“El alem ne der” Cehennemi -1 bölüm


“El alem ne der” cehenneminde Bilincimiz kendi kendine mi işliyor.

Hissettiğimiz çoğu duygularımızı zannederiz ki karşımızdaki insan da hissetsin isteriz. Ne var ki her insan duygularını ve arzularını çoğu zaman kendinden daha çok başkalarının duygularıyla ve gözlemleriyle anlaşılmak istediğini bilmediğini bilemez.

Çünkü aynı anda hem insan, hem eş, hem anne-baba, dost, arkadaş, …….vs. bir çok rollerimizin olduğunu unuturuz.

Bütün önyargılarınızı soyunmanız samimiyetinizin gereği olacaktır. Bu makaleyi değişik kültürlerden ve kaynaklardan edindiğim ve toparlamaya çalıştığım kadarıyla sizlere sunmaya çalıştım.

 “İnsanın kendini, orijinalliğini ve evrenselliğini biliyor olmasına rağmen her birimizin uyanma zilinin tokmağının da aslında birbirlerimizin ellerin de dolaşıyor” olduğu gerçeği artık saklanacak kadar gizli değildir.

Değerli okuyan taçlarım…..

Öncelikle sizlere, hiçbir organizasyonun propagandasını yapmadığımı belirtmek isti­yorum. Ne kadar mesleğim olursa olsun bu işten ekmek yemek için asla ve asla hiç kimse manupüle edilmemeli ve yönlendirilmemelidir.

 Bu yönüyle paylaşacağım tüm konular kendi dünya modelimden daha çok sizlerle iç ve dış dünyamız da gerçek­ten neler olup bittiğini birlikte gözlemleyeceğiz. Birlikte düşüneceğiz ama aynı düşünceyle değil.

 Aynı düşünmekle, birlikte düşün­mek arasında fark vardır. Aynı düşünmek, bir kavrama, bir inan­ca, bir sonuca ulaştığımız anlamına gelir. Birlikte düşünmek si­zinle benim, olaylara bireysel olmayan, objektif bir açıdan bak­ma sorumluluğu anlamına gelir. O zaman birlikte düşünmüş olu­ruz. Camide ki imamın veya tahtadaki öğretmenin kolaylık açısından bir kürsüde oturması ona bir otorite sağlayamaz. Bu konuda çok net olmalıyız. Sizi hiçbir konuda ikna etmeye çalışmıyorum. Takipçim olmanızı istemi­yorum. Sizlere bir sistemi, bir felsefeyi kabul ettirmeye çalışmıyorum. Samimi insanlar olarak sadece özel duygularımızı değil, delirmiş gibi görünen şu dünyayı birlikte gözlem­leyelim diyorum.

Dünya silahlanıyor. Dünyanın hemen her yerinde; Ameri­ka'da, Avrupa'da ve Rusya'da ve pek çok değişik ülkelerde insanları yok etmek için muazzam paralar harcanıyor. Bu dünyadaki olayları da gerçekleştirenler de birer insan. Bu tehlikeli gidişe politikacılar çözüm bulamazlar. Bulacakları çözümlerde ancak kendi ve yandaşlarının çıkarlarına uygun olabilir. Onlara güvenemediğimiz gibi bilim insanlarına da güvenemeyiz. Çünkü bilim savaş teknolojisinin gelişmesine ve bu alan­da kıyasıya rekabete yardım ediyor. Evet politikacılara güvenemeyiz. Çünkü dünyanın her yerinde istedikleri şey; konum, güven, statü.

Sefaletin, anarşinin, karmaşanın, terö­rizmin, sokaklardaki şiddetin kaynağı ulusların kendi içlerinde ya da aralarında yaptıkları düşünsel ve ekonomik çatışmalar Sözde güvendiğimiz insanların ürettikleri değil de nedir?

Tüm bunları gözlemlediğimizde bizim sorumluluğumuz ne? Peki ne yapmalıyız?

Dünyada olup bitenlerle ilgileniyor musunuz? Yoksa yal­nızca bireysel kurtuluşunuzu mu düşünüyorsunuz? Lütfen bunu ciddi olarak düşünün, ki siz ve ben gerçekleri objektif olarak gözlemleyebilelim.

Yalnızca gördüklerimizle değil, bilincimiz­le, düşüncemizle, davranışlarımızla da birlikte gözlemleyelim. Eğer dünya sizi ilgilendirmiyorsa, yalnızca bireysel çıkarlarınız, belli inançlarınız veya şeyhlerinizin ağabeylerinizin, liderlerinizin peşinden gidiyorsanız o za­man ne yazık ki sizinle iletişim kurmamız mümkün olmayacak. Bu noktada çok net olmalıyız. İlgilendiğimiz şey bireysel kurtuluşlar değil.

