliğinde “Oku”muştur (1). Zaten olay, tanrı bilimcilerin ifade ettiği gibi olsaydı, ayetlerin tamamıyla tersi olarak, tefekkürün, düşünmenin, akletmenin, idrak etmenin işlev gördüğü ve dayandığı bir sistem ve düzenin olmamasına bağlı olan sistemsizlik içinde, “ hâlâ tefekkür edemeyecek, hâlâ akletmeyecek, hâlâ düşünmeyecektik”.

Bu yüzden Kuran’daki anlatımlar bir çelişkinin ifadesi değil, çeşitli boyutlarda da karşılığı olacak şekilde bir ilmin, ilimsel verinin, bir sistemin gereği olarak, bu sistemin tabanda görür gibi anlaşılması, tavanda ise, bilinç boyutundan idrak edilebilmesi için, zamansızlık boyutundan sistemin Okunması, anlaşılması gerekliliğini vurgulamaktadır. Çağdaş bilimler bize, tabanda da olsa bunun anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Bu yüzden mesela, sistemimizin ana kaynağı olan Güneşin Siyah Cüceye dönüşmesinin önce, genişleyerek yok edeceği sistemi ise sonra anlatmasının bir nedeni de, temel olarak en geniş zaman dilimi ya da olayın sonucu anlatılmakta olup bu ifadeden sonra anlatılanların ise, bu geniş sürecin içindeki olaylar olduğunu bize bildirmesi sebebiyledir. 

“Göz kamaştığı, Ay’ın Nuru tutulduğu, Güneşle Ay bir araya getirildiği zaman” (Kıyamet-7/9),  “O günün şiddetinden Gök (Sema) bile parçalanır” (müzemmil-18), “O gün Arz ve dağlar sarsılır, dağlar heyelana uğramış bir kum yığını olup akıp gider” (Müsemmil-14), “ O gün göğü kitabın sayfalarını dürer gibi düreriz ve başlattığımız gibi onu geri iade ederiz” (Enbiya-104), “ O gün gökyüzü açılır ve orada pek çok kapılar oluşur. Dağlar yürütülür ve serap haline getirilir. Azgınların barınağı olacak Cehennem de (avını yakalamak için) pusuda bekler ” (Nebe-18-22),

Cehennem ile ilgili açıklamalarımızı “ Güneşin Siyah Cüceye Dönüşümü Ve Kıyamet” ile “Din-Bilim Soru Cevapları- (5)”, “Cehennemin Gölgesi” makalelerimizde değinmiştik. Şimdi de değinmediğimiz bazı noktaları açıklamaya çalışalım. Bildiğimiz gibi güneş, bugünkü hacminin yüz milyonlarca katı kadar büyüyüp dünyayı (ve dolayısıyla Ay’ı) vurmaya başladığı ve ucundan içine aldığı sırada, büyüyen hacmi nedeniyle güneşe sarı görünümü veren frekans yayını, kırmızı dalga boyuna kayarken, parlaklığı (ışığın yoğunluğu) da bugünkünün kat be kat daha fazla olacaktır, öyle ki, o anda bakacak bir göz olsaydı, şiddetli ışık karşısında gözleri önce kamaşır sonra da kör olur, karanlığa bürünürdü. Ayet, “gözlerin kamaştığında…”  diyerek bu durumu çok güzel bir biçimde ifade etmiştir. Kaldı ki, Ruh beden, güneşin bu yoğun etkisini maddi ve manevi olarak görecektir. Dolayısıyla, “Ay’ın Nuru tutulduğu zaman”/ “ Yıldızların ışığını vermediği (söndüğü) zaman”/ “ Güneş dürülüp karardığı (ışığı gittiği) zaman”/  “Yıldızlar (kayıp) döküldüğü zaman” ayetlerine bakacak olursak Güneşin, Yıldızların ve Ayın yaydığı ışıkların sönmesi (kararması) olayı, bir önceki bölümde açıkladığımızın yanı sıra, “Güneşin dürülüp kararması” ifadesiyle, güneşin en son aşamada Siyah Cüce yıldızına dönüşmesi, “Ay’ın kararması” sözüyle, yıldızlar gibi ışığını kendisinin üretmeyip güneşten aldığını yansıtması ve “Güneşle, Ay bir araya getirildiği zaman” ayeti hükmünce Ay’ın, dünyayla birlikte yok olması esnasında gerçekleşecek olan bir olayı, yıldızların ışığının sönmesiyle de, bunlardan farklı olarak güneşin kızıl dev halini alıp dünyaya yaklaşması esnasında ve “Gözlerin kamaştığı zaman” ayeti hükmünce, parlaklığının kat be kat artarak yıldızların artık hiçbir şekilde dünyadan görünmez oluşu anlatılmaktadır. Görüldüğü üzere her üç olay için sonuç aynı olsa da sistemleri oldukça farklı.

