Kurumsallaşmak…
Kurumları Sollamak mı? Kurumu Sallamak mı?

Kurumsallaşmak... Kurumu Saklamak mı? Kurutmadan, Sağlıklı Gelişmelerle güncel kalmak mı?

İnsan her yerde, küçücük bir yaratık olarak başlar yaşama. Anne ve babanın genlerine kodlanmış olan nesilleri koruma içgüdüsü her koşulda geçerliliğini korumuştur. Aynı evrenin içinde yaşadığımız dünyada, hayvanlarla beraber yaşamak durumundaki insan, kendisini hem korumayı hem de korunmada ustalaşmayı sürekli geliştirmiştir. Korunmak zorunda olduğu alanlar vahşilikten olmuştur. İnsan sürekli gelişerek ilerlemiş. İlerlediği her alandaki bilgileri de kendisinden sonraki nesillere aktarabilmiş evrendeki bilinen tek yaratıktır. İnsanlığın ilerleyiş adımlarıyla ilgili konuları Bilim Teknik Yayınları “Tüfek, mikrop, çelik” isimli kitapta inceleyebilirsiniz.

İlk kurumsallaşma yine bana göre ateşi bulan insanla başlamış olmalıdır. Neden? Doğan yavrusunu koruma içgüdüsünden hareketle vermiş düşünmenin gözüne, ateşi bulmak için düşün ha düşün.  Belki, yeryüzü mevsimleri çok soğuk olduğu için, belki de yıldırım ve şimşeklerden kopya çekebilen bir zeki insanın ilk fark edişidir. Aynı anda birçok yerde başka başka insanlar aynı ateşi bulmuşlardır, aynı meyveleri ayrı ayrı yerlerde keşfettikleri gibi.

Ancak ne olursa olsun, dünyadaki tüm gelişmelerin geldiği son noktada iki ana yön vardır. Ya insanlığı daha iyi yaşatmaya ya da daha berbat kuşatmaya doğru olmaktadır. Birazcık düşündüğümüzde hemen bulabileceğimiz gibi, insanlık geldiği her noktada faydalı ve zararlıyı göz önüne alarak ilerlemiştir. Çalışmadan, emek harcamadan, hizmet etmeden görülmüş ve tespit edilmiş bir başarı modeli henüz yoktur. Eğer varsa bile işleyen sistem yasaları gereğince, o da bu âlemde olamaz. İnsan hem kendini doyurmuş, barındırmış ve eğitebilmiştir. Tüm elde ettiklerini ve tükettiklerini taşıyamamış olsa bile bilgiyi geleceğe aktarabilmeyi başarmıştır.

Eğitim ise insanlığın ürettiği bilgiyi aşama aşama üniversitelerde toplamıştır. Üniversitelerde toplanan tüm bilgileri yorumlayabilen akademisyenler ise üniversitelerde bilgi üretmek için sürekli araştırmak durumunda kalmışlardır.

Ancak, üniversitelerde verilen eğitimlerin yeterli olmayışı ve gelişimin hızına ayak uyduramayışı sonucunda hızla eskimesi, zamanında güncellenmemesi başka alanların alternatifini kaçınılmaz kılmıştır. Bu alanların doğma nedenleri çok su götürür. Ancak şunu kesin olarak belirtmek gerekirse, bilgi çağına adım attığımız bu taze yılların akışı içerisinde üretilen bilginin katman katman topluma aktarılması başlı başına ayrı bir sektörü doğurmuştur. Çünkü bilgiyi üreten insan ile bilgiyi tüketen insan arasında anlam ve kavram açığı her geçen gün daha da artmaktadır. Bilgisini mesleğine ve yaşamına aktarabilen, insanın katma değeri de artmıştır. Alanında bir numaraya gelen uzmanlaşmış bir kimsenin herkesçe kabul görmesi sonucunda hem bireyler kendileri için; hem de kurumlar rekabet avantajı elde etmek amacıyla, eğitime yoğun bir şekilde yatırım yapmaya başlamışlardır. Bireylerin ve kurumların eğitim ve danışmanlık ihtiyacı gün geçtikçe büyümektedir.

