Yerler (Arz), Gökler (Sema)
Ve Cehennem – 5

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

“Kar

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bedenin (tabiatın) istekleri ayrı şeydir, nefsin istek ve arzuları farklı şeylerdir. Kesinlikle aynı şeyler değillerdir. Bedenin istek ve arzuları, iyi yiyip içmek, güzel giyinmek, iyi seks yapmak, bolca yatıp uyumak, çok iyi eğlenmek, …vs. şeylerdir. Nefsin istek ve arzuları ise, ön plana çıkmak, baş olmak, etrafa maddi, manevi hükmetmek, sevilmek, takdir görmek, övülmek, makam, şan, şöhret sahibi olmak, …vb. şeylerdir. Cehennemden tam anlamıyla çıkabilmek içinse, yaşarken bedenin ve nefsin tüm istek ve arzularından kurtulmak yeterli değildir. Başka bir deyişle, tüm bunlardan sıyrılmakla bunların neden olduğu fiziksel ve şuursal anlamda azaplardan arınılsa da, (şekli ve boyutları değişse de) “vehmi benlikten” haliyle Cehennemden asla kurtulmuş olunmuyor. Mesela bir üst düzey Budist rahibinde olduğu gibi, tamamıyla (aklın alamayacağı verileri barındıran imana dayalı değil) akla (felsefeye) dayalı bir biçimde bedenin ve benliğin tüm isteklerinden sıyrılmak mümkün olsa da, var sandığı “vehmi benlikten” arınmak yani, “Vehmi Benliğin” hiçbir zaman var olmayıp var olanın “Mutlak Benlikten” ibaret olduğunu fark etmek, sadece ve sadece, bir birimde “İman Nurunun” bulunması ve bu “İman Nuruna” dayalı bir biçimde bu hallerin tamamından arınılmasıyla gerçekleşmektedir ki, birim “Mutlak Benliğini”, “Hakikatını” yaşamış olsun. Yani, “Nefs perdesinin” kalkması, terkipsizliğe dönüşme ancak iman ya da Resuller aracılığıyla bildirilen verileri öncelikle şeksiz şüphesiz kabul edip sonra da bunları değerlendirme ve o yönde çalışmalar yapmak suretiyle mümkün olmaktadır. Terkipsel aklı zirve kabul etmeleri nedeniyle, daha da derinliklerinde daha farklı gerçeklerin var olabileceğini göremedikleri için, o yöndeki şuursal ve fiili çalışmalarla, doğal olarak bunlar oluşmaz. Dolayısıyla “Vehmi Benliğe” dayalı olarak Allah’ı bilme ile “Vehmi Benliksiz” yaşayarak Hakikâti olan Allah’ı tanıma aynı şeyler değildir. Aralarında kıyasa gelmez farklılıklar bulunur. Birinde kuru, sınırlı bir bilgi ve sonucunda da Allah’tan mahrum olmanın acısı varken, diğerinde yaşayarak bilmenin getirdiği sonsuz bir huzur ve mutluluk vardır. “İman Nuruna” sahip (said) olan cennetin büyük çoğunluğunu oluşturan sıradan Müslümanlar ise, dünya yaşamında beden ve benliğin istek ve arzularından tam anlamıyla arınamamaları sonucu olarak cehennemliklere göre kısa bir süre, kendilerine göreyse çok uzun süreçler içinde arınmaya tabi tutularak taban düzeyde bunlardan sıyrılıp cennet denen boyuta dönüşüme uğrayacak, dolayısıyla Allah’ı kısmi olarak tanıyıp Özlerinde O’nu, arınmışlıkları oranında müşahede edeceklerdir, maddi ve manevi her tür azap ve sıkıntıdan beri olarak. Ancak yine de “Vehmi Benlikten” kurtulmuş değillerdir. Çünkü mistisizmin belirttiği üzere “Vehmi Benlik” anlayışı tam anlamıyla ancak, “Mardiye Nefs” denilen Bilinç Düzeyinde ortadan kalkmaktadır. 

