"El alem ne der" Cehennemi

4. Bölüm

Kemal Koçak
 

Bundan önce zihniniz bütünüyle sağlıklıydı. Bundan sonra mantıklı zi­hin deneyim karşısında bir şey yapmak istedi. Tepkilerinizi bel­li bir şekilde, kişisel yolunuzdan göstermeyi öğrenirsiniz. Bu duyguyu içinizde tutarsınız, bütün yaşama biçiminizi değiştirir. Deneyim daha da sık yinelenmeye başlar. Haksızlık anne baba­dan, kardeşler, teyzeler, amcalardan, okul ve toplumdan, herkesten gelecektir. Her bir korkuyla kendinizi savunmayı öğrenirsi­niz. Ama savunma biçiminiz kendinizi savunup oynamaya de­vam ettiğiniz evcilleştirilmenizden önceki gibi olmaz.

Artık yaranın içinde başlangıçta fazla sorun olmayan bir şey vardır; duygusal zehir. Duygusal zehir birikir, zihin bu ze­hirle oynamaya başlar. Geleceğe ilişkin tasalanmaya başlarız, çünkü zehrin anısı içimizdedir, bir daha aynı şeyi yaşamak is­temeyiz. İçimizde gördüğümüz kabulün de anıları vardır. Anne babamızın bize iyi davrandığını, uyum içinde yaşadığımızı da anımsarız. Uyum ister ama nasıl yaratacağımızı bilemeyiz. Kendi algımızın baloncuğu içinde olduğumuzdan çevremizde ne olursa olsun bizim yüzümüzdenmiş gibi gelir. Bizimle hiç­bir ilgisi olmasa bile anne babamızın bizim yüzümüzden kav­ga ettiğini sanırız.

Saflığımızı parça parça yitirir, küskünlük duymaya başlar, bağışlamaz oluruz. Zamanla böylesi olaylar bize gerçekte ol­duğumuz gibi olmanın güvenli olmadığını öğretir. Elbette bu zeka ve eğitim derecesine göre insandan insana değişecektir. Pek çok şeye bağlıdır. Şansınız varsa evcilleşmeniz o kadar da güçlü, yaralarınız derin olmaz. Ama bu kadar talihli değilseniz ağzınızı bile açmaktan korkar hale geleceğiniz kadar şiddetli bir şekilde evcilleştirilirsiniz, yaralarınız da derin olur. Sonuç, "Ben utangacım" dır. Utangaçlık kendinizi ifade etme korkusu­dur. Dans etmeyi, şarkı söylemeyi bilmediğinize inanabilirsi­niz ama bu yalnızca insanın sevgisini ifade etmeye yönelik do­ğal güdüsünün bastırılmasıdır. Bu konularda Sn. Alp Boydak hocamın çok güzel bir eseri vardır lütfen alıp okuyunuz(Beyin yarım kürelerinin Gizemi: Beyaz yayınları)

İnsan insanı evcilleştirmek için korkuyu kullanır. Korkumuz, deneyimlediğimiz her haksızlıkla biraz daha büyür. Haksızlık duygusu duygusal bedenimizde yara açan bıçaktır. Duygusal ze­hir, haksızlık olarak algıladığımıza gösterdiğimiz tepkidir. Kimi yaralar iyileşir, kimisi dozu giderek artan zehirle iltihaplanır. Duygusal zehre doyduğumuzda boşaltmamız gerekir. Bunu da zehrimizi başkalarına aktararak yaparız. Nasıl mı? O kişinin dikkatini kendimize çekerek.

Sıradan bir çiftin örneğini alalım. Kadının tepesi herhangi bir nedenden ötürü atmış durumda. İçinde kocasından kaynaklanan haksızlığın duygusal zehri birikmiş. Kocası evde değil, ama haksızlık ve zehrin içinde büyüdüğünü anımsıyor. Kocası eve geldiğinde ilk istediği dikkatini çekmek, çünkü bir kez bunu yaptığında birikmiş bütün zehri kocasına akıtıp rahatlayabilir. Kocanın ne kadar kötü, aptal ya da haksız olduğunu söylediğin­de zehri eşine geçirilmiş olur.

