Yerler (Arz), Gökler (Sema) ve Kıyamet

4. Bölüm

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

Bir de hadislerde, Cebrail (a.s) ile şeytana ait bir Arş’ın olduğu belirtilerek Cebrail’in (a.s) Gökle, Yer arasında bir taht (Arş) üzerinde oturduğu, şeytanın ise Allah’ın Arş’ı gibi deniz ya da su üzerinde bir Arş’ının olup çevresinin, yılanlarla çevrildiği, İnsanları saptırmak içinse, oradan yardımcılarına emirler yağdırıp isteklerini dünyaya yaydığı anlatılmaktadır. Bu ifadeleri anlamak için öncelikle, holografik özelliğe göre, gerek Arş’ın üst boyutundaki özelliklerin  gerekse Arş’ın altındaki sistemin mekansal yapıda olmadığını, bunun yerine, mikrodan- makroya her birimin özünde olması sebebiyle, bu birimlerin yani, tek bir fotondan, zerreden, Galaktik boyutlara kadar hangi noktadan boyutsal inişle yola çıkarsak çıkalım, aynı Sistem ve o Sistemin kaynağı olan Özellikler (İsimler) boyutuna gelmiş olacağımızı anlamamız gerekir. Dolayısıyla, her birimde hem bir yönüyle tüm boyutlar vardır, hem de diğer yönüyle bu boyutlar idrak düzeylerince, bulunulan boyut gereğince açığa çıkmaktadır. Birim, bu durumun farkındadır ya da değildir. Yani, her varlık en Özdeki Özellik ve bu Özelliklerin açığa çıkışı olan Sistemi kendinde barındıracak şekilde, o Özellik ve Sistemi kendi boyut ve düzeylerince ortaya koyar. Böylece, Evrende Arş, Kürsü, Yedi Kat Sema ve Yedi Kat Yer var olduğu gibi, insanın özünde de Arş, Kürsü, Yedi kat Sema ve Yedi Kat Yer aynen mevcuttur. Keza Meleklerde de. Böylece Cebrail (a.s)’ ın Arş’ı, Bilincindeki özellikleri kendi Arş’ı adı altında kuvveden fiile, soyuttan somuta (tabi ki kendine göre olan somutluluktan bahsediyorum) ortaya koyarak (açığa çıkartarak) alt melekleri ve bu meleklerle sistemleri oluştururken, İblis de, çokluk boyutuna, maddesel dünyaya dönük olacak şekilde oluşturulan terkibindeki manaları müşahede edip bu manalar istikametinde kendi Arş’ının altında şeytani cinlere hükmederek kendi programını yerine getirmekte, insanları yoldan çıkartmaktadır. Şeytanın Arş’ının yılanlarla çevrili olması, süfli özelliklere ya da süfli boyutlara dönük olan yaşantısını anlatmaktadır. Burada, şeytanın Arş’ının olması ise, onun Sema melekleri gibi kendini, Hakikâtini bilmesi, tanıması ve yaşaması anlamında değildir. Kendi boyutlarında ortaya koyduğu şeyleri, bilincinin eseri olarak ortaya koyduğu anlamındadır. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.

Bunun yanında, “Şehitlerin ruhlarının Arş’ın altında dolaşmakta” olduğunu belirten hadiste de, şehitlerin Dinin bekası, diğer İnsanların rahat yaşayıp ölüm ötesi yaşama hazırlanmalarını sağlamaları ve en önemlisi Allah için kendi bedenlerinden vazgeçmeleri dolayısıyla, Zahir anlamda, Arş boyutunun altında kalan Berzah boyutunda yani dünyanın ışınsal boyutlarında hapis kalmaksızın yeryüzünde serbest dolaşmalarına karşın, Batın anlamıyla kendi Hakikâtlerine vakıf olamadıklarını, Hakikâti yaşayamadıklarını anlatmaktadır. Batın anlamdaki şehitlik ise, Velayetle olmaktadır. Yani, “ölmeden önce ölünüz” hadisi uyarınca yaşarken ölümü tatmakla mümkün olmaktadır. Bu da otomatikman Arş’ın üstüne, birimin kendinde mevcut olan Arş’ın üstüne geçmesiyle olmaktadır.