“ …Narda ebediyen kalıcı ve sıcak kaynar su içirilmiş de, bu yüzden onların bağırsakları parçalanmış, kimse gibi midir ?” (47-15) / “ Kâfir olanlara gelince, onlar için ateşten elbiseler kesilip biçilmiştir. Kafalarının üzerinden de kaynar su dökülür. Onunla karınlarında olanlar ve ciltleri eritilir” (22-19/20) /  “ Ateş onların yüzlerini yalayarak yakarda onun içinde onlar, etleri sıyrılmış olarak sırıtan dişleriyle kalıverirler” (23-104) / “Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su, bedenlerinin içine kadar girer, karınlarına kadar ulaşır. İçlerinde ne var ne yok söker atar ve ayaklarını deler geçer” (hadis)

Bildiğimiz üzere elbise, vücuda en yakın ve onu güneşin ışınlarından ya da ortamın soğuğundan yani, her an bedene zarar veren ve onu tahrip eden çeşitli frekanstaki dalgalardan, maddesel pisliklerden, nesnelerden, sudan, …vs koruyan nesnedir. Cehennemde “elbisenin de ateşten olması” ise, insanı o ortamdaki dalgalardan, plazma sıvısından koruyacak hiçbir şeyin olmayacağını, bulunamayacağını anlatmaktadır. Bir başka anlamda da, nasıl ki dünya yaşamında Bilincin elbisesi, beyin, dolayısıyla beden ise, ruhtaki Bilincin elbisesi de (ruhun bilinci olan) bellek dalgalarının yüklü olduğu, taşıyıcı dalgalar dediğimiz insan bedeninin karşılığı olan (ölüm anındaki bedenin son suretindedir) holografik özellikli bedendir ki, deforme olduktan sonra eski haline dönebilmesi ya da elastiki özelliği nedeniyle, “ ateşten kesilip biçilen elbiseler giymeleri” şeklinde ifade edilerek, bu ışınsal bedenin içinde yer alacağı plazma ve dalgaların şeklini alması, onların şekline bürünmesi anlatılmaktadır (Cinlerin bedeni de bu taşıyıcı dalgalarla aynı yapısal özelliklere sahiptir).      

“Kaynar suyun birimin kafasından başlayarak dökülmesi, derisini eritmesi, içine kadar işlemesi, içinde olanlar ile birlikte mide ve bağırsaklarını (tüm hayati organları) parçalayıp ortadan kaldırması ve ayak ucundan çıkarak bedeni terk etmesi…” ifadeleri de bir taraftan ruh beden yapısı üzerindeki etkilerini, “ yine bu kaynar suyun, baştan (beyinden) başlayarak dökülmesi, yüz dersini soyarak iç yüzüne (beyinlerinin derinliklerine) kadar işlemesi, yediklerini ortadan kaldırması yani, Ruhlarına kayıt ettikleri belleğindeki bilgilere kadar sirayet edip onları etkilemesi ve birimi arındırması” yönüyle de aynı zamanda bu işlevin bilinç boyutlarına olan yansımasını göstermektedir. Daha açık bir biçimde, birimin beden kabulü ve bedenine ait tüm (negatif olan) özelliklerinden arınması, böylece beden kayıtlarından sıyrılması ve bunun sonucu olarak bedenin ve ona ait olan azabın onlarda hiçbir şey ifade etmemesi, kendilerinin aslında bir beden olmadığının asgari temel düzeyde şuurlarında yer etmesi yani, şuurun bedenle, bedene ait özelliklere olan bağlılığından, kayıtlılığından arınması için gerçekleştirilecek işlemler mecazen anlatılmaktadır.

Ya da günümüz anlayışıyla, çok yüksek enerjili yani çok büyük yoğunluklu foton ve taneciklerin, başka deyişle “plazma sıvısının” ruh bedenin içinden geçeceğini, etkisini o bedenin her bir noktasında hissettireceğini, onu tahrip edip deforme edeceğini ve yaşamı boyunca “bedensel kayıtlılıklarının” bilgisini ruhlarına kaydetmelerinden dolayı, bu olayı şuursal boyutlarında çok büyük azap olarak algılayacaklarını, azabın maddi yönünün de olacağını vurgulayarak maddesel beden üzerindeki örnekleme ile bu durum bize anlatılmaya çalışılmaktadır.