Mekansal anlamda, dünyanın yüzeyi ve iç katmanları (ki bu da, yedi katmandır) Arz iken, atmosfer katları ile Ay, Güneş, gezegenler de, Gök, Gök katları olarak ele alınmaktadır (2). Böylece, güneşin yaklaşması sonucu, gök (sema) kapsamı içinde olan bugünkü mavi renkli görünümlü atmosferimiz, önce çatlayacak, yarılacak, sonra da dağılacak yani, gök kapı, kapı açılacak, parçalanacak, giderilecek, sürüklenecek ve göğün rengi kırmızıya dönecektir (ki buna daha önce değinmiştik). Haliyle, atmosferimiz çalkalanarak tüm katmanları parçalanıp yok olacaktır. Bu sırada yine, içine Marsı da alacak şekilde genişleyen güneş, planetlerin bir kısmını yok edip diğer geri kalanı da uzay boşluğuna fırlatması sonucu bu anlamda da göğü çatlatıp, parçalayacaktır. “Yedi kat göğün (semanın) kitabın sayfaları gibi dürülmesinin ve başladığı gibi iade edilmesinin” bir nedeni de, hacminin genişlemesi sırasında ve ondan sonraki süreçteki “Beyaz Cüce” olma evresinde güneşin, çevresindeki kitap sayfasına benzeyen “uzay-zamanı” eğmesi, bükmesi, dalgalandırması, çalkalandırmasıdır. “Göğün başlatıldığı gibi iade edilmesi olayı” ise, güneş sistemimizin yani, bize göre Arzın (dünyamızın) ve Semanın (bildiğimiz mekansal göğün) güneşten meydana geldiğini ve en sonunda yine onun tarafından yok edileceği, ilk baştaki duruma döndürüleceği anlatılmaktadır. Ayrıca bu ayetin daha derin boyuttaki Stringler açısından bir açılaması daha vardır ki, ona da bir başka yazıda değiniriz. Özetle, kıyamet sürecinde dünyadan göğe bakış açısına göre atmosferimizin ve diğer planetlerin yok olması ayetlerde, “göğün çatlaması, giderilmesi, sürüklenmesi, parçalanması, açılması, göğün kapı kapı olması, yedi kat Semanın (göğün) kitabın sayfalarının dürülmesi gibi dürüleceği (sistemin yok edileceği)” şeklinde anlatılmıştır. Elbette bu esnada dünyanın tüm dengesi bozulacak, yükselen sıcaklık nedeniyle, yerler devamlı sarsılacak, katı maddesi de yavaş yavaş dağılıp erimeye başlaması dolayısıyla, yerle dağlar birleşmeye başlayacak en sonunda da buharlaşacaktır.