Erkeğin dikkatini çekene dek konuşur, konuşur. Kocası so­nunda tepki gösterir, öfkelenmiştir. Kadın o zaman iyi hisseder kendini. Ama zehir şimdi de erkeğin ruhunda dolanmaktadır. Kendisini ödeşmek zorunda hisseden odur. Karısının dikkatini kendisine çekip zehri boşaltmak ister. Ama boşalacak zehir yal­nızca karısının aktardığı zehir değildir, buna kendisininki de ek­lenmiştir. Bu etkileşime bakacak olursanız karı kocanın birbirle­rinin yaralarına dokunup durduklarını, duygusal zehirle bir tür masa tenisi oynadıklarını görürsünüz. Zehir, günü gelip birinden biri patlama noktasına erişene dek çoğaldıkça çoğalır. İnsanların birbirleriyle ilişki kurma biçimi çoğunlukla budur.

Dikkatin çekilmesiyle enerji bir insandan diğerine geçer. Dikkat insan zihninin çok güçlü bir yönüdür. Dünyadaki herkes sürekli olarak başkalarının ilgi ve dikkatini çekmenin arzusuyla doludur. Çünkü beğenilmek ister. Dik­kati yakaladığımızda iletişim yolları açmaya başlarız. Aynı yollarda kamyonlar ve tırlar nasıl farklı farklı yükler taşıyorsa. Bu yollar­dan Düş ve güç aktarıldığı gibi duygusal zehir de aktarılır. Koca sekreterine gösterdiği güler yüzü eşinden esirger. Kadın gün yaptığı arkadaşlarıyla gününü gün eder ömür gelir geçer. Sıra torunların evcilleştirilmesine gelir aynı şarkı hep söylenir durur. “Aynı çatı altında aşkımız bir yalanmış dönüp baktım maziye söylenecek ne kalmış”

Zehrimizi genellikle haksızlıktan sorumlu tuttuğumuz insana boşaltırız. Ama bu kişi aktarımı yapamayacağımız kadar güçlüyse kimi hedef seçtiğimize aldırmaksızın boşalırız. Kendileri­ni bize karşı savunamayacak olanları hedef alırız. İnsanların kö­tüye kullanıldığı ilişkiler böylece doğar. Güçlü insanlar daha az güçlü olanları kullanır, çünkü duygusal zehirlerini boşaltmaları gerekmektedir. Zehri boşaltmamız gerekir, kimi zaman istediği­miz adalet değil, yalnızca boşalmak, rahatlamaktır. İnsanların sürekli olarak güç kazanmaya çalışmasının nedeni işte budur. Ne kadar güçlü olurlarsa zehirlerini kendilerini savunamayanla­ra karşı boşaltmaları o kadar kolaylaşacaktır. Yine bu satırlara konuk olan görüntüler Hitler’den kurtulan amcanın gösterildiği gün trafikte üç dört şoför kardeşim birbirlerinin zehirlerini birbirlerine aktarmalarına yardımcı oluyorlardı.

Sözünü ettiğimiz elbette “El alem ne der” cehennemin de sürdürülen ilişkilerdir. Bu gezegende varolan zihinsel hastalıktan söz ediyoruz. Bundan ötürü kimseyi suçlamamız gerekmez. Hastalık tek başına ne iyi ne de kötüdür. Doğası budur yalnızca.  Önemli olan güçlü olmak değil gücü nasıl kullandığımızdır. Gücü kötüye kullandığın­dan ötürü kimse suçlu değildir.  Dünyamız da cilt hastalığına yakalanmış insanların suçlu olmadığı gibi, zehirle il­tihaplanmış zihinsel yaralarınız olduğu için siz de suçlu sayılamazsınız. Bedensel olarak hastalandığınız ya da yaralandığınızda kendini­zi suçlamaz, suçluluk da hissetmezsiniz. O halde duygusal bede­niniz hasta olduğu için kendinizi neden kötü ya da suçlu hisse­desiniz ki?

Önemli olan böyle bir sorunumuz olduğunun farkında ol­maktır. Sorunumuzun bilincinde olduğumuzda duygusal bedeni­mizi, duygusal zihnimizi iyileştirebilir, acıya bir son verebiliriz. Farkındalık olmaksızın yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Baş­kalarıyla, yalnızca başkalarıyla da değil, kendimizi cezalandır­mak için yaralarımıza dokunacağımızdan kendimizle de ilişkile­rimiz acı vermeye devam eder.