Yine bu konuyla ilgili iki hadisinde Resulullah, “ Onun Arş’ı, Semavatın şöyle üstündedir-parmaklarıyla işaret ederek – tıpkı üzerinde bir kubbe gibi Arş, Zatı Zülcelalin sebebiyle inleyip ses çıkartır, tıpkı süvarisi sebebiyle atın ses çıkartması gibi”, “ Sema gıcırdamaktadır. Ve gıcırdamakta da haklıdır. Onda bir ayak basacak kadar yer yoktur ki, bunda secde ya da rüku halinde bir melek bulunmasın” derken, bununla paralel olarak, Resulullah kaynaklı “Eşyanın Hakikâtinden” konuşan ünlü İslam Sufisti M. İ Arabi ise, “ bir secde mahalli kadar fezada, semada, boşlukta yer yok. Meleklerden hali yer yok” diyerek, çok çok ilginç bir noktayı yüzyıllar öncesinden açıklamışlardır. Peki neydi o açıklama? Şimdi de bunu görelim: Arş’ın inlemesinin birinci anlamı, Arş’ın, üst boyutu olan Allah’ın İlim ve Kudretinin kapsamı, hükmü, ağırlığı…altında olması yani O İlim ve Kudret istikametinde olan şeyleri yansıttığını ve yansıtamaması diye bir şeyin olamayacağını anlatmaktadır. Yani, Arş’ın hemen altındaki O Tümel Boyutun ve haliyle Sonsuz Boyutların ve varlığın ortaya çıkışının, hayatiyetinin, hareketinin …vs. kesintisiz bir biçimde hep Arş’ın üstündeki boyutun varlığına ve dilediklerine bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Başka bir deyişle, Arş’ın altındaki evren içre evrenlerin, paralel evrenlerin ve tüm Kâinatın (ve Bilinç Boyutlarının), Arş’ın üstündeki boyutta programlanan, hükme bağlanan, değişmesi mümkün olmayan bir programlamayla var olup hareket ettiği anlatılmaktadır, arada bir mesafe kavramı olmaksızın. İşte Tanrı ile Allah arasındaki en büyük farklardan biri de, tanrının, meâansal olarak bulunduğu, Arş’ın üstündeki yerinden seyrettiği kullarına, zamana bağlı olarak zaman içinde belli sürelerde gerekli müdahaleleri yaparken ve böylece tasarrufunda kesintiye uğrama varken, buna karşın Resulullah ve Kuran’ın belirttiği Allah kavramında ise, zaman ve mekândan münezzeh olarak hükmünü, tasarrufunu sonsuz tüm boyut ve varlıkta kesintisiz bir biçimde her an sürdürmektedir, Arş’ın altında yer alan yarattıkları arasında zerre kadar mesafe olmaksızın.