Son ayette ise, güneşin pusu kurduğunu, dünyayı gözetlemekte olduğunu belirterek, en ufak bir hata yapmamak, özenle hedefini on ikiden vurmak için güneşin aşama aşama, kademe kademe hareket edeceğini, avına yaklaşmakta olacağını anlatmaktadır. Böylece, onun varlığının önceden var olduğunu belirtmektedir. Buna karşı gibi görünen Tekvir Suresi 12. ayetteki, “cehennem tutuşturulup alevlendirildiği zaman” sözü ise, cehennem şu anda mevcut değil de sonradan alevlenecek anlamında değildir. İlgili tüm verileri düşündüğümüzde bu ayet, yine bilimsel bir gerçeğe işaret etmektedir. Şöyle ki, kurduğu pusunun bir evresinde (aşamasında) güneş, merkezindeki yakıtı bitmeye başlayınca çekim gücüne karşı itici kuvvet oluşturan bu yakıtın oluşturduğu güç de ortadan kalkmaya ve bu da güneşin kendi üzerine çökmesine neden olur. Ancak bu büzülme olayı, yanmamış olan dış katmanlarındaki hidrojenlerin birbirlerine yaklaşmasına ve en sonunda tepkimeye girmesini sağlayarak bu tepkime sona erinceye kadar bir daha geriye dönmeyecek olan bu dış kabuğu, dışa doğru itmeye yani, güneşin hacminin büyümesine neden olur. Bu sırada merkeze doğru çöken kütle de sıcaklığın daha fazla artmasına neden olarak yeni bir reaksiyon başlatıp bu sefer de Helyumu, Karbon ve Oksijene dönüştürür. Böylece güneşin merkezinde ve dış kabuklarında yeni bir ateşlenme meydana gelir. İşte bu ayet, daha önceden tepkimeye girmeyen, ancak zamanı gelince dış kabukta bekleyen hidrojen atomları ile merkezindeki Helyumun daha şiddetli bir şekilde termonükleer reaksiyona girerek kıyametin oluşumunu başlatmasını anlatmaktadır (3). Kaldı ki bu ayet bir anlamda da “cehennem daha da kızıştırıldığında” anlamına gelmektedir ki, zaten bu durum olayı daha da net açıklamaktadır. Ayrıca, “güneş dürülüp ışığı giderildiği (karardığı) zaman” (Tekvir/1) ayeti, “yakıtı, enerjisi biten güneşin, genişlemeyi ve haliyle kıyameti başlatmak üzere içeri çökmesi” olayına da işaret etmektedir ( o aşamada “Kararması olayını”, parlaklığının gitmesi anlamında değil de enerjinin geçici süreliğine bitmesi, sona ermesine işareten düşünmek gerekir). Dolayısıyla güneş, mutlak kıyamet öncesinde başka özelliklerini ağırlıklı sergilerken, kıyamet süreci ve sonrasında ise, bizler açısından cehennem olma özelliğini tamamıyla ortaya koyacaktır.

“Yer şiddetle sarsıldığı zaman” (Vâkıa- 4) / Yer uzatılıp düzlendiği, içinde bulunanları dışarı atıp boşaldığı zaman” (İnşikak- 3/5) / Yer bütünüyle sallanıp, paramparça edildiği zaman” (Fecr- 21)/ “Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman” (Mürselât- 10) /“Dağlar parçalanıp da toz duman haline geldiği zaman” (Vâkıa- 5/6) “Resul’üm! Sana kıyamet günü dağların ne olacağını sorarlar. De ki: Rabb’im onları kül gibi ufalayıp savuracak! Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Öyle ki, orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebileceksiniz! ” (Tâhâ- 105- 107)/ “O gün yer ve dağlar sarsılır, dağlar dağılmış kum yığınına döner” (Müzemmil- 14)/ “Biz onun üzerindeki her şeyi elbette kupkuru bir toprak haline getireceğiz” (Kehf- 8)/ O gün dağları yürütürüz, yeryüzünün ise çırılçıplak olduğunu görürsün” (Kehf- 47)/ “insanların ateşin etrafında yayılmış pervaneler gibi olduğu, dağların da didilip dağılmış (atılmış) renkli yüne döndüğü gündür, Karia” (Karia- 4, 5) / “ O gün sema erimiş maden gibi olur. Dağlar boyanmış renkli yün gibi olur” (Mearic – 9)