Eğitim eskiden sadece çok büyük ölçekli firmaların bütçesinde yer alırken, şimdi hem bireylerin hem de en küçük çaptaki işletmelerin bütçesinde oldukça büyük yer kaplamaya başladı. 

Değişmesi gerekenlerin sadece Makine parkı araç ve donanımlarının olmadığı çağımızda İnsan davranış ve tutumunun da verimlilikte ki etkin durumunun işveren ve çalışanla ilgili doğabilecek sorunların öncesinde çözümlenebilirliğin hayata geçirilmesi zorunluluk halini almıştır.

Önceki yıllarda işletmelerde sadece teknik eğitimler verilirken, bugün çalışanların bireysel gelişimleriyle de ilgilenilmeye başlandı. Akşam evinde huzursuzluk yaşayan çalışanın ruhsal durumunu işveren yakinen takip etmek durumdadır. Çünkü ertesi gün çalışma ortamındaki verimliliğinin en önemli çarkı haline gelmiştir. Haliyle işteki mutluluğu da evine yansımaktadır. Bu döngü gerek olumlu gerekse de olumsuz bir şekilde işveren ve çalışan arasında dönüp durmaktadır. Artık iş saati sonunda veya öğle yemeği aralarında “Okeye Dönülen” boş zaman geyiğinin boynuzlarını kırma vakti çoktan geçmiştir. Kafa konforumuz, iskambil kâğıtlarıyla veya okey taşlarından ziyade, gittikçe sağlıklı fikirlerle dekore edilmek zorundadır.

“Bir malı alırken kazanırsınız” ilkesine sıkı sıkıya bağlı işadamı, mantığını ve yönünü değiştirmek durumundadır. Malı, hizmeti veya ürününü satarken sadece üreten ve satın alan olmak yapısından sıyrılmaya başlayan müteşebbis, insan kaybetmenin (müşteri veya çalışanı) riskinin sonucuna bedel ödemektense eğitime bedel ayırmayı göze alır hale gelmiştir.

Bileğinden para kazandığı çalışanının, beyni ve belleğinden yararlanamayan işadamı gerçek verimlilikten uzaklaşmaktadır. Sistem kuramayışının veya işletemeyişinin yanında Ütopik çözümlerin “….…... Eğitimi” adlı birçok Piyangolarla verim alınamadığı gibi pek çok tespit görülmektedir.
         Bugün artık yetkinlik temelli performans değerlendirilmesi yapılıyor ve her çalışana beklenen yetkinlik seviyesi için geliştirmeleri gereken alanlarda eğitim yatırımı yapılıyor.

Yani kurumsallaşılıyor. Kurumsallaşmak yeni bir kavram olsa da işleyişi insanlık kadar eskidir. Onun da gelişim hikâyesi insanın gelişimi ile paraleldir. Her yerde kurumsallaşmanın her durumda gereğinden bahsedilir. Peki, Kurumsallaşmak nedir? Bir şirket kurumsallaşmaya doğru nasıl gidebilir? Bu soruyu Turkcell’den Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Halit Güneş ile yapılan  röportaj da http://egitim.milliyet.com.tr/page.asp?PageID=557  bakın nasıl cevaplamış:

- Kurumsallaşmak aynı işi yaparken birden fazla yöntemler geliştirmek ve tutarlı olmaktır. İşinizi yaparken bir takım yöntemler ve prosedürler geliştirerek tutarlılığı sağlamak önem taşır.

Kurum imajında çalışanın rolü sizce nasıl olmalıdır? Sorusuna verdiği cevap ise:

- Tutarlı olmalı ve kişiye bağlı olmamalıdır. Tutarlılık böyle söyler zaten.. Ben bu işi bu şekilde yaparım diğeri nasıl halleder ilgilenmiyorum,  denmemeli.

Çalışanlarınızın hizmet içi eğitimleri önemli midir? Kurum olarak çalışanlarınıza eğitim fırsatları sunuyor musunuz? Diye devam ediyor muhabir.