İkinci anlamı ise, her iki hadiste de açıkça belirtildiği üzere, bize çok şaşırtıcı bir gerçeği, ilginç ve mucizevi bir tespiti yapmaktadır. Çünkü Arş’ın, evren içere evrenlere, paralel evrenlere, tüm Kainata enfüsi ve afaki boyutlarından hakim olması, içermesi, kapsaması, yanı sıra birinci hadiste de yine enfüsi ve afaki boyutlarda meleklerin varlığı dolayısıyla, tüm Sema (Gök) katları ile bu boyutun projeksiyonu olan maddesel boyutların inlediği, gıcırdadığı, sallandığı… , yani, titreştiği, belli frekanslarda hareketli olduğunu, ancak Kuantum Fiziğinin gelişmesiyle anlaşılabilen bir durumu bin dört yüz yıl öncesinden bize açıklamaktadır. Başka bir ifadeyle, enfüsi boyutlarda enerji- data halinde, afaki boyutlarda da gerek maddesel boyutumuzun gerekse de madde ötesi afaki (Arz) boyutlarının dalgasal bir yapı olarak titreştiğini belirtmektedir. Biraz daha detaya girersek, Arş’ın inlemesi yani, Arş’ın kapsamı içinde yer alan sonsuz boyutların inlemesi ya da Göğün (Semanın) her bir noktasında bir zerre bile boş kalmayacak şekilde meleklerin bulunması ifadesiyle, boşluk denilen şeyin olmadığını, her şeyin meleklerden meydana geldiğini, enfüsi ve afaki olarak Yer ve Göğün tüm katlarında meleklerin dışında bir şey olmadığını, meleklerinde güç, kuvvet taşıyan bilinçli kudret olduğunu göz önüne aldığımızda da görülen ya da görülmeyen tüm nesnelerin, boyut ve varlıklarının bu meleklerin içinde bir şey olduğu, onların bu nesne ve varlıklarda kesintisiz olarak varlıklarının devam ettiği, dolayısıyla Yer ve Gök katlarının bizatihi kendilerinin bile bir melek olarak titreştiği anlatılmaktadır. Bunlardan sadece maddesel boyutumuza yani, Arz boyutlarından sadece biri olan ve bu Arz boyutu içinde dünyayı Yer, mekânsal uzayı Gök olarak ele alacak olursak bile, bildiğimiz gibi Einstein’ın Genel Rölativite Teorisine göre, üç boyutlu uzayın, içinde yer alan kütleler nedeniyle dördüncü yani, zaman boyutuna doğru eğrildiğini ve böylece birleşik dört boyutlu uzay-zaman dediğimiz yapıyı oluşturduğunu, sonra bir adım daha ileri giderek katı, sıvı, gaz şeklindeki tüm nesne ve varlıkların da aslında göründüğü gibi bir şey olmayıp eğri uzay olarak adlandırılan alanın daha da yoğun bir eğri alan bölgesi olduklarını, böylece Kâinatın, “Tek Bir Alandan” başka bir şey olmadığını anlatmaktaydı. Bu alana daha derinden bir zumlama yaptığımızda ya da Kuantum Fiziği açısından baktığımızda ise, Alan dediğimiz şeyin sonsuz frekanslara ait tek bir Enerji Alanından, Enerji Titreşimlerinden meydana geldiğini söylemektedir ki, daha önceki birçok makalemizde ayrıntılarıyla açıklamıştık.

Nasıl ve ne şekilde bir teori, anlayış, görüş ortaya konulursa konulsun, bu ilke temel ve değişmez olarak hepsinde aynen geçerli olacaktır. Bunun değişmesi asla mümkün değildir. Günümüzde eşyanın (şeylerin) Hakikâti konusunda daha da derinlikli bir çalışma olan, evrenin temelde Hiper Uzayda 11 boyutlu ya da 11 boyutlu bir Hiper uzayda, 11 boyutlu bir yapının (Membranın) ya da yapıların (Membranların) hem boyutsal hem de her bir boyut içinde sonsuz sayıdaki frekansta titreştiğini ve bu boyutlardan son dört boyutun yani, dört boyutlu madde ve ışınsal boyutların (uzay-zamanların, Arz boyutlarının) ise, diğer geri kalan 7 boyutun (ki bunlar diğer dört boyuttan farklı yapıda olarak Bilinç boyutlarıdır) birer izdüşümü halinde açığa çıkan titreşimleri olduğunu bize bildirmektedir. (1) Kısacası Hz Resulullah bu kısa, net ama her boyutta derinliği olan bu sözüyle, ister her kesin anladığı şekilde mekansal anlamda, isterse de boyutsal anlamda fark etmez, hangi boyutta ele alırsak alalım Gök (Sema) kavramının kendisinin bile durağan, katı, sert …vb bir şey olmayıp sonsuz frekansa karşılık gelecek şekilde titreştiğini, bin dört yüz yıl çöl insanların lisanıyla günümüze ve geleceğe anlatmıştır. Artık şimdi, neden güneşimizin diğer yıldızlardan farklı olarak çift yıldız sistemi şeklinde değil de, tek başına olduğunu, gerek Göğün (Semanın) gerekse de Yerin (Arzın) Yedi kat olduğu belirtilerek gerçekte neyi ve neyin özelliklerini yansıttığını, dolayısıyla Allah’a kemal haliyle ayna olabilecek İNSANIN (Halifenin) neden bu yıldız sisteminde ve dünya gezegeninde açığa çıktığını anlayabiliyor muyuz?. Diğer sistemlerle, bizim sistemimiz arasındaki farkı artık çıkartabiliyor muyuz?.                               