Bizi derinden ilgilendiren, insan aklına ne oldu­ğu ve insanlığın ne ile yüz yüze geldiği. Tekrar ediyorum Bizi derinden ilgilendiren, insan aklına ne oldu­ğu ve insanlığın ne ile yüz yüze geldiği

Hiçbir ülkenin kurumun ve sıfatın etiketi­ne sığınmadan yalnızca insan olarak sorguluyoruz. Bu dünyada yaşayan bir insanın ne yapması gerektiği ve rolünün ne oldu­ğuyla ilgileniyoruz.

Her sabah gazetelerde ve akşamları da aynı gazetelerin borazanları TV’ler de çeşit çeşit cinayet, bombalama, yok et­me, kaçırılma ve tecavüz ………….haberleri var. Bunları her gün okuyor­sunuz ya da seyrediyorsunuz. “Vah vah yazııık tühh tühhh, gördünüz mü Allah esirgesin”

Dilencilerin eline verdiğimiz sadaka miktarlarıyla kurtardığını düşündüğümüz geleceğimizle ilgili “Allah olmayanlara da versin” reflekssel söylemden başka bir başka ilgilendiğimiz alanlar ne yazık ki belli.

Ama bu olaylardan herhangi biri kendi başınıza geldiğinde karmaşa, öfke, üzüntü ve acı ya­şıyor, arkadaşlarınızdan, polisten ya da herhangi birinden bizi kurtar­ması ya da koruması için yardım bekliyoruz.

Kendimi, yaşadığım ülkeyi ve dünyayı gözlüyorum. Asla çözümlenemeyen sefaleti, kontrol edilemeyen savaşları nüfus artışını, dil farklılıklarını, din farklılıklarını, etnik çatışmaları, tarikat ayrılıkları, özel villalarında muazzam servet yapmış sözde şeyhlerin bile duyarsızlığını görüyor ve hiçbir şey yapmıyoruz.

Burada teoriden de­ğil gerçeklerden söz ediyoruz. Çünkü bu dünyada bunlar olup bitiyor.

Eğer birlikte gözlemleyeceksek önyargılardan ve milliyetçilikten kurtulmalıyız. Etrafımızda ülke komşularımız hep kötü olarak eğitildik yıllarca; hep düşman doluydu etrafımız iyi toplum yok ki bizden başka en aslanız biz.

Hal bu ki “Komşusu aç iken kendisi tok yatanın rahat yatamayacağının…” öğütlendiği bir peygamberin yaşadığı çağlardan günümüze bütün insanlar aynı atmosferi tüm insanlık solumaya devam ediyoruz.

Atmosfer kimseye torpil yapmıyor ve herkesin ciğerlerine ihtiyacı kadar nüfuz ediyorsa. Biz insanlar da nerede yaşarsak yaşayalım birbirimizle karşı­lıklı olarak oksijen kadar birbirimize bağlılık içindeyiz. Lütfen bunun ne kadar ciddi ve ne kadar önemli olduğunu idrak edin! Bu ülkede insanlar miskin, umur­samaz, ilgisiz, yalnızca kendi küçük çıkarları, kendi küçük mutlulukları peşinde koşar hale gelmişler.

Düşünce ile yaşarız. Düşüncenin içeriği, süreci ve işlevi ne­dir? Ve sözler kutsal değildir. Zekaya tapıyoruz. Zeki insanları kendimizden üstün görüyoruz. Onların kavramlarına, onların zekalarına saygı duyuyoruz. Zeki insanların düşüncelerinin sorunlarımızı çözeceğine inanıyoruz. Ama bu mümkün değil. Bu, bedene oranla tek bir kolu çok fazla geliştirmeye benziyor. Haltercinin harcadığı emek ne ise zekasını geliştirenin harcadığı emek de aynı derecededir.  Ne zeka, ne duygular ne de romantik duygusallık bize yardım ede­bilir. Gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. Onlara yakından baka­rak hemen bir şeyler yapmanın gereksinimini görmek zorundayız. Bunları politikacılara, bilim insanlarına ne entelektüellere ne dantellektüellere bırakamayız.

