İmza Atmak mı, İmza Satmak mı? Hangisi Yazarlık Okurtacım?

 

BU haftaki konu ile yayımlanan daha önceki yazılarımızı okuyan ve zaman içinde okuyan ve zaman içinde birbirlerine tavsiye eden okuyucu kardeşlerimden gelen elektronik postalara bir cevap olarak yazdım. Daha önce kaleme aldığım  İmza atmak konusu hakkında ilk fikrimin başladığı günden bu yana değişmeden devam ettiğinden, gelebilecek isteklere karşı nezaket tedbiri almak için daha önce kaleme aldığım ve yayınlayacağım kitabımın ilk bölümünü oluşturacak olan kısmından bir bölümü o kardeşlerimizle paylaşmak ve onlara cevap vermek istedim….

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/guzeldegil.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/notnet.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/kaderimle.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/ware.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/dusunmenin.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/psine.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/psine2.html

http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/psine3.html

Yukarıdaki sayfalara ve okumaya başladığı bu satırlara göz değdiren değerli insan, belki bu siteyi rasgele buldunuz, belki de arkadaş tavsiyesi ile elde ettiniz. Veya daha önceden takip etmektesiniz. Şu an o güzel, nazik gözlerinizi bu satırlarda gezdiriyorsunuz. İster okumak için isterseniz göz gezdirmek veya her ne maksatla olursa olsun…

Size sevgilerimi ve saygılarımı sunarım.

Bu sayfayı okumaya kafayı yoran kardeşim “bir gün bir şekilde bir yerde karşılaşırsak”  Okurtacım, sakın ola ki imza istemeyesin.

Okurtaç      : Okur + Taç

Okur           : Okuyan insan için varsayılan isim genellemesi

Taç             : Başa giyilen altın; Krallık veya iktidar sembolü

Bu paragrafın sonunda lütfen…

“O güzel” gözlerinizi kapatın ve bu satırları okumayı bırakın.

Bir an, bir fasıla, gönül ferahlığında, evrenin daracık boşluğunda gezen samimiyet frekanslarımız ile,  “Mevla online”  hattı üzerinden, lütfen bu enerjilerimizi birbirimize akıtalım. Gönül gözlü evlerimizin manevi bedenlerine dolduralım lütfen.

Şimdi……Lütfen…

Gözlerinizi açtığınız ve okumaya devam edeceğinizi ümit ederek, bu konu boyunca değil, tüm yaşantınız boyunca yüreğinizin sevgiye yönelişinin anahtarını sürekli açık tutmanız temennisi ile…

İnsan ki, yaratılmışların en şereflisidir.

Farklı olan çehremiz ve kalp atışlarımızın ahenkli tempolarını birbirimize benzeyen halimizdeki ruhsal bağlantılarımızı gönül teliyle bestelemeye çalışacağım…

Ve her nota bilenin besteci olamayacağı gerçeğiyle çelişmeden Siz olmasaydınız, ben âcizane kaleme aldığım bu satırları yazamayacaktım. Sizlerin… Okuyanın, okumaya vakit ayıran “oku” emrinin muhatabı olmanın engin ayrıcalığını yaşayan ve bu “ilk emrin” nimetinin lezzetini tadan değerli insan.

Lütfen bu yazıyı bitirdiğinizde, “Okur, yazar, dinler ve düşünerek konuşur” olarak kendimi ifade etmeye çalıştığım şu âlemi evrende, eğer bu kitabı bitirir de, beğenir veya beğenmez iseniz. Her ne şekilde olursa olsun…

Her ne sebeple olursa olsun,  E- postalarınızla bile imzalı bir nesnemi istemeyin….. Lütfen, bana imza istemeye gelmeyin.

Ancak, sizin bana vereceğiniz imzanız beni şereflendirecektir ve onurlandıracaktır. Bu yazıyı (veya hangi yazımızı okursanız) okuduğunuz için.  

Çünkü…

İmza sahibinin beyanıdır, durumun sonucunun kabulü ve ifadesidir. “Eser” de fikrin mantığını önde tutan faydanın neticesidir.

