Ufocular,
yaptıkları sanki çok doğruymuşçasına uzaylıların, günlük
yaşamlarında bir kaos, kargaşa oluşmaması için
kaçırdıkları insanların, o esnada yaşadıklarını
hafızalarından sildiklerini ve böylece güya onlara
iyilik yaptıklarını belirtmektedirler, orada
yaşanılanları unutarak. Oysa belli bir süre sonra
çeşitli nedenlerle yine bunlar hatırlandığından yine
hayatlar ciddi şekillerde etkilenip kabuslara dönmekte
sonuçta yine değişen bir şey olmamaktadır.
Dolayısıyla bu söylemleri doğru değildir. Ayrıca
olaylar, hep insanlardan uzak, gizli olarak
gerçekleştirilip olaya çok gizli bir hava verilmeye
çalışılıyor ama kaçırılan insanların hafızalarını
tamamıyla silmiyor ya da silemiyorlar (sonradan
hatırlama vakası bir kişi haricinde, kaçırılanların
tümünde görünmüştür). Eylemlerindeki bu çok gizli hava,
kaçırılmalardaki vücutlara çip yerleştirmelerde de
görülmektedir (bu olayı ayrıntısıyla açıklamıştık).
Madem işlerini çok titiz olarak kendilerini
hissettirmeksizin yapmaktalar, o zaman neden bazılarında
çipler kolayca tespit edilecek şekilde konulmaktadır?
Çoğunda görülmeyen bu durumu da ya gerçekten takılmadığı
ya da araç gereçlerimizin tespit edemeyeceği üstün
teknolojik malzemeler kullanıldığını söylenmektedir ki,
o zaman da niçin ele geçenleri de bu malzemeden
yapmıyorlar? Görüldüğü üzere eylemlerindeki çelişki ve
mantık dışılık burada da kendini açıkça göstermektedir.
Kaçırılmalar ya da gönüllü olarak dış uzaya götürülen
insanlar, uzaylılara ilkel gelecek savaş uçaklarındaki
yer çekiminden kaynaklanan birkaç “ci (g)” basıncına
bile dayanamazken, bunun kat be kat “ci (g)” basıncına
neden olan ani ve yüksek hızlı hareketlere karşı
dünyadaymışçasına rahat durabilmekte ve hiçbir şey
olmamakta, yine gönüllü olanları bilgilendirmek ve kendi
varlıklarını insanlara duyurmak amacıyla onları
dakikalar içinde galaksi içi ya da dışındaki yıldız
sistemlerine götürüp somut biçimlerde
gezdirebilmekteler, ama hiç kimse varlıklarının en büyük
delili olan küçük de olsa somut bir nesneyle
gelememekte, yine bizlere duyurmak için her mesajlarında
geleceğimizi tehdit eden şeylerden bahsetmekte, fakat
bunlar zaten bir ilk okul çocuğunun bile bildiği şeyler
olup hiç bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz tehlikelerden
bahsetmemekte (mesela, bir anda uzay- zamanı yırtıp
yok edecek olan Vakum çöküntüsü gibi), yine onlardan
çok ilkel düzeyde olan bizler bile gerçekleştirmemize
rağmen onlar kopyalama yöntemini kullanmayıp hala
kaçırma ve tecavüzleri devam ettirmektedirler. Gemileri
ise o kadar ilginç ki, teknolojimizin ana sisteminde
olduğu gibi bir cihazın bütününü oluşturan alt
elemanları, parçaları bulunmamakta, haliyle kıyasa
gelmeyecek düzeyde teknolojilerimizden tamamen farklılık
göstermektedirler. Geminin kontrol panellerinde
düğme, anahtar, elektronik devreler, bilgisayarlar,
ekranlar, kapılar, …vs. hiç yer almamaktadır. Bunun
yerine tüm bunlar geminin materyalinin içinin her
yerinde gizli olduğundan yani, geminin materyali hamura
benzeyip (hamurumsu) her türlü şeye bürünebildiğinden
dilenildiğinde istenilen araç, gereç o anda hemen
belirebilmektedir. Mesela, duvarın herhangi bir yerinin
saydamlaşarak kapı halini alması ya da mikro ölçekli
devre elemanlarının o anda oluşması, görünmesi gibi. Bu
durum stiprizma celselerindeki medyumdan çıktı havası
verilen ektoplazmanın istenilen şekli almasına
benzemektedir. Ayrıca gemi bir bütün halinde olup montaj
yerleri, çiviler, vidalar, perçinler, havalandırma
delikleri, …vs. de bulunmamaktadır. Görüntü alanına
sokulduğu zaman geminin ana motorları ise, tıpkı bir
oyuncak gibi çok basit olmaktadır. Buda bize tüm
bunların, iddia edildiği gibi maddesel varlık ve
teknolojilerine ait şeyler olmayıp insanın beyninde
oluşturulmuş hayali şeyler olduklarını bir kez daha
kanıtlamaktadır.