Sürekli yargılayan bölümümüzü zihnimizde yaratırız. İçi­mizdeki Yargıç yaptığımız, yapmadığımız, hissettiğimiz, hissetmediğimiz her şeyden ötürü bizi durmadan yargılar. İnançları­mıza, hak ve haksızlığa ilişkin sezgilerimize dayanarak kendi­miz ve başkalarını her an yargılarız. Kendimizi elbette suçlu bu­lur, cezalandırılmaya gereksiniriz. Zihnimizin yargının hedefi olan ve cezalandırılmaya gereksinen tarafı Kurbandır. Bu yanı­mız, "Bana ne yazık. Ne güçlüyüm ne de iyi bir insan, zeki de sayılmam. Ne diye çabalayayım, elimden ne gelir ki" der.

Çocukken neye inanıp neye inanmayacağınızı seçecek du­rumda değilsinizdir. İçinizdeki Yargıç ve kurbanın dayanağını seçmediğiniz bütün o sahte inançlar oluşturur. İnançlarınızı oluşturan bilgi zihninize aktığında saftınız. Her şeye inanıyordu­nuz. İnanç Sistemi iç ve dış dünyamız tarafından tıpkı bir program gibi yerleştirilir içinize.

 İnsan zihni hastadır, çünkü yaşam enerjisini çalıp sevinci­ni yağmalayan bir Parazit vardır içinde. Çocukluğunuzda edin­diğiniz inançlar öylesine güçlüdür ki yıllar sonra yeni kavramlar öğrenip kendi kararlarınızı almaya çalıştığınızda da yaşamınızı denetlemeyi sürdürür.

Kimi zaman içinizdeki küçük çocuk, iki üç yaşında kalmış olan gerçek siz dışarı çıkar. Anı yaşar eğlenirsiniz. Ama sizi ge­riye doğru çeken bir şey vardır. İçinizde bir şey bu kadar eğlen­meyi hak etmediğini hisseder. Bir ses mutluluğunuzun gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu söyler. Mutluluğun hakkınız olmadığını. Duygusal bedeninizdeki bütün suçluluk, duygusal zehir sizi geriye, dramların dünyasına çeker.

Parazit, bir hastalık gibi büyük anne babalarından anne baba­larımıza, onlardan da bize bulaşır. Tıpkı köpek eğitir gibi bu programı içimizdeki çocukların benliğine yerleştiririz. İnsanlar evcilleştirilmiş hayvanlardır. Evcilleşme süreci korkuyu yaşadı­ğımız kafatası cehennemi düşüne yol açar. Parazitin besini korkudan kay­naklanan duygulardır. Parazite yakalanmadan önce yaşamdan zevk alır, oyunlar oynar, çocuklar gibi mutlu oluruz. Ama bütün o çöplük zihinlerimize boşaltıldıktan sonra yiter gider mutluluk. Haklı olmayı, bizden başka herkesi haksız çıkarmayı öğreniriz. "Haklı" olma gereksinimi, dışımıza yansıtmak istediğimiz ben­lik imgemizi korumaya çalışmanın sonucudur. Kendi düşünce biçimimizi yalnızca başkalarına değil, kendimize de dayatma­mız gerekir.

Farkındalık sayesinde anne babamız, çocuklarımız, dostları­mız, eşimiz, hatta kendimizle ilişkilerin neden yürümediğini kolayca anlayabiliriz. Kendimizle ilişkimiz neden sorunludur? Çünkü yaralıyız, baş edemediğimiz duygusal zehirle doluyuz. Bunun da nedeni gerçek dışı, varolmayan ve zihnimizde haksızlık olarak algıladığımız bir kusursuzluk ve hatasızlık imgesi ile ve en iyisi olma başkalarıyla kıyaslanarak büyümüş olmamız.

Onların bizimle hiçbir ilgisi olmayan kendi düşlerini yarat­malarına karşın başkalarının hoşuna gitmek için kusursuzluk imgesini ve “El alem ne der” i nasıl ürettiğimizi gördük. Anne babamız, öğretmeni­miz, ve kendimizden başka herkesi her şeyi hoşnut etmeye çalışırız. Oysa gerçek, onların bakış açısından hiçbir zaman kusursuz olmayacağımızdır. Elbette kusursuz olmaya çabalamakta yersiz olacaktır. Hatalar bizi var eden gerçek sebeplerdir. Biz onlarla öğrenebiliriz. Ve kendimize karşı sürekli hata yapmamamız gerektiğini hatırlatır dururuz. Asla kusursuz olmayacağımız için bu kendimize ilişkin inandığımız en büyük yalandır.