[ Üretimi yapılan her ürün ve ihtiyaç, muhatabına yönelik hazırlanır. Yeryüzünde yüzlerce tatlı su kaynağı olabildiği gibi acı, zehirli ve kimyasal özellikleri sayılamayacak kadar farklı su kaynağı mevcuttur. Mevcut tüm kaynakların saflık derecesi ve fayda durumu o sudan tadanlar tarafından anlaşılır ve ifade edilir. Bu hep böyle tespit edilerek anlaşılmıştır. Ve o sudan yaratılan her cins istifade ederek, evrensel işleyiş yasaları birbirlerini tamamlamaya devam ederken başka işleyiş sistemlerinin ya açma anahtarları olurlar yada kapanış süreçlerini başlatırlar.

Hal böyleyken, şu âlemde pis bir su damlası iken, düşünen bir insan olarak yaratıldık. Alemlerin Rabbine ümitle hamd edebilmenin, ihtimal yollarının hizmet kollarından ikisi olarak ifade edilebilir ki “ yazabilmek ” ve“ okumak”; “ Sonsuz Sevgi ”linin birbirimize sebep olarak sistemleştirdiği  (suya ihtiyaç duymak kadar ve her kaynaktan su içilmez gerçeği çerçevesinde) bu düşünce çeşmesinden akanları okuduğu ve zaman ayırdığı için (yazanın değil) ancak yudum yudum içenin  imzası alınabilir.]

“İnsanlığa hizmeti, faydaya koşturan emek; en yüce emektir.

Yüreğini, insana fayda için coşturan  yürek; ne güzel yürektir.”

Kemal Koçak

Emeğin, faydanın veya zararın kararını verecek olan ise meyveyi tadan dil misali; düşünce çeşmesinden akanın da fayda veya zararını ifade edecek olan Okurtacım. Lütfen, satırlarım konusunda (okumadan değil) cümlelerimizi okuduğunuzu beyanla sonucu ekteki e-postamıza düşüncelerinizi aktararak imzalayabilirseniz, bize şeref verirsiniz. Bir faydamız varsa devam edebilelim. Yok gerçekten “ ne olmamız gerektiğini ” değil “ nasıl olmamız gerektiğini ”  sizin güzel ve nazik beyin hücrelerinizden saf, temiz ve hesapsız olarak akan, beyanı imza olan geri bildirimlerinize ihtiyacım var. Bildirin ki hayırlı neticeleri olacaksa devam ettirelim yoksa da haddimizi bilerek yazma, yazabilme, yazıyor olma, yazar, yazıcı işini daha iyi yapılabilecek durumlara getirene kadar çalışmalarımıza ve okumaya, okuyabilmeye, okur, okuyucu olabilmeye devam edebilelim.

Pek tabi ki; bu fikri alt yapımızın hangi köşesinin en dipteki temelinde ne tür taşlar var ve neden böyle alışılagelmişin dışında geliştiğini merak eden birçok dostum gibi sizin de merak ettiğinizi varsayarak sebebini şöyle ifade edebilirim ki:

Bu fikri dizaynımın sebebini elbette kısa bir zaman diliminde tasarlamam mümkün değildir. İşte bu temeli oluşturan bir zaman diliminden aktaracağım hadise şu şekilde gerçekleşmişti:

Arzu ettikleri her koşulda, sevdikleriyle zaman geçirmeyi sevebilmiş her aile reisi gibi, hem ramazan akşamı farklılığı hem de Kocatepe Camii’ndeki Kitap Fuarlarından istifade edebilmek bahanesiyle iftar bereketinin birisinde, fuar avlusunda dolaşmakta ve seyretmekteyiz etrafı…

Filistin’deki zulümsel belgeselleri gösterir vcd ekranları, 250 gr, birinci hamur kâğıda basılmış yaldızlı yaldızlı  “Sevap Makineleri” satanlar vardı. İnsani hizmetle=İslam’i hizmetin yol çizgisi gibi birbirini sollama yasağı içerisinde vurgulandığı, sesli ve sözel yayınların kulaklarımıza misafir oluşları arasında geziniyorduk. Koku satanların ise mübarek hisleri ve duyguları çağrıştıran kutsal şehirlerin isimlerini markalarına kodlayarak dünya pazarlarından daha çok sadece cami avlularında satılması amaçlanmış gibi burun deliklerimizden beyinlerimize giden hoş kokular bende derin manalar uyandırıyordu…  Engel olamıyordum kendime, elimde kâğıt kalem, bir taraftan da notlar almaktaydım.