Uzay gemilerinin içinde bulundukları ortam ve tıbbi
incelemeler sırasında kullandıkları malzemeler ise
genelde aşırı derecede sade olup boş bir oda ve içinde
de alelade bir masa, komik denecek inceleme malzemeleri,
basit noktasal ışık ve düğmeler bulunmaktadır. İster
tıbbi isterse de diğer türden olsun fark etmez, geminin
materyali ilgili araç gereç halinde bir şekle
büründüğünde hem çok az sayıda hem de mesela çok küçük
sıradan bir dispanserdeki aletlerden daha iyi
değillerdir. Bazı vakalarda ise görülen teknolojiler
o dönemdeki insanların görüp bildiği teknolojinin
sayısal fazlası olabilmekte, bilemediği türden cihazlar
olamamaktadır. Örneğin, 50’li, 60’lı ya da 70’li,
80’li yıllardaki teknolojik cihazların farklı farklı
görünümlü olması gibi. Bu da bu olayların da onların
veri tabanına göre vehimlerinde oluşturulmuş
vizyonlardan başka bir şey olmadığını
göstermektedir. Bunu böyle yapmalarının sebebi de, çok
çok zeki olan (Akıllı değil) ışınsal varlıkların bu
üstün zekâları ve çok aceleci (hızlı) olmaları nedeniyle
giriştikleri bu yönlü işte de detaylara
giremediklerinden, bunun için çok daha fazla uğraş,
emek vermeleri gerektiğinden (çelişkili, mantıksız
bilgi vermeleri ve eylemlerde bulunmalarının başlıca
nedeni de budur) yüzeysel, daha basit algı oyunlarıyla
işlerini yürütmesi (geçiştirmesi), o an için sonuca
bağlaması, kendilerini tatmin edip bu işten
gıdalanmaları içindir. Ayrıca bu basitliklerini, üstün
teknoloji masalıyla kapatmaya da çalışmaktadırlar.
Elbette bunun içinde, üst, zeki sınıfı oluşturan bilim
insanlarıyla ( inanan ve inanacak olan bilim adamları
mevcuttur) dalga geçip onları aşağılayarak kendilerini
üstün görmek suretiyle egolarını tatmin etmek de var.
Ayrıca bizlere çözemediğimiz hiçbir sorunun formülünü
vermedikleri gibi (bunları yine bizler çözüyoruz),
bizlerin bulduğu şeylerin üstüne yatarak (bunları
sahiplenerek) o dille konuşmaya başlamaktalar. Mesela
bizler ne zaman Stringlerden konuşmaya başladıysak onlar
da tebliğlerindeki enerji, titreşim, boyut, …vs.
söylemlerini 10, 11 boyutlu Stringlere dönüştürmeye
başladılar. Üstelik, Stringlerin çözümlenemeyen
yönleri hakkında ise, hiçbir bilgi vermemekte, yardım
etmemekte, yol bile göstermemektedirler, bilim
adamlarımız birçok şeyden vazgeçerek hayatlarını buna
vakfedip sabah- akşam bunun çözümü için çalışmaktayken.
Ayrıca uzaylılar tebliğlerinde Müslümanlığa ait
kavramları da kullanmakta, fakat ibadetlerden neredeyse
hiç bahsetmemekte, bu çalışmaları hep arka planda
tutmakta hatta bunun yerine başta uzak doğu dinlerine
ait ritüelleri ön plana çıkartmakta, ancak bunların bile
en kolay yanlarını insanlara sunarak ikinci bir çarpıtma
yapmakta yanı sıra da, anlatımlarında iyilik, doğruluk,
dürüstlük, …vs. gibi ahlaki değerlerin namazdan, hacdan,
oruçtan, …vs üstün olduğunu, bunların yeterli olduğunu
yapılsa da olur yapılmasa da olur havası vererek
insanlarda ibadetsiz bir İslam anlayışı oluşturmaya,
haliyle insanları İslam’dan uzaklaştırmaya
çalışmaktadırlar.
