Yerler (Arz), Gökler (Sema) ve Kıyamet

5. Bölüm

Fiz.Müh. Kenan Keskin
 

“(Kıyamet gününde şöyle hitap edilir) Ey Cinler ve insanlar, Göklerin (Semanın) ve Yerin (Arzın) etrafından (çevresinden) gücünüz yetiyorsa mahşeri geçip gidin. Ama Allah’ın verdiği Sultan bir Güç (Ferman) olmadıkça bunu asla gerçekleştiremezsiniz. Üzerinize ateşten Alev ve (Zehirli) Duman gönderilir de birbirinizi ne kurtarabilir ne de yardımlaşabilirsiniz. Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül şeklini aldığı zaman, işte o gün insana da cine de günahı sorulmaz”. (55/ 33-35-37-39)

“Resulullah, Cehennemden kaçışın müjdesinin “La İlahe İllallah” sözü olduğunu söyledi” Hadis.

Bunu iki anlamda düşünebiliriz. Birincisi Zahir, ikincisi ise Batıni anlam olarak. Öncelikle zahiri yönüne bakacak olursak, bildiğimiz üzere güneş beş milyar yıl sonra bugünkü hacmini yüz milyonlarca kat artırarak önce dünyaya yaklaşacak sonra da ona vuracak, en sonunda da onu, ucundan içine alarak tamamen buharlaştırıp yok edecektir. “Mahşer anı” denilen dünyayı ucundan içine aldığı esnada, dünyanın zayıflayarak yok olmaya başlayan manyetik alanı, etkisini kaybetse de bu seferde güneşin sahip olduğu çok güçlü manyetik alanın içine girer. Yine bu sırada çekirge sürüleri gibi dünyanın manyetik alanında hapis kalan ve mahşer ortamında yeniden bir yapılanmaya (Baas) uğrayarak kendine gelen (kabir aleminden kalkan, uyanan) Elektik, Manyetik alanlardan, Elektromanyetik dalgalardan oluşan insan ruhları, eğer ruh bedenlerinde varsa, sahip oldukları anti çekim dalgalarına yüklü pozitif enerji gücü nispetinde bu çekim alanından kaçmaya başlarlar. Allah’ın “El Veli” ismi açığa çıkan ve Velisi Allah olan yani, dünyevi, dünyaya ait tüm değer yargıları ve duygularından, bedenin tüm istek ve arzularından tamamıyla arınmış olan birimler, yine kendi içinde var olan farklı hızlarla ama bize göre yine şimşek gibi çok büyük hızlarla güneş yüzeyinin hemen altından kaçarlar. Cehennem ortamından kaçan diğer mümin ruhları ise daha yavaş kaçmaları dolayısıyla, bu esnada idrak edip de kendinde var olan özellikleri kullanamamaları, bunları kuvveden fiile çıkaramamaları ya da bu özellikleri nasıl kullanması gerektiğini fark etmeleri için arınmaya tabi tutulurlar. Ancak bu maddi ve manevi anlamdaki bu arınma işlemleri de çok uzun süreçlerde gerçekleşir. Ruhlarında bu tür dalgaları yani, sevap ya da pozitif enerji olarak adlandırılan enerjinin yüklü olduğu anti çekim dalgaları bulunmayan birimler (şakiler) ile şeytani vasıflı cinler (ki bildiğimiz duyduğumuz Cinlerin çok, çok büyük çoğunluğu şeytani yapılıdır) ise, bu güçlü çekim alanından kaçamayarak cehennemin (güneşin) içine doğru çekilir ve çıkmaları da ebediyen mümkün değildir.