-         Ericsson firması dünya ortalamasının üzerinde eğitimler veren bir kuruluştur. Bugünkü eğitim hedefimiz kişi başına yılda 40 saatlik formal eğitimdir. İlerleyen yıllarda 60 saat ve 80 saate ulaşmayı düşünüyoruz. Bunun dışında şirkette sunum eğitimleri de veriliyor…

Diyebilirsiniz ki, hocam sen bir “faydalı eğitim şart” diyen danışman olarak illa ki konuyu yine eğitime getireceksin. Öyle bir niyetim yok, ancak niyetsiz değilim elbet. Mesele, adına “Kurumsallaşma” dediğimiz bir vizyonun ne duruma getirildiğine başka bir boyut eklemek istedim.

Kurumsal bir yapı oluşturmak elbette bir zarurettir çağımızda. Ve bu işin de kendine göre adımları vardır sırasıyla. Bu adımların en sonuncusu da elbette bu işi belgelemektir. Ancak, her alanda olduğu gibi işe en tersinden başlamak gözü açıklığında olanları görmezden, duymazdan, bilmezden, gelmek de kurumsallaşmaya değil kurumu sallamaya götürür. Bunlarla birlikte bazı belgeleri almakla ve elde etmekle iş bitiyor mu yoksa belge alarak her şey yeni mi başlıyor ? “Neme Lazımcılığı Parçalamak”, “ Ne Lazımsa Paylaşmak” gibi bir amaç sahibi olarak sorgulamak istedim.

Bu konuda nazik nörolojik misafir odalarınıza iki ayrı örnek ikram sunacağım. Hakikate ayarlanmış, samimiyet manalarını algılamaya açık pencerelerinizden kuru bilgiden ziyade, yaşanmış ve yaşanan örnekleri sizlerle paylaşmak da âcizane bireysel ve karakteristik kurumsallığımızın göstergesi olacaktır. İki örneğin birisi “Bal” üretimi yapan bir gıda firmasından, diğeri de “Hurdacılık” ismiyle müsemma geri dönüşüm sektöründen olacaktır.

 Her iki sektörün varlığının başlangıçları var elbette. Bal, insanlık tarihiyle eşdeğer bir sürece sahip, hurdacılık ise sanayi devrimi ile başlamış bir endüstri. Hurdacılık, pek çok alana ayrılmış bir durumda. Aşamalar halinde sayılamayacak kadar pek çok değişik geri dönüşüm veya katma değeri koruma endüstrisi. Bal konusunu ise daha fazla ballandırmadan, bal gibi konumuza geçelim.

Teorik bilginin Uzmanı değil kendi keşfimin Orijinal Ustası olduğum “Beyin Antrenörü” & “Sevgipolog” ve “İnsani Gelişim” isimlerinin marka sahibiyim. Sıfat söylemem gerektiği zamanlarda kendimi “İnsani gelişim Hizmetkârı” olarak onurla ifade etmeyi benimsemiş bir yöntemi, tarzıma ve yaşamıma dönüştürmüş durumdayım. Ve bu durumun sadece lafazanı olmaktan da, şahdamarımdan daha yakın olanıma sığınırım.

Şahsımızı tanıyan pek çok değişik Firma ve Şahıs’lara Kurumsal ve Bireysel Yönetim Danışmanlığının yanında Aile Çözülmelerine, Çözümler Üretebildiğimiz Sevgipolog Sohbetleriyle ve verdiğimiz hizmetten memnun kalanların gönülden tavsiyeleri ile Ankara’da çocuklarımızın çorba parasını kazanmaya devam ediyoruz,.. Başka bir işimizin olmadığını da belirterek tabi sadece çorba değil, yanında pilav ve salata da kazanmayı ümit ediyoruz.

Bu cümlelerimi reklâmdan ziyade “Hizmetkâr” kelimesine gösterilen tepkileri ifade etmek maksadıyla anlattım. Yoksa reklâmsal bir duruma ihtiyaç duymadığımızı bizi takip ve test etmiş kardeşlerimiz bilirler… Bu konuda da her isteyenin bizi araştırmasına yardımcı olacağımızı bilmelerini isteriz. Çünkü… “Triger kayışım koptuğunda, Kariyer yokuşunu kendim tırmandım”

 

Triger kayışı arabaların en önemli döndürme organlarındandır. Ve tüm çalışma sistemini ve ayarlarını krank milinden alır. Bu teknik