Ufocular, son otuz yıldaki teknolojimizin gelişmesinin
ve hızla ilerlemesinin nedenini de, kazalar sonucu ele
geçen ufoların incelenmesiyle oluştuğunu belirtmekte,
bazıları daha da ileri giderek tüm bilim ve
uygarlığımızın onlara ait olduğunu dillendirmektedirler
ki, bu ikinci söylemin doğru olmadığına
“Boyutlar Ve Maddeleşmeler”
makalemizde değinmiştik. Birinci söylemlerine örnek
olarak ise radara yakalanmayan “Black Bird” uçaklarını,
lazer ve teknolojilerini, kurşungeçirmez malzemelerini,
casus uçaklarını, elektronik çipleri, bilgisayarı, nano
teknolojileri, …vs. göstermektedirler. Dolayısıyla,
bilinçli ya da bilinçsizce uzaylıların hatalarının
(kazalarının) bile bizlere bulunmaz nimetmiş havası
verilmekle birlikte yine onlara şükran borcumuz olduğu
vurgulanmaktadır. Düşünmeden, olaya yüzeysel
baktığımızda mantıklıymış gibi görünen bu görüşleri
bilim tarihinin verileriyle birazcık
irdelediğimizde, bunların da ne kadar yanlış, boş ve
hayal oldukları kolaylıkla görülmektedir. Mesela, 18. ve
19. yy’ da buhara dayalı makinelerin icadı ve bunların
sanayide kullanılması sonucu meydana gelen, dönemin
dijital ya da nano teknoloji devrimi kadar çok önemli ve
büyük devrimi, Sanayi Devriminde ne uzaylılar, ne
ufolar ne de bunların düşmüş enkazlarının incelenmesi
vardı. Dolayısıyla, bilim ve teknolojimiz “Sanayi
Devrimiyle” ivmelenerek hızlanmış ve akabinde peş peşe
çok kısa süreler içinde telgraf, telefon, fotoğraf
makinesi, sinema, radyo, tv., araba, uçak, …vs. icat
edilip kullanıma sokulmuş yanı sıra, evren anlayışımızla
ilgili olan Rölativite ve Kuantum fiziği keşfedilmiştir
(hem bu teknolojilerin geliştirilmesi hem de yeni
teknolojilerin elde edilmesiyle oluşan uygarlığımız,
varlığını 1800’lü yılların sonu ile 1900’lü yılların
başı arasında ortaya çıkan bu iki fizik bulgusuna
borçludur). Ve bunlar olurken de yine ne uzaylılar,
ufolar ne de onlardan ele geçen bilgi ve materyaller
vardı. Bunun yerine
“Metafiziksel Yanılgılar”
başta olmak üzere birçok yazımda değindiğim türden
olayları gerçekleştirmekteydiler.