Bu çekim gücünün, kudretinin aslında melek olması nedeniyle de Kuran ve hadislerde bu durum bir anlamda, “meleklerin cehenneme atmaları, itmeleri…” şeklinde tasvir edilmiştir. Ayrıca bu manyetik çekim alanı o kadar güçlüdür ki, yine bu durum ayette, “…Ant olsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız… Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur… Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz. (Meryem Suresi, 66 -72)” şekliyle anlatılmaktadır. Bu arada mahşerde, güneşin dünyaya çok yaklaşıp içine alması sırasında klasik fizik açısından dünyanın tüm dengesini kaybetmesi sonucu, kendi ekseni etrafındaki dönüş şekli, ekseninin de hareket etmesiyle tamamıyla bozulacağından (alt üst olacağından) dünyadan bakış açısına göre güneşin doğuşu, bazı anlarda sık sık batıdan doğuya doğru olacaktır ki, “kıyamette, güneş batıdan doğacaktır” hadisi bu gerçeğe işaret etmektedir.   

Yukarıda değindiğimiz cehennemden kaçış olayı ise hadislerde, “ Sırat köprüsünde onları, amelleri götürür”, “Sıratı geçenlerin kimisi şimşek gibi geçer, kimi deve hızıyla geçer, kimi hayvan hızıyla geçer, kimi de sürüne, sürüne geçer”, “Allah yarattıkları arasında hüküm edip de kalan sevapları çok geldiğinde (ki bu bir sevap bile olsa) kul cennete girer. Eğer sevapları ile günahları eşit gelirse kırk yıl sıratta hapsedilir. Eğer günahları sevaplarından fazla gelirse (ki günahları bir fazla gelse bile) cehenneme girer”, “ Müminler cehennemden kurtulup cennetle, cehennem arasındaki köprüde (sıratta) bir süre hapsedilirler. Bu sırada aralarında dünyada geçmiş olan haksızlıklardan dolayı hesaba çekilirler. Böylece günahlarından tamamen arındıktan sonra cennete girmelerine izin verilir”. Ayrıca, bu kaçışı belli bir noktaya kadar mekansal olarak düşünsek de genel olarak bu  Boyutsal Bir Olay, Boyutsal Bir Dönüşüm olup yıldızların Nur Boyutlarına ya da başka bir deyişle, yıldızların Şuur Boyutuna dönüşüm yaparak o yıldızların zahir, ama bize göre yine ikiz yapılarında kendindeki güçlerle hüküm sürerler. İşte bu kaçışın ve cennet boyutuna dönüşümün temel dayanağı, Sultan Güç denilen Allaha ait Kudret Sıfatının yeterli oranlarda ve kapasitelerince o birimlerdeki Zuhurudur. Bu ise ancak “La İlahe İllallah” sözünün anlamının birim tarafından tabanda yaşanılır hale gelmesiyle mümkün olacağı söylenmektedir. Yani, Tanrı ve Tanrılık kavramının hiçbir zaman var olmadığını, her zerrede o zerrenin kendisi olarak hükmünü yürütenin Allah olduğunu bu yüzden de ötelerden değil, özlerinden açığa çıkan Onun İlim ve Kudretinin fark edişleri ile bunu gerçekleştirebileceklerini anlatmaktadır.

Arş’ın etrafından, çeperlerinden Gök (Sema) katlarını geçerek Cennet olarak tarif edilen hali yaşayabilmenin Batıni anlamı ise, bir Birimin Dünya üzerinde ya da Arz katlarında yaşarken Arz denilen bedenin algıladığı çokluk boyutlarından ve elbette bu boyutlara ait bilinç boyutlarından Salt Şuur boyutlarına dönüşüm yapabilmenin ya da kendi aslı olan Mutlak Benlik boyutunu kapasitesince tanıyıp yaşamına o boyutlarda devam etmenin, birimin Bilincinde Allah’a ait olan Kudretin (dolayısıyla İlmin) belli bir eşik değerin üstünde açığa çıkmasına bağlı olduğu vurgulanmaktadır ki, bu tür birimler, daha dünyada yaşarken bunu elde etmelerinden ötürü, hem dünyadaki ve kabir alemindeki yansıması olan hallerinden hem de gelecekteki Mutlak Cehennemin maddi ve manevi azap ve sıkıntılarından tamamen azat olmuşlardır.