Güneşin dünyaya yaklaşması sırasında, ortamdaki ısının artmasıyla, yumuşamaya başlayan katı maddenin altındaki magma da daha da hareketlenerek, dünya yüzeyine yaptığı basıncı artırır ve sonuçta depremler, artmaya başlar. Öyle ki, bu uzun süreç alacak olan dönemin ilk başlarında (aşamalarında), günümüze kıyasla daha fazla ve güçlü sarsıntılar olsa da zaman ilerledikçe depremler her geçen gün sayısal ve şiddetsel anlamda çok daha da artarak artık her an olmaya başlar. Böylece ısı artışına bağlı olarak zamanla toprakta ve dağlarda aşırı yumuşama, oynama, çatlama, çökme, yer kabuğunda hareket etme, birbiri içine geçme (girme), toprakta sıvılaşmanın başlaması, birbirlerine karışma, kabarma, içteki ateş sıvının dışarı giderek daha da fazla çıkması, fışkırması, toprağın da ateş sıvısına dönmesi, …vb durumlar meydana gelir. İşte bir anlamda, giderek sarsılan, oynayan, kayan yeryüzü nedeniyle dağların hareketi ve parçalarına ayrışması ayetlerde, “dağların yürütülmesi ile heyelana uğramış, kum yığınına dönüşüp etrafa savrulması, …vs” şeklinde tasvir edilmiştir. Lav sıvısı üzerinde bulunan tüm yeryüzü kabuğu, çok küçük sarsıntı (ki, çoğunu hissetmemekteyiz) ve depremlerle yılda ortalama 3- 5 metre yer değiştirdiğinden, şu anda bile çok yavaş bir biçimde hareket etmektedir. Bu yüzden, bundan yaklaşık iki yüz elli milyon yıl önce tüm kara parçaları bütün halde birleşikti (Pangea). Bugün ise mesela, güney Amerika ile Afrika kıtası arasında birkaç bin km uzaklık oluşmuştur. Kıyamet süreci yüz milyonlarca yıl gibi çok uzun bir süreyi kapsayacak olsa da kıyamete yakın zaman diliminde bu olaylar, çok daha hızlı ve şiddetli gerçekleşecektir. Böylece daha ileriki aşamada ısının çok daha artmasıyla ateş topuna dönen dağlar ile yer, artık aynı seviyeye inip tek bir lav kütlesi olarak adeta bir seraba dönüşüp dümdüz olur ki, ilgili ayetlerde bu durum açıkça belirtilmiştir. Haliyle dünya tıpkı soğumaya başladığı dönemdeki durumuna bu sefer ısınarak tekrar dönüşecektir. Daha olayın başlarında toprak üstünde, bırakın insanları ve hayvanları tüm bitki örtüsü yanıp yok olarak kupkuru bir çöle, bomboş bir hale dönüşecektir. Güneşin dünyaya iyice yaklaşıp onu içine almaya ve daha güçlü ısıyla vurmaya başlayınca katı olarak gördüğümüz yeryüzü kabuğu ve onun bir parçası olan dağlar, belli aşamalar sonucunda toz haline yani zerreciklerine ayrılarak dünyanın dönüşünün artmasıyla da uzaya daha doğrusu içine girdiği güneşe savrulacaktır. Bildiğimiz gibi ısınan katı nesneler bir anda buharlaşma fazına geçiş yapmazlar. Öncelikle, moleküller, artan ısı nedeniyle daha da hareketlenerek aralarındaki uzaklıkların artmasına, kendilerini bir arada tutan bağların da zayıflamasına yol açar ancak, henüz kopma da yoktur. Böylece gevşeyen katı madde, tıpkı zincir gibi birbiri içinde akmaya, kaymaya başlar. Biz bu durumu sıvılaşma olarak algılarız. Isının artmasıyla daha da hareketlenen moleküller artık yavaş yavaş birbirlerinden ayrılmaya ve gaz fazına geçmeye başlar. Önce dünya yüzeyinde başlayan bu durum, zamanla tüm dünya maddesinde görünmeye başlar. Sonuçta eriyen (sıvılaşan) dünya maddesi, önce moleküllerine, sonra atomlarına en sonunda da, atom çekirdeği, serbest hareket eden elektronlar, nötrünolar ve ışımadan oluşan yüksek enerjili plazma haline dönüşür. Böylece, artık güneş maddesine karışarak onun hammaddesi olur. Özetle, zamanla dengesini kaybederek hızla dönmeye de başlayan dünyanın, belli faz geçişleri sonrasında toz halinde zerreciklerine yani, moleküler, atomik gaz, duman, bulut halini alması ve dışa savrulması, uçması durumu farklı bir deyişle dağların, dolayısıyla yeryüzünün parçalanarak sanki hiç var olmamışçasına seraba dönmesi olayı, diğer bir anlam olarak yine ayette, “Dağların (yani, yeryüzünün) yürütülüp, serap haline getirilmesi” (Nebe- 19) şeklinde ifade edilmiştir. Bununla birlikte, bu ayetin bundan bir sonraki, dünyanın güneşe tamamen karıştığı aşamayı da bize anlattığını görmekteyiz.