Oysa uzaylılar konusu ve görüntüleri tüm insanlığın
gündemine II. Dünya savaşının hemen sonrasında 1947’ de
bir anda girmeye ve konuşulmaya başlanmıştır. Gerçi 1940
– 1945’ teki II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ve
İngiliz pilotları uçuşları sırasında kendilerini takip
eden parlak ışık küreleriyle karşılaşmış, fakat bunların
düşman işi olduğunu düşünmüş ve sonucunda bunlara
dönemin ünlü çizgi filminden esinlenerek foo (ateş)
savaşçıları ismini vermişlerdi. Savaş sonrasında,
akıllıca hareket eden bu ışık toplarının Alman ve Japon
pilotlarınca da görülmesi ve hükümetlerinin bu konuda
yaptıkları incelemelerinin de sonuç vermemesi, bunların
modern anlamda ilk Ufo fenomeni olarak kabul
edilmesini sağlamıştır. Dolayısıyla bunlar 1947 ve
sonrasında olan olaylar gibi olmayıp neredeyse tamamına
yakını parıldayan nesnelerden, ışık gösterilerinden
ibaretti. Uzaylılar tarafından ilk çok yakın temas ise
(kaçırılma değil) Aralık 1940’ ta Amerika’da eşi ve iki
kişiyle birlikte yolculuk yapan bir kadının önce parlak
nesne tarafından takip edilip sonra da kenara çektiği
arabasında uyuması sonucu gerçekleşen bir dizi olayla
başlamıştır. Uyku esnasında cereyan eden ve sadece
kendisinin tanık olduğu bu olay, olaydan kırk yıl sonra
1980 yılında yaptırdığı hipnoz ile ortaya çıkmıştır
(olayın detayına girmiyorum, fakat o esnada kadının
farklı şeyler görüp yaşadığı, ama yanındakilerin bunu
yalanladığı olaylar da gerçekleşmiştir). Tüm dünyada ses
getiren modern anlamda ilk maddi disklerin görülmesi
ise, 24 Haziran 1947’ de Washington’daki Cascade Dağları
üzerinde uçan (ki, kaybolan bir uçağı arıyordu) Kenneth
Arnold isimli pilotun uçuşu sırasında gördüğü hareketli
nesneleri, su üzerinde sekerek kayan tabakalara
benzetmesi ve bunları “uçan tabaklar” adıyla
isimlendirmesiyle başlar. Dolayısıyla, 1947 öncesinde
yavaş yavaş dönüşüme uğrayarak kendilerini hissettiren
varlıklar bu tarihte bir anda hem de istila edercesine
bildiğimiz anlamda uzaylılar ve eylemleri şeklinde
kendilerini göstermeye başlıyorlar. 1940’lı yıllardan
önce ise, dünya dışından gelmiş uzaylılar diye bir şey
yoktu.
Bu tarihten önce görülen Ufolar (ki, tanımlanamayan uçan
cisimler demekti) günümüzdeki gibi çeşitli boy ve
türden uzay gemileri olmayıp puro ya da balon şeklinde
hem de pervaneleri de olan insanlı veya insansız
taşıtlar ya da ışık toplarıydı. Üstelik bunlar da
günümüze kıyasla yok denecek kadar çok çok nadir
görülmekle birlikte bunların çoğunluğu da o dönemde var
olan bildiğimiz balonlar ve doğal fenomenlerdi
(1).
Günümüzde bile ufo olaylarının çoğunluğunu hava
taşıtları, uydular ve doğal olaylar oluşturduğuna ve
insanların bunları kolaylıkla ayırt edemediğine göre, o
dönemde bunların olması da gayet normaldi. Ayrıca
ışınsal varlıkların günümüzdeki gibi o dönemlerde de,
ışın topları ya da o günün anlayışına uygun puro,
balonumsu ve çeşitli geometrik şekillerdeki nesneler ve
içinde yolculuk yapan insan- insanımsı görüntüler
oluşturmaktaydılar. Mesela ortaçağda kayıtlara da
geçen bir olayda havanın bir anda büyük silindir
tüplerle kaplandığı, içinden ise oraya buraya hareket
eden renkli renkli ışık toplarının çıktığı görülmüştür.
Doğal fenomenlerden olan atmosfer içindeki meteorlar,
bulutlar ve varsa dönemin hava taşıtları, belli
açılardan puro, disk şeklinde de algılanmaktaydılar.
Bu arada, günümüzdeki disk şeklinde olanların, geçmişte
nadir olarak görünüp kaydedilmiş olmasının bir
nedeni, büyük çoğunlukla o dönem insanın gökyüzünde
gördüğü doğal fenomenleri disk şeklinde bildiği
nesnelere benzetip tanımlamasından ya da ışınsal
varlıklarca geometrik şekiller içinde yer alan direkt o
şekilde imaj oluşturulmasından kaynaklanmaktadır.
Öyle ki, bunların içinde dinsel, inanca dayalı
sembollerin gökte göründüğü olaylar bile vardır. Eğer
bunlar gerçekten uzaylı ve bu kimlikle devamlı aramızda
olsalardı en baştan gemileri, o dönemin anlayışı dışında
modern uzay araçları olması yanı sıra da o dönemde de
çeşitli tiplerdeki uzaylı varlıklarla karşılaşmalar, o
çok modern düşünce ötesi uzay gemilerinde yolculuklar,
onlardan mesajlar, çeşitli öğretileri almalar ve bunları
uygulamalar, onlar tarafından kaçırılıp incelenerek
içlerine çipleri yerleştirmeler, …vs. ile bilhassa disk
biçimli ufoların geçmişte de çok sayıda ve görünenlerin
büyük çoğunluğunu oluşturması gerekirdi, tıpkı
günümüzdeki gibi.