Orada istinasız yaşanılacak en büyük azaplardan biri de birimlerin, bu bedensel kayıtlılığı dünya yaşamında on, yirmi, otuz yıl, …vs gibi çok daha kısa sürelerde üzerlerinden atma imkânı varken bunu yapmayıp hatta düşünme zahmetine bile girmeyip bir gün veya yıl gibi kısa bir süreye oranla, milyarlarca, trilyonlarca, …vs yıl sürecek olan (bilinenden çok daha şiddetli) azap ortamında, bunları üstünden atma durumuyla karşı karşıya kaldıkları ve bunun telafisinin de asla mümkün olmadığını anlamalarıyla gerçekleşecektir ki, bu da sonsuza dek akıllarından hiçbir zaman çıkmayacağından her an bu azabı yaşamaya devam edeceklerdir. Şunu da söylemek gerekir ki, çekilecek azaplarla ilgili yapılan tasvirler her ne kadar mecaz olsa da hissedilecek olan azabın şiddeti en azıyla, o sembolik anlatımın gerçekleşmesi durumunda hissedilecek olan kadardır.

“ O alevli ateş (cehennem) onları uzak mekândan gördüğünde, onlar onun kaynayan öfkesini ve şiddetli horultulu nefes verişini, uğultulu sesini işitirler” (25/12) / “ Onun içine atıldıklarında o kaynayıp feveran ederken onun hırıltılı teneffüsünü işitirler” (67/7)

Birimin cehennemin sesini uzaktan işitmesi iki şekilde olmaktadır. Birincisi maddesel boyuttan, ikincisi de ruh beden itibariyledir. Şimdi bunları görelim:

Bildiğimiz gibi, saniyede on milyonlarca ton hidrojenin Helyuma dönüşmesiyle açığa çıkan enerji, plazma durumunda olan gazı öyle büyük, güçlü ve hızla çalkalamaktadır ki, kaynayan, titreşen, fokurdayan plazmanın çıkarttığı homurdama, gürleme, …gibi insanı ürküten sesler Soho uydusu tarafından görüntünün sese çevrilmesi yöntemiyle tespit edilmiştir. Bizim bunların sesini duyamayışımızın nedeni ise, uzaklığından çok, ses dalgalarını iletecek olan ortamın yani, sesi iletecek olan atom ve moleküllerin (havanın) olmamasıdır (bkz. Dalgalar Ve Özellikleri – 1). Bunun yanında, birimin ölümü tadıp kabirden, kabir âlemine geçerken kendi bilincinde olan kuvvelerin suret boyutuna yansımasıyla ortaya çıkan Münker ve Nekir isimli iki meleğin, birimi o boyutun algılama araçlarına göre soru sorması ve aldıkları cevapların akabinde (tıpkı Cebrail(as)’ın, Sistemi Okuması için Resulullah’ı sıkması gibi) onları sıkarak algılama kapısını açması sonucu birimler, bir taraftan güneşin tüm ikiz yapısını ve içindeki zebanileri görürken diğer taraftan da yıldızların ikiz yapısı ve içindeki varlıkları görmeleri ve gideceği yere (akibetine) göre de cehennemden kurtulacağı için sevinmeleri ya da cenneti kaybedip sonsuz uzun süre boyunca cehennemde azap göreceğini apaçık görmeleri (seyre dalmaları) anında cehennemin bu gürültüsünü, uğultusunu net bir biçimde duyarlar.

Bildiğimiz üzere ürkütücü seslerin, insan psikolojisi üzerinde çok olumsuz etkileri mevcuttur. 1999 gölcük depremi hemen öncesinde (ki cehennemdeki seslerin belki milyonda biri bile değildir) kayaların birbirine sürtünmesi sonucu toprak aracılığıyla hava moleküllerine aktarılan titreşimlerin çok güçlü gümbürtü ve uğultu olarak algılandığını ve insanlar üzerinde çeşitli olumsuz etkiler meydana getirdiğini hatırlamakta fayda var. Gök gürlemesinin, “hiç korkmam” diyen birisini bile nasıl ürperttiğini de yaşayan bilir. Bunun yanında yine bildiğimiz üzere, insanı çıldırtan ve ona en büyük azap veren şeylerden biri de, bugün işkence amaçlı olarak kullanılan, hoş olmayan ya da insanı etkileyen ses veya müziğin tamamıyla eli, kolu bağlı bir insana saatlerce başa sararak ya da devamlı dinletilmesidir. Dolayısıyla ayetler, hareketleri tamamıyla sınırlanan ve bu yüzden de üzerine gelen şeylerin hiç birine karşı koyamayan birimin, yüz milyarlarca, trilyonlarca, katrilyonlarca, …vb. yıl aynı ürkütücü sesi duymakla ayrıca çok büyük azaplardan biri içinde kendini bulacağını haber vermektedir, şimdiden. “Peki! O halde, mekanik dalgaların, yıldız ve gezegenler arası uzayın boşluk olması sebebiyle yayınlanamamasına, ruh bedende maddesel (ses) dalgalarını duyacak maddesel organ da  olmadığına göre bu olay nasıl gerçekleşmektedir?” diye bir soru soracak olursak, buna cevap olarak, “ Din-Bilim Soru Ve Cevapları – 3 ”, “Lisan mı? , Mana mı?” başlıklı makalelerimizde de değindiğimiz üzere, görüntünün bellek dalgalarındaki sesle ilgili datalarla eşleşmesi sonucu algılanacağını söyleyebiliriz.