Sektörel bir mübareklik olan sevap hisse senet!!! lerimizi tedarik ediyorduk…ki, rengârenk boncuklar ve taşlardan yapılmış tesbihat ve zikir numaratörleri “Made in China” (Çin) markalarına bakarken şu mısralar aklımdan geçiyordu, fikir numaratörlerim sıralıyordu “Made in İnsani Kemal” olarak:

Tespih ile çevirdiğim sıkıntımın ifadelerimi,

Tespihte çevirdiğim boncuk tanelerimi.

“Tesbih” için dizilmiş rengârenk doksan dokuz boncuk;

Renklerine bakı da çevirirken sevindi…

“Doksan dokuz” dan habersiz çocuk….

Bu esnada kız kardeşim ve büyük kızımın, (sonradan anlayabildiğim kadarıyla bir fırsat olduğunu zannettikleri) bir yazar kardeşimin yazmış olduğu birkaç kitabı hemencecik oradan satın alarak bir kuyruğa girdiklerini gördüm. Ben ve eşim teravih namazından sonra çay içmek için çay ocağına doğru yöneldik. Kızım ile halası, kalabalık ortamda yalan söylenemez evrensel beden dillerimizin el işaretleriyle anlaşarak el sallaştık. Hanımla uzun zamandır fırsat bulamadığımız, böyle bir lezzeti ve keyif çayını bahane ederek karşılıklı oturduk ve geçen yıllarımızın ipinin bir ucundan o tuttu bir ucundan da ben… Evliliğimizin ilk günlerinden, sorunlarımızdan, sıkıntılarımızdan, Ankara’ya taşınmamızdan, çocuklarımızın büyümesini, iflaslarımı, icralarımı, kaynana kahrı,… dır, dır, …vır, vır, …kem, küm çok şükür, derken; üçer bardak muhabbeti götürmüşüz.

Ortak sermayemizin çabası ile yoğurduğumuz “nitelikli zaman” hamurunun kıvamını bulabilmek için çay ocağından ücretimizi ödemek üzere kalkmıştık ki… Bizimkiler hâlâ ortalıkta yoktular,

Onları görebilmekteyiz.

Kuyrukta beklemelerini kaderleri zannedecekleri endişesi ile meraklandım, hanımla şaşkınca birbirimize bakarak... Yazar kardeşim, etrafındaki insanlarla iştahlı iştahlı köpüklü kahve yudumlar gibi konuşuyor; bizimkiler ise o “nadide”(!) ve eşsiz insanın sesini bile duyamayacak uzaklıkta oldukları bir durumda hâlâ kuyrukta bekliyorlardı.

Biz; eski karım (çocuklarımın annesi) yeni sevgilim (aynı çocuklarımın annesiyle) birlikte kısıtlı bütçemizle fuar alanını dolaşırken okumayı sevebilmeyi öğrenen kendimizle fark ettiğimiz bir kitabı elimize alıp incelerken; aslında o kitabın hayatımıza yeni bir yön verebileceğini bilmiyorduk.

Epeyce dolaştık…

Vakit, ilerleyen ömrümüz gibi yine çabucak geçivermişti. Dönelim artık, dediğimiz bir sırada bizimkilerin yanaklarındaki gülümseme, kulaklarına komşuluk yapacak sınıra yaklaşmış olarak geldiler.

İmza işi tamamdı herhalde…. Bizimkilere sordum

“Niçin bekliyorsunuz?” diye.

“ İmza için” dediler.

“ Ne imzası?” dedim.

“ Yazarın imzası” dediler.

“ Niye?” dedim. Ve hemen ekledim

“Tek tek konuşun” Önce kızım

“Yazarlar imzalarlar babacığım” dedi.

“Neyi imzalarlar? Dedim

“E kitaplarınıııı…” dedi kızım hiçbir şey anlamamışım gibi.

“Kim söyledi? ” dedim. Ancak, yangını duyan itfaiye neferi edasıyla halası atladı hemen; etrafı gözleyen fır fır dönen gözlerle ve kısıcık bir sesle

“Üffff abiii şimdi sırası değil, lütfen” dedi.

“Nedir sırası olmayan” dedim

“Evde konuşuruz” dedi, anlamıştım ki rahatsız olmuşlardı.