Halbuki bunların hiçbiri gerçekleşmemiş olup dünyanın
gördüğü en büyük yıkım ve toplu yok oluşların yaşandığı
I. ve II. Dünya Savaşının hemen sonrasında topluca
görünüp çeşitli eylemlerini günümüze kadar sergilemeye
başlamışlardır ki, zaman ve anlayışlar ilerledikçe
görüntülerin ve yaşanılanların yavaş yavaş değişmesi
onların uzaylılar olmadıklarının en büyük
göstergelerinden biridir. Bilinen ilk enkaz ve uzaylı
profili de 4 Temmuz 1947 gecesinde Amerika’daki New
Mexico eyaleti içinde bir kasaba yakınına düşen ve
kasabayla aynı adla anılan Roswell olayıyla start alır.
Enkazı ise, William Brazel adındaki bir çiftçi
bulmuştur.
Çok ilginçtir ki, bundan sonraki yıllarda da, aynı anda
değil, belli zaman aralıklarla birçok uzaylı tipi de
bir anda görünmeye başlar. Özetle, insanoğlunun
tamamıyla kendi gerçekleştirdiği keşifler durmaksızın ve
yine büyük bir ivmeyle devam ederek günümüze kadar
gelmiştir. Tüm bunları keşfeden insanların,
yaptıklarının yanında ismi bile geçmeyen mesela, radara
yakalanmamak için gelen (E-M) dalgalarını yutan ya da
çeşitli açılarla yansıtan uçaklardaki bir boyayı,
malzemeyi mi bulamayacaklardı? Yukarıda da açıkladığımız
üzere onlar, madem kullandıklarımızdan bambaşka
materyaller ve işletim sistemlerine sahiplerse nasıl
oluyor da onlardan tamamen farklı malzeme ve sisteme
sahip olan teknolojimizi onlara bakarak geliştiriyor ya
da yeni teknolojiler elde ediyoruz? Dolayısıyla
iddialarının doğru olması için olması gereken, şu anda
onların teknolojisine ait benzer araç gereçleri şu anda
kullanıyor olmamızdır. Ama hiç böyle şeyler yok. Madem
çok sağlam ve tek parça malzemeden hatta bunun da
ötesinde çarpmanın etkisini oldukça azaltacak hamurumsu
ya da maddeyle etkileşimini büyük çoğunlukla azaltan
şeffaflaşacak türdeki malzemeden yapılmışlar, neden
ufolar yere çarptıklarında tek parça kalamıyorlar da
parçalanmış oluyorlar, tek parça halinde kalıp bir de
içindekini koruyamıyorlar? Uzay gemileri, atmosfer
içindeki hızlı hareketlerinin neden olduğu çok yüksek
sıcaklıklara, ışık ötesi hızlara, çok yüksek (gi)
basınçlarına karşı kendilerini koruyorlar, ama o
hızlarla kıyas bile edilmeyen hızlarla, momentumlarla
yere çakılınca az önce söylediğimiz özelliklere rağmen
paramparça oluyorlar. Uçmanın, boyutlar arası geçişin,
mekanlar arası yer değiştirmenin en ince ayrıntısına
kadar gemilerini hareket ettirebiliyorlar, ama buna
kıyasla çok kolay olan düşmeye ve sonrasındaki durumlara
karşı önlem alamıyorlar.