Bununla birlikte, ayetin birinde, “ (cehennemi) ilmel yakin olarak bilseydiniz, And olsun cehennemi mutlaka görürdünüz” (102/ 5,6) denerek (bazılarının söylediklerinin aksine, anlayana) cehennemle ilgili birçok veri verildiği, birimin kendi kapasitesi oranında sanki görüyormuşçasına (görür gibi) bunları bilebileceği, üstelik güneşin bizatihi cehennem olduğu ve onun gözlenip incelenmesi yani, çağdaş bilimlerin verileriyle bunlar (ilgili ayetler) daha da derinlikli olarak deşifre edilebileceği ve bunun sonucunda da maddi ve manevi yönden gerekenlerin yapılması gerekliliği belirtilirken, bir başka ayette de, “Aynel yakin olarak göreceksiniz” (102/ 7) denerek ölümün akabinde keskinleşen algılamalar (ki, ruh boyutunda mesafeler ortadan kalkar) ile bizatihi içindeymişçesine, olay yaşanmadan önce yaşıyormuş gibi cehennem ortamını hissedecekleri ve bundan da çok büyük azap duyacakları anlatılmaktadır. Diğer iki ayette ise birimi çıldırtan sesler, ruh bedenlerin mahşerde güneşin içine girmeleriyle artık yakinen yaşanılarak işitilecektir.

Ayrıca ayetlerde mucizevi bir biçimde güneşin, “nefes alış verişinden”, “onun solumasından” bahsedilmektedir. Bu ifade bir anlamda mecaz olsa da bir anlamda da bir gerçeğe işaret etmektedir. Bildiğimiz gibi nefes alma verme sırasında ilgili organımızın hacmi genişler ve büzülür. Bu esnada da hava, ciğere girip çıkarken yolu üzerindeki farklı geometrik boşluklardan geçerek hırıltılı, eğer bu yollardan biri geçici olarak büzülürse (gece horlayan insanlarda olduğu gibi) bu sefer de yanındaki insanları rahatsız edip sabaha kadar uyutmayan, uyusa da uykusunu sağlıklı aldırtmayan, üstelik sinir sistemini bozan çok güçlü homurtulu, gürültülü sesler çıkartır. Bu arada ciğere oksijen molekülleri girerken kimyasal reaksiyon sonucu karbondioksit molekülleri de dışarı çıkar. Benzer şekilde güneşimiz de, kütlenin neden olduğu kütle-çekime karşı, Hidrojenin Helyuma termonükleer reaksiyon dönüşümü ile açığa çıkan enerjinin neden olduğu dışa olan basıncın kısa süreli küçük oranlı dengesizliği ya da denge durumunu sağlaması sırasında genişleyip büzülerek nefes alıp vermekte ve bu esnada da o korkunç sesler üretilmiş olmaktadır. Bilim adamları güneşin bu nefes alış verişi sırasındaki büyüyüp küçülmesinin her beş dakikada bir, periyodik olarak 8 km kadar olduğunu tespit ederek aslında yeni bir şeyi değil, bin dört yüz yıl öncesinden Vahiy yoluyla bildirilen ve Kur’an’ın ikiz kardeşi olanlarca bilinen bir gerçeği günümüz anlayışıyla dillendirmişlerdir, her ne kadar kendileri bunun farkında olamasalar da.  

 

( Kaynakça: İnsan Ve Sırları I, II, Hz Muhammedin Açıkladığı Allah, Akıl Ve İman, Tek’in Seyri, Kendini Tanı – Ahmed Hulusi)

 

 
 
Kenan Keskin
İstanbul - 07.01.2009
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com