Tüm bunlardan sonra, Arş somut bir şey olmadığı için hareket etmesinin de söz konusu olamayacağına göre, Arş’ın, mahşerde Yere inecek olmasının; Ruh (enerji) bedenin, dünya boyutunda geçerli ve moleküler harekete bağlı olan ses dalgalarını üretemediğine ve Arş’ın da mekânsal bir yerde olmadığına göre, “kabre giren kişinin öyle haykırışla haykırır ki, sesi ta Arş’a kadar yükselir” deki mananın (mistisizm dışında) yıllardır cevaplanmayan Arş’ın ezelden beri Allah ile birlikte olup olmadığı gibi bir tartışmanın; Yerler ve Gökler yaratılmadan birkaç bin yıl öncesinde Arş’ın sütunlarında Kelime-i Tevhidin yazılı olmasının anlamının; Mahşerde herkesin baygın düştüğü ve ilk ayılanın Resulullah olduğu esnada, Hz. Musa (a.s)’ ın da yarı baygın bir şekilde Arş’ın bacaklarından birine sarılı vaziyette olmasının; Hz Resululla’ın Cennetin üzerinde ve Arş’ın sağında özel bir yerde bulunmasının; yine Sitrei Müntehanın, Altıncı ya da Yedinci Gökte Arş’ın sağında bulunmasının; Kıyamet gününde İnsanların hesaba çekilmesi için Hz Resulullah’ın Arş’ın altında secdeye kapanarak şefaat dileyecek olmasının ve Allah’ın kıyamet günü Kürsüsünü yere koyacak olmasının çözümünü bulmak artık kolay olsa gerek.  

Bu arada, Din karşıtları, buradaki ayet ve hadislerde geçen ifadelerin (ki, diğer birçok ayet ve hadis için de aynı şeyi iddia etmektedirler) eski kaynaklarda da geçmesi dolayısıyla, güya Resulullah’ın bunları o kaynaktan alıp birazcık değiştirerek Kuran ve Hadislere yerleştirdiği gibi, ilkel ve temel dayanağı olmayan düşüncelerle İslam’a saldırmaktadırlar. Oysa bu durum, Resulullah’ın onlardan bir şeyleri aldığını değil (o veriler zamanla deforme olsa da), onların dayandığı aynı kaynakla irtibatta olduğunu bize açıkça ispatlamaktadır. Kaldı ki anlatılanlara baktığımızda, eski anlatımlardaki yanlışların düzeltilip eksikliklerin giderildiğini, bunun yanında, onlardan çok daha detaylı açıklamaların yapıldığını, hiç değinilmemiş ve can alıcı noktalara da daha fazla değinilip açıklamalarda bulunulduğunu, dolayısıyla temelde aynı şeyler dile getirilmiş olsa da diğerlerini tamamlaması dışında, aslında bambaşka şeylerin dile getirildiğini, üstelik de her zaman dediğimiz üzere tüm bunların da, günümüz fiziği ve biliminin verilerine ait kodları içerecek şekilde anlatıldığını görmekteyiz. Ayrıca, birtakım payelere de sahip bu Din karşıtlarının payelerini ön plana çıkartmalarının ise, insanın (beşerin) bulundukları seviyeye göre birbirine takdim ettikleri bu payelerle kayıtlanmasının söz konusu olamayacağı dolayısıyla, bu tür şeylerin Resulullah karşısında hiç ama hiçbir önemi, değeri ve anlamı yoktur. Görüldüğü üzere, çağlar öncesinden, her çağa ve çağlar sonrasına hitap eden ve bu nedenle hiçbir şeyle kayıtlanmayan, kayıtlanması mümkün olmayan bir Birim için böyle bir şey öne sürülebilir mi? Onun Evrensel kimliği, Evrensel Şuuru, Evrensel Ruhu ve Yapısı yanında, değil kendi dünyalarının, Güneş, Galaksi ve Galaktik Sistemlerinin bile bir değeri yokken böyle bir şeyden bahsetmeleri, konumlarının bile, asıl olması gereken durumlarından çok daha aşağı bir düzeyde olduklarını bize göstermektedir.