“Tamam. Son soru, bunu cevaplayın ona göre eve mi gidelim yoksa biraz daha mı gezelim?” deyince

“Hadi sor”dediler

“Dışarısı karanlık, kuyruk da epeyce uzun…

Aydınlık olsun için fikir günü mü?

Yoksa ticari kaygılı İmza günü mü?

Nedir bu, her köşede bir başka Sürü sürü?

Her karanlık köşelerdeki kuyruklarda mı bulacağız? Neslimizin Vicdanı ve fikri hür’ü”  dediğimde “tamam biz eve gidelim artık” demişlerdi.

Acaba sorduğum sorulardan mı yoksa kuyrukta çok beklemekten mi? Hangisi olduğunu merak ediyordum doğrusu.

Ve arabamıza bindik, herkes yorgun bir şekilde yayılmış koltuklara, rahatlamanın dayanılmaz beden gevşemesiyle beraber, özgürlükleri her zaman mevcut olan dudaklar konuşmak için açılmaya ilk önce kızımdan başladı.

“Baba az önce sen ne diyordun Allah aşkına” halası hemen arkasından:

“Evet abii, neydi o anlaşılmaz tavrın öyle...” dedi, ben de: “Hele eve gidelim, konuşuruz” dedim ve sustum.

Çünkü alkollü iken araba sürmek nasıl tehlike oluşturur hepimiz biliriz. Alkol insanın aklını başından alır. Aklımızı başımızdan alan sadece alkol ve uyuşturucular mıdır? Yoksa her yerde, her boş köşede, her zaman uyuşturanlar mıdır?

Alkollü olmaktan daha beter durumlar ise bazen daracık kafataslarımızın içerisinde tüm dünyayı ve içindeki her şeyi sığdırabildiğimiz düşüncelerimizin hızı durumunda; radar bariyerini geçen araçlar gibi, bazen engellenemez gelebilir çoğu insana. İşte ben de öyle anlarımdan birini yaşamaktaydım. Ve arabanın gaz pedalına yavaş, fakat düşünce pedalının gazına daha çok basmaktaydım…

Soruyordum kendime. Kendi kendime… Ve cevaplar arıyordum……

“Bu çocuklar niye kuyrukta beklediler?” diye..

Önceden de duymuştum, bir imza gününe daha gitmişlerdi, canhıraş, koşa koşa.

Kimi yavrular POP’ çular arkasından koşuyorlar.

Kimileri TOP’ çuların….

Kimileri imzalı fotoğraf dağıtıyorlar kimileri imzalı tişört…

Kimileri CD…

Kimileride imzalı kitap….

Nedir bu imza çılgınlığı? Allah aşkına birileri cevap versin lütfen…

Kimileri dinlemeden bağırır, şarkıdır, türküdür, aranjman…

Kimileri raks eder Kimileri tepinir yayladan veya layladan

Kimileri modadan donunu yırtar, kimileri gırtlağını konserlerde…

Kimileri sindirmeden kitapları,

İçindekiler bölümünü bile okumadan, anlamadan imzalatıyorlar.

Beğenip beğenmeden içerikten habersiz sırf imza için nasıl imza istenebilir ki?

Niye? İmzacıya yakın olma hevesi.

Yakın olunca ne olacak?

Kendilerini daha iyi hissedecekler gariplerim.

POP, TOP, Tak, Çıkar, Yırt, Yat, yat uyu, Aman uyanma uyuuuu, Pat Küt vurun ha vurun…  Anadolulu garibimin özgüvensiz kimliğinin sırtına sırtına. Geleceğe taşınan ve “İmza” atabilenin başarılı sayıldığı bir dünya kurulmuş

“Hayat standartları ” nızın  “TSE” ‘sini garantileyin.

Yavrular da o imzacının başarısını tadacak ucundan azcık hiç farkına varmadan. Sahte başarılarla sahte sahte… Sahte dünyalarında…

“Her insan imza atabilir, herkesin çişini yapabilmesi gibi.

Herkes nefes alabilir, herkesin onurlu yaşaması gibi.”

İnsani Gelişim Hizmetkarı
Beyinantrenörü & Sevgipolog
05334295250
Kemal Koçak 
Ankara - 11.07.2006
http://sufizmveinsan.com

kemalkocak6@hotmail.com
 

 


Üst Ana sayfa e-mail