Dikkat edilecek olursa iki ayette, akıp giden kum taneciklerine, küle, didiklenmiş yüne yani, maddenin temel bileşenlerine ayrılan dağların, dolayısıyla yeryüzü maddesinin, bu esnada renkli olduğu vurgulanmaktadır. “Neden renklidir?” diye soracak olursak bunun cevabını, kuantum fiziğinin gelişimine neden olan “Siyah Cisim Işıması” adlı ilkede bulabilmekteyiz. Bu ilkeye göre, ısınan katı nesneler belli bir frekansta değil, o nesneyi oluşturan malzemeden, elementlerden tamamen bağımsız olarak aynı anda tüm frekanslarda ışıma (Elektromanyetik dalgalar) yaptığını ancak, nesne hangi sıcaklık değerindeyse o sıcaklık değerine karşılık gelen frekansta daha şiddetli (yoğunlukta) ışımada bulunduğu için, o yoğunluklu ışımanın frekansında görüntü verdiğini söyler. Bu sırada diğer dalgaların şiddeti de bir önceki ısı durumuna göre daha da güçlü (yoğun) olarak yayınlanır. Dolayısıyla, Ruh bedenin algılama araçlarınca bu renkli oluş yani, yayınlanan tüm dalga boyları, çok net olarak algılanacaktır ki ayet, bu duruma işaret etmektedir. Bunun yanında dünya, yüksek ısı altında çözülmeye başladığında bulunduğu sıcaklık değerine göre daha yoğunluklu olarak önce, radyo dalgaları, mikro dalgalar, kızıl ötesi dalga boylarında sonra da, maddesel gözümüzün görmeye başladığı kırmızı ve tonlarında, buradan da turuncu rengi ve peşinden gelen sarı ve tonlarında, sarı beyaz renginde görüntü vermenin hemen ardından da artık gaz halinde güneşe karışınca onun içinde yeşil ve tonlarında peşinden de sırasıyla, mavi ve tonlarında, mor ötesinde, X, gamma ışınları şeklinde devamlı değişen renklerde görüntü verecektir ki ayette, “Renkli Yün gibi” tabiriyle dünyanın yüksek ısı altında yok olup buharlaşacağını bize anlatmaktadır (4).  

Daha öncede belirttiğimiz gibi, güneşin dünyayı hemen ucundan içine almaya başladığı ama henüz yok olmadığı süreçte, dünyanın manyetik alanı zayıflayıp ortadan kalktığında, insan ruhları güneşin manyetik alanı içine çekilmeye başlar. Bu sırada serbest hale gelen insan ruhları, alev dilimleri ucunda çekirge sürüleri gibi oradan oraya dalgalar halinde hareket ederler ki, bu durum da ayette çok net bir biçimde  “insanların ateşin etrafında yayılmış pervaneler gibi olmaları” şeklinde bize anlatılmıştır.  

Kenan keskin

 (Kaynakça: İnsan Ve Sırları I, II / Allah / Tecelliyat / Ruh, İnsan, Cin /Neyi Okudu / Okyanus Ötesi -1 / Evrensel Sırlar /Tekin Seyri)

(1). Din-Bilim Soru Ve Cevapları- 11/12/13 (2). bkz. Atmosfer- Ahmed Fevzi Yüksel/(3). Yıldızların Yaşam Hikayeleri/ (4). Dalgalar Ve Özellikleri- 4 /www.sufizmveinsan-fizik).

 

 

 
 
İstanbul - 12.11.2008
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com