Şimdi çok önemli iki hususa değinelim. Bunların ilkine baktığımızda, Resul ve Nebilerin dağlara çıkmasının nedeni, Gökteki meleklere ya da Arş’ın üstündeki tanrıya daha yakınlaşmaları için değildir elbette. Bu devirde hala bu düşüncelere sahip olanları bir kenara bırakıp olayı Resulullah’ın, “dağlara bakmak sevaptır” hadisiyle açıklamaya çalışalım. Bildiğimiz gibi dağlar, toprağın yüz milyonlarca yıl boyunca depremler ve yer sarsıntılarıyla preslenmesi sonucu açığa çıkan yoğun moleküler, dolayısıyla yoğun enerji yapılarıdır. Böylece dağların, üzerinde düşünüldüğü takdirde insanda acziyet duygusunu oluşturması sonucu, insanı Yokluğuna, Hiçliğe götüren yapılar olması ve bu durumun Ruhun bellek dalgalarına yansıması yanı sıra da gerek bu halin gerekse de, dağların sahip olduğu bu enerji yayınının, yine beyin tarafından Ruhtaki anti-çekim dalgalarına pozitif enerji (sevap) yüklenmesini sağlamaktadır ki, bu konuyu Enerji Alanları ve Biz – 3. ile10. arası makalelerimizde detaylarıyla değinmiştik. Resul ve Nebilerin böyle yapılara çıkmalarının en önemli nedeni ise, yıllar önce de değindiğim üzere dağlardaki bu enerji alanlarının ve bilhassa o dağlarda mevcut yüksek düzeyli enerji alanlarının beyindeki randımanı artırmasından daha da önemlisi ve asıl nedeni, varlıktan, çokluktan sıyrılarak Yedi Kat Semasına, Kürsü’süne, Arş’ına ve Öz varlığı olan Tekliğe daha kolay yönelmek (rezonans kurmak) ve dolayısıyla Vahyi daha iyi bir şekilde değerlendirip bunu halka açıklamaları içindir.

İkinci husus ise, iki makale önce değindiğimiz hadiste yer alan, “Güneşin battıktan sonra Arş’ın altında gidip secdeye kapanması ve belli bir süre secde halinde kaldıktan sonra aşağıya, tekrar yerine geri dönüp doğudan doğması…” olayı da elbette, mekaniksel anlayışın ürünü olarak güneşin maddesel yapısının mekaniksel ya da boyutsal anlamda yer değiştirmesi (hareket etmesi) şeklinde yanlış değerlendirilmemelidir. Bunun anlamı, varlığı öz boyutlara kadar uzanan güneşin, her an bu boyutlarla olan devamlı iletişiminin, bilgi alış verişinin, boyutsal iletişimin var olduğunu anlatmaktadır.

(Yenilen, İnsan Ve Din, Kendini Tanı, Tek’in Seyri, Akıl Ve İman – Ahmet Hulusi /Hallacı Mansur ve Ene’l Hak- Ahmet Fevzi Yüksel / İslam Ansiklopedisi, 3. Cilt, Syf. 407)
(1). Stringler konusu ile ilgili ayrıca yazacağımız yazıda, Mistik açıdan Stringlerin farklı olan konumunu, durumunu açıklayacağız.

 

 

 
 
İstanbul - 24.06.2008
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com