Burada, yy. öncesinden bilinmesi mümkün olmayan, bundan beş milyar yıl sonrasına ait doğru bir tespitte, dünyadan bakış açısına göre Göğün, güneşin bize yaklaşması ve vurması sırasında güneş alevinin ve plazmanın göğü kaplaması, güneşin genişleyen hacmi dolayısıyla da sarı-beyaz renginin kırmızı frekansa (bant aralığına) dönüşerek tıpkı erimiş bir yağ gibi kırmızı gül renginde bir görüntü verecek olmasıdır. Ayrıca bir kez daha tekrar edersek, güneşin cehennem oluşu her ne kadar bu boyuttaki yapısına yansıması nedeniyle gaz yönüyle de bağlantılı olsa da gerçekte güneşin cehennem oluşu şu anda bize görünmeyen ve hiçbir cihazla da algılanamayan ikiz boyutundaki yapısı dolayısıyladır. Cehennemden kaçacak fermanı yani, Gücü (Kudreti), hakikatlarinden açığa çıkartamayanların üzerine gelen ya da maruz kalan alevli ateş ve zehirli duman ise bir anlamda görünen ateşin yanı sıra güneşin maddesel görünen yönünün, görünür olmayan, ama ruh bedenin içine kadar sızan ve onu yıpratan, yakan Radyasyondan bahsedilmektedir ki, gerçekten de güneşin, gerek bugün ve gerekse gelecekteki yapısında görünür frekans band dışında aynı anda görünmeyen radyasyon yönü de mevcuttur (kızıl ötesi, radyo, mikrodalga, X ve gamma ışınları gibi). Ayrıca diğer ve gerçek anlamda da, bu görünmeyen, algılanamayan radyasyon ile güneşin ikiz yapısındaki dalgalar anlatılmak istenmiştir.

* “Allah Yerleri (Arz ve boyutlarını) ve Gökleri (Sema ve boyutlarını) yoktan var etti”.

Bu kavrama detaylı olarak Din-Bilim Soru Ve Cevapları – 10 yazısında değinmiştik. Gerçekten de Göklerin ve Yerin yaratılışına, bildiğimiz zahiri anlamda bile birkaç boyuttan düşünürsek, gerek dünyamız gerekse de güneş sistemi ve tüm uzay, ilk aşamaların birinde % 75’ i Hidrojen, % 25’ i ise Helyum olan Tek bir yapı halinde bir duman (gaz) halindeydi ki, doğal olarak Yerler ve Gökler yoktu. Keza bu durumu, daha da geri götürerek evrenin saniyenin milyarda, trilyonda, …  bir anındaki devirler (aşama, süreçler) içindeki parçacık ve fotonlar açısından da düşünebiliriz. Daha derin boyuttan baktığımızda ise gözlemlediğimiz şu anki evreni ya da parçacık-enerji boyutunu meydana getiren Vakumdaki Planck ölçekli evren parçacığı (enerji yumağı), bu hale (boyutlara) gelmeden önce meydana gelmemişti ki, gerçek anlamda bir üsttekilerden dolayısıyla mevcut olan bir şeyden farklı olarak, evrenin tam bir yokluktan meydana geldiğini söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle bizler, bu Vakum boyutunda daha önce hiçbir şekilde bulunmayan ve bir anda ortaya çıkıp Planck boyutlarına ulaşarak enerji kabarcığı halini alan, sonsuz parçacıklar içinden tek bir parçacıktan, dolayısıyla yokluktan meydana geldik. Diğer paralel evrenler de diğer Planck çaplı enerjilerden aynı şekilde hiçlikten oluşmuşlardır. Keza, bizim madde ötesi tüm sonsuz boyut ve varlılarda, aynı şekilde tam bir yokluktan yaratılmışlardır. Ancak olay bununla sınırlı olmayıp (bu noktada sonlanmayıp) bu durumun da derin boyutu var olduğundan gerek sonsuz sınırsız evren içinde bizim algıladığımız evren gerekse de tüm boyutlardaki yaratılmışlar, Din- Bilim Soru Ve Cevapları -10 yazısında da değindiğimiz üzere daha Öz boyutta zaman ve mekanın var olmadığı Ruh Adlı Meleğin varlığında dalgasal olarak iki “an” arasındaki tam bir yokluktan, hatta yokluk kavramının bile yok olduğu bir yokluktan meydana gelmiştir. Yani bu yokluk kelimesi anlatım sadedindedir, çünkü orada tüm kavramlar düşer. Ruh adlı Meleğin Bilinci ve Varlığı ise, Allah’ın İlmindeki yokluktan, Hiçlikten oluşmuştur. Dolayısıyla yaratılış gerçekte, t=0 anında hiçbir şey yoktu ya da sonsuz yoğunluklu ve ezeli olan bir kuantum tekilliği mevcut olup da o andan başlayarak önce Planck boyutundaki 10 üssü (-43). saniyeye bu noktadan da yaklaşık 15 milyar yıl sonrasındaki şu anki an’a yani, zamana bağlı bir şekilde değil, her ne kadar t=0 anından, 10 üssü (-43). Saniyeye kadar takyonik (imajiner, soyut enerji), bu zaman noktasından sonra bildiğimiz enerji ve madde oluşumuyla birlikte algıladığımız evrenin oluşumu gerçekten mevcut olmuş olsa da gerçek yaratılış, t=0 anı ve öncesinde yer alan zaman ve mekansallığın olmadığı boyutlar içinde Boyutsal anlamda meydana gelmiştir. Farklı bir deyişle yaratılış, zaman ve mekanın geçersiz olduğu Esma (mana) boyutundan, yine Ruh Adlı Melek adı altında, zamansız ve mekansız bir boyuta açığa çıkmaktan ibarettir. İşte Gök kavramını boyutsal anlamda düşünürsek, Gök (sema) dediğimiz Bilinç boyutları, Allah’ın İlminde tam bir yokluktan, yoktan meydana gelmiştir.

Burada yanlış anlaşılan, çok çok önemli bir duruma değinmek istiyorum, o da, önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere Kâinatın sonsuz önce ve sonsuz sonra da yani, daima, hep mevcut olduğunu söylerken, maddenin ezelden beri var olduğunu söyleyen materyalist anlayışlarla aynı şeyi kast etmediğimizdir. Bunlar birbirlerinden tamamıyla farklı iki kavramdır. Çünkü onlara göre, madde, hem temel esas olarak hem de nihai son nokta olarak mevcut olup Bilinç dediğimiz şeyin ise, maddenin varlığıyla, maddeyle birlikte var olduğu kabul edilmektedir, daha öncesinde değil. Hatta öyle ki, maddeyi, enerjinin daha yoğun bir formu olması dolayısıyla bu enerjiyi, madde ve bu madenin maddesel boyutlarını oluşturması açısından mutlak kabul edip bunun dışındaki boyut ve varlıkları reddederler yine, Kuantum Fiziğinin aksine. Başka bir deyişle, maddeye dayalı enerjiyi zirve nokta olarak kabul ettikleri ve algılanan ve ölçümlenen tüm maddesel boyutlarıyla varlık ve bu maddesel varlıklardaki bilinci de, bu maddenin, dolayısıyla maddenin katmanı olan enerji ve buna dayalı bilincin, çeşitli suretlerde dönüşeme uğrayıp belli şekil ve boyutlarda açığa çıkışından ibaret olduğunu kabul ettiklerinden, maddeye sonsuzluk ve ebedilik atfedip bir başka boyut ve varlıkları ya da daha Özde bir başka şeyin varlığını dışlamaktadırlar, peşinde, ortada olan birçok gerçeği ve soruyu cevaplamaksızın. Oysa bizim ya da Mistisizmin kast ettiği şey, bundan tamamıyla farklı olarak temelde madde diye bir şeyin mevcut olmadığını ancak algılayana ve algılanan boyuta göre var olan bir yapı olduğunu, daha doğrusu, çağdaş bilimlerin verilerinin de bize söylediği üzere bir seyir olduğunu belirtmektir. Bizim madde olarak gördüğümüz yapı, o boyutlarca (bize göre değil) madde olarak algılanan sonsuz boyutlardan sadece biridir. Üstelik madde, onu algılayanların bilincinden bağımsız, kendi başına, dışta (hariçte) mevcut olmadığı gibi, Allah’ın sonsuz özelliklerinin belli terkipler halinde açığa çıkışından ve haliyle bu terkip adı altındaki bilinçlerin (birimlerin) maddeyi ve ona dayalı enerjiyi dışta, hariçte algılamalarından başka bir şey değildir. Dolayısıyla hangi boyuttan olursa olsun madde temel değildir. Nasıl ki Allah’ın özelliklerinin bir sonu, bir sınırı yok ise, o isimlerin bir görünümü ve algılayana göre mevcut olan madde dediğimiz şeyin de sonu ve sınırı yoktur. Bu nedenle tüm boyutlarıyla Kainat da, sonsuz ve sınırsızdır. Allah, tek bir katmanla, boyutla (sonsuz ve sınırsız olsa da) sınırlı olamayacağı gibi, tek bir big-bangin sonucu olarak oluşan mekansal anlamda da sınırlı bir yapı değildir, olamaz da.

Özetle, Kainatın öncesiz ve sonrasız (ezeli) oluşu, bize ya da tüm yaratılmışlığa ait olup, onun Allah indinde yaratılmış olmasını engellemez. Benzer ifadeyle, her ne kadar Kainat varlıklara göre ezeli bir özelliğe sahip olsa da Allah tarafından ancak, kendi varlığında, varlığıyla İlminde Yoktan Yaratılmıştır. O’nun Yoktan yaratmasıyla sonsuz Kainat bir “an” da var olmuştur. Bizim Vakum boyutundaki evren kabarcıklarının var oluş ve yok oluşları ya da açılarak evrenleri oluşturması bu bir “an” içinde açığa çıkan Kainat içindeki oluşumlardır. Dolayısıyla sadece maddesel evrenimize ait olarak ele aldığımız bu evren parçacıklarının toplamı Kainat değil, Kozmik Bilinç dediğimiz Kainatın Bilinci tarafından her an oluşturulmakta olan oluşumlardır. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, Allah, bir Tanrı gibi, uzay-zamanın dışında bir varlık olmadığı gibi, sadece, uzay-zamanların kendisi olarak, onunla sınırlı bir varlık da değildir. Allah gerek uzay-zamanlar gerekse de uzay-zamanın olmadığı (Allah’a nispetle) yaratılmışlık boyutlarında o boyutlar olarak mevcut olduğu gibi aynı zamanda, o boyutların derinliğinde, Öz yapısında, Özü, Hakiati olarak Esmaları, Esmalarının işaret ettiği Sıfatları ve yine Esmalarının işaret ettiği Zatıyla da aynen mevcuttur ki, tüm bunlar Tek Bir Mertebenin boyutlarıdır. Bu yüzden Tanrı dahi Allah’tır ama Allah, asla bir Tanrı değildir, Kuran ve Resulullah açıklamalarına göre. Kuran da, “o İlahlar da Allah’tır” derken de hem insanların Tanrı kavramını bırakıp Allah’ın ne olduğunu düşünmeye yönlendirirken hem de Allah’ın bir İlah olmadığını, olamayacağını belirtmektedir. Yoksa “Allah da Tanrıdır” anlayışını ifade etmemektedir. Hangi dinden olursa olsun ya da hiçbir üstün varlığa inanmasın fark etmez, bu temel kavramı idrak etmedikçe Allah’ı bir Tanrı mesafesine indirip, o Tanrıya Allah etiketi yapıştırarak Onun meleklerini, Kitaplarını, Resul ve Nebilerini, Ahret boyutunu, Mahşer ortamını, cehennem ve cennetini, Onun kaderini, … vs hep Tanrısal anlayışlarla değerlendiririz ki, gerçekte akademik çevreler de dahil bugün tüm dünyada inanılan ya da eleştirilen hep bu Tanrısal anlayıştır.

(Kaynakça: Allah, İnsan Ve Sırları I, II, Ruh- İnsan- Cin – Ahmet Hulusi / Zaman, Zaman Ötesi – Ahmed Fevzi Yüksel (www.sufizmveinsan.com))

 

 

 
 
İstanbul - 05.08.2008
hologramk@yahoo.com
http://sufizmveinsan.com