Kusursuzluk imgesi ve “El alem ne der” hayal etme şeklimizi değiştirir. Kendimi­zi yadsıyıp reddetmeyi öğreniriz. İçimizi dolduran bütün o inançlara göre asla yeterince iyi, doğru, temiz, sağlıklı değilizdir. Yargıcın kabul ya da affedemediği bir şeyler her zaman ora­cıktadır. İşte bu nedenle insanlığımızı reddederiz, mutlu olmayı hiçbir zaman hak etmeyiz, bizi kullanacak, cezalandıracak birilerini arar dururuz. Kusursuzluk imgesi yüzünden kendimizi son derece kötüye kullanırız.

Kendimizi kabul etmeyip yargıladığımız da, suçlu bulup böylesine cezalandırdığımızda sevgi yokmuş gibidir. Dünyada yal­nızca ceza, acı ve yargı varmış gibi gelir. Bahsettiğimiz El alem ne der cehenneminin pek çok katı vardır. Kimi insanlar cehennemin ta derinlerine gömülüdür, kimilerinin yalnızca bir ayağı cehennemdedir, ama cehennem yine de cehennemdir onlar için. Cehennemde çok kötüye kulla­nılan ilişkiler olduğu gibi fazla kötüye kullanılmayan ilişkiler de vardır.

Artık çocuk değilsiniz. Kötüye kullanmanın söz konusu ol­duğu bir ilişkiniz varsa hak ettiğinizin bu olduğuna inanarak iliş­kinin böyle olmasına izin verdiğiniz içindir. Kötüye kullanılma­yı kabulünüzün bir sınırı vardır ama dünyada da başka hiç kim­se sizi sizin kendinizi kullandığınızdan daha kötüye kullanmaz. Buradaki sınırınız başkalarına karşı belirlenmiş olan sınırınızdır. Birisi sizi sizin kendinizi kullandığınızdan daha kötüye kullan­dığında kaçarsınız. Ama başka birisi sizi sizden biraz daha az kötüye kullandığında onunla daha uzun bir zaman birlikte olabi­lirsiniz. Bu davranışı hak etmektesinizdir.

“El alem ne der” cehennemdeki bir ilişki için doğal olan, bir haksızlığın bede­linin ödetilmesidir. Ben sizi gereksindiğiniz şekilde kötüye kul­lanırım, siz de bana aynı şeyi gereksindiğim kadar yaparsınız. Dengeyi yakalamışızdır. İlişki yürür. Enerji elbette benzerini, kendisiyle aynı titreşimde olanı çekecektir. Birisi gelip de size, öylesine sömürülüyorum ki, dediğinde, o halde bu ilişkiyi neden sürdürüyorsun, sorunuza karşılık bile veremez, nedenini bilmiyordur. Gerçek, kendisini bu yoldan cezalandırdığı için kötüye kullanılmaya gereksindiğidir.

Yaşam size neye gereksiniyorsanız onu sunar. Yaşamda kusursuz bir adalet vardır. Suçlanacak hiçbir şey yoktur. Acımı­zın bir armağan olduğunu bile söyleyebiliriz. Zehirden arınmak, yaralarınızı iyileştirmek, kendinizi kabul etmek ve “El alem ne der” cehennemin­den çıkmak için gereken, gözlerinizi açıp çevrenizde olup bite­ni görmektir.

Bitti.

Yararlandığım kaynaklar için not: 
“Farkındalığın Işığı” ve “The Master of love(Ustaca sevmek)”
Duygusal Zeka (Daiel Goleman), “İnsan Yaratmak”(Virginia Satir)
İsimli kitaplardan esinlediğimiz örneklere yer verdik.
Bilgi ve Bazı örnekleri anlamsal bakımdan harmanlaştırarak yaptığımız bir çalışmadır. 
 

 
 
Ankara - 21.11.2006
İnsani Gelişim Hizmetkârı
Beyin Antrenörü & Sevgipolog
0533 429 52 50
Kemal Koçak
http://sufizmveinsan.com
http://kemalkocak.com
http://okurtacim.com
kemalkocak6@hotmail.com
sevgipolog@yahoo.com.tr