16. yy’da günümüz biliminin ve teknolojisinin belkemiği
olan Calculus Matematik sisteminin bulunup gelişmesinde
ve yine o dönemin icatları sırasında uzaylıların adı
bile anılmıyordu? Lazerin çalışma prensibi ise kuantum
fiziğince zaten bilinmektedir. Hiç bilinmeyen bir şey
değil ki. Roketler bile, küçük prototipleri binlerce yıl
önce Çinliler tarafından kullanılmaktaydı. Uzaya
gönderilenler ya da savaş amaçlı kullanılanlar da
bunların geliştirilmiş haliydi. 1940’lı yılların çok çok
öncesinde casusluk için balonları bile kullanan
zihinler, bunu kolaylıkla geliştirebilecekleri uçakla da
rahat bir biçimde yapabilirler. En iyi kurşungeçirmez
malzemeler ise günümüzde örümcek ağının sentetik olarak
yapılmasıyla elde edilmeye çalışılmaktadır ki, böyle bir
yerde de onlara ait bilgi ve malzemeden söz edemeyiz
herhalde. Temeli 1905’teki Rölativite teorisine dayanan
ve 1920’li yılların sonlarında geliştirilip 1942 yılında
ısı üretimiyle devreye giren nükleer enerjiyi de,
dünyaya ve kendilerine zarar vermesi yüzünden bunu
tehdit olarak gördükleri için, dolayısıyla bu değerli
şeyi de onlardan öğrenmiş olamayız. Kaldı ki onlar,
kendilerine göre ilkel enerji kaynağı olarak gördükleri
fisyon ya da füzyona dayalı nükleer enerji yerine, güya
vakum enerjisinden yararlanmakta değiller miydi?
Tamamıyla kendimize ait olan ve uzaylılarla hiçbir
ilgisi bulunmayan böylesi birçok örneği sıralamak
mümkün. Ancak bunlar ayrı bir makale adı altında
yazılacak kadar çok olduğundan değinemiyorum. Hatta siz
bile internette yapacağınız küçük bir araştırmayla
bunları rahatlıkla bulabilirsiniz.
Kenan Keskin
(Kaynakça: Ruh, İnsan, Cin – Ahmed Hulusi / Evrendeki
Bilinmeyenler – Jenny Randles / Geleceğe ait Kitle
Rüyaları- Dr. Chet B. Snow& Dr. Helen Wambach)
Not:
İddiaların çok ciddi, yaygın ve sayıca fazla oluşu, bir
bölümün daha (12. bölümün) eklenmesini zorunlu
kılmaktadır.
(1)
İlk tanımlanamayan uçan nesne vakası, 16 Mart 1880 New
Mexico’ da üç kişi tarafından gözlemlenen olaydır.
Üstelik söylendiğine göre, içinde Çinlilere benzeyen
insanlardan biri oradakilere Uzak Doğu’ya ait eşyalar
atmıştır. Bundan sonra görülen bir başka ufo vakası da
1896 yılında Sacramento, Kansas ve Chicago’ da görünmüş
olup 1947’ye kadar çok sık olmamakla birlikte çeşitli
Avrupa ülkelerinde de çeşitli şekillerdeki ufolar tek ya
da topluca görülmüşlerdir. Ancak içinde insan veya
insanımsı da olabilen hava taşıtlı olan bu görüntüler
yukarıda da değindiğimiz gibi, büyük pervaneleri bulunan
puro ya da yuvarlak şekildeki balon, balonumsu taşıtlar
olup bilinen uzaylı gemileri (ufolar) değildir.
(2)
İlk
Mikroskop 1590’da, İlk Teleskop 1608’de, ilk fotoğraf da
1725’ te çekilmiş olup ilk plakalı fotoğraf makinesi
1830’da kullanılmaya başlanılmıştır. Balonla ilk uçuş
1783 de gerçekleşirken, dikiş makinesi, 1845’te, ilk
telefon 1876’ da, ilk ampul de 1879’da bulunmuştur.
1877’ de keşfedilen gramafon da ilk patentini 1887’ de
almıştır. Benzinle çalışan ilk motor 1880, dizel motoru
ise, 1893’de, ilk araba satışı da 1888’ de olmuştur.
Telgraf ise, 1843’ te, temeli 1826’ya dayanan sinemada
gösterilen ilk konulu film de 1895’ te oynatılmıştır.
1895 yılında keşfedilen Radyonun ilk yayını da 1906,
1926 ‘da keşfedilen TV’ nin ilk test yayını 1928’de,
düzenli ilk yayın ise, 1936’da yapılmıştır. 1903’ te
bulunan uçağın ilk savaş sırasında kullanımı da 1911
yılındadır. 1937’de de Jet Motoru keşfedilmiştir .
Radyoaktivitenin bulunuşu 1896, Özel Rölativitenin keşfi
1905, Genel Göreceliğin (Rölativitenin) ilk yayınlandığı
yıl ise, 1916’ dır. |