Önce insan bilincin ne olduğuna bakalım. Çünkü bizi belir­leyen bilincimizdir. Düşündükleriniz, hissettikleriniz, korkuları­nız, zevkleriniz, endişe ve güvensizlikleriniz, mutsuzluğunuz, umutsuzluğunuz, sevgi, acı, üzüntü ve ölüm korkumuz bilincini­zi oluşturur. Bunlar sizi insan yapan şeylerdir. Bilincin bu içeriğini anlayarak, ötesine geçmeden (ötelerdeki bilinçüstüyle işbirliği halinde olmadan)  kendi bilincimizde temelden bir dönüşüm oluşturamayız.

Bilincimizin içeriğini anlamak zorundayız. Eğer kişinin bi­linci, karmaşa, kararsızlık, baskı altında ve çalkantı içindeyse kişi daha da şaşkın, kararsız ve güvensiz hale gelir. Bu karmaşa içinde kişi doğru adım atamaz ve bir başkasına bağımlı hale ge­lir insanın binlerce yıldır yaptığı gibi. Mısır piramitlerini oluşturan en temel unsur uzaylılar değil köleleştirilmiş insan bilincinin tutsaklaştırılmış emeğidir.

İçimizi düzene sokmak en önemli şeydir. İçsel düzenimiz dış­sal düzenimize yansıyacaktır. Biz insanlar daima dışsal düzen peşin­deyiz. Güçlü hükümetler ya da totaliter diktatörlükler vasıtasıyla dünyada düzen kurulmasını istiyoruz. Tabii ki bazılarımız kurulacak olan hükümetlerde yer almayı en büyük onur sanıyorlar. Veya mahalli idarelerde encümen seçilmeyi en önde tutuyor olabilirler. Doğru davranmak için baskı altında olmayı istiyoruz. Bilincimizin içeriğini bilmeden ve bilincimizi özgürleştirmeden kendimizi özgürleştiremeyiz. Bilincinizi sorgulamadığınız için dindar ve mübarek sandığımız yaşamımızın ne kadar maddeci olduğunu ne yazıktır ki hala göremiyoruz. Hepimizin ağzında sakız olan

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi öte dünya için çalışmak lazım”  sözünü kendimize göre çiğneyip duruyoruz. Bir kelimesi değiştiğinde bakın anlam ne hale geliyor.

“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi öte dünya için yaşamak lazım”

 Yaşamak içinse çalışmak lazım. Bir tek kelime yarın ne diyeceğiz tüh Allah’ım ben yanlış mı anlamışım diyeceğiz.

Sizin ne olduğunuzu anlatmak yerine, birlikte, siz ve ben ne olduğumuzu ve radikal bir dönüşümün mümkün olup olamayacağını araştıracağız. Bunun için önce bilincimizin içeriğini göz­lemleyeceğiz.

Bu söylediklerimi takip edebiliyor musunuz? Yoksa zihnini­zi yorulmuş mu hissediyorsunuz. Gün boyu, hafta boyu, baskı altındasınız! Evde baskı, işte baskı, ekonomik ve kendi inançlarını ve kendi aptallıklarını size empoze een basın, medya ve reklamcıların al, al, al, baskısı ile ver ver diyen şeyhlerin baskısı. Lüt­fen bunu anlayın.

Bu satırlarla acılarımızı, üzüntülerimizi, endişe, güvensizlik ve kararsızlıklarımızı birlikte konuşan, birlikte pay­laşan, güveni nasıl bulacağımızı, korkudan nasıl özgür olacağı­mızı, üzüntülerimizin bitip bitmeyeceğini konuşan iki arkadaş gibiyiz. Biz bunlarla ilgiliyiz. Eğer bunu anlamaz ve net bir şe­kilde bakmazsak dünyaya daha fazla karmaşa ve yıkım getirece­ğiz. Belki de hepimiz bir atom bombasıyla yok olan Hiroşima’dan daha beter sonlarla yok olup gideceğiz. Atom bombaları değil ancak Özgüvensizlik kendi çocuklarımızın beyinlerin de patlamadan ve bu yüzden acil ve ciddi bir şekilde tüm kalbimiz ve düşüncelerimiz­le harekete geçirmeliyiz.

Bu gerçekten çok ama çok önemli. Çün­kü çok büyük bir krizle karşı karşıyayız.

Devam edecek

İnsani Gelişim Hizmetkârı
Beyin Antrenörü & Sevgipolog
0533 429 52 50
Kemal Koçak
 
Ankara – 17- Ekim–2006
http://sufizmveinsan.com

http://kemalkocak.com

http://okurtacim.com
kemalkocak6@hotmail.com

sevgipolog@yahoo.com.tr


Üst Ana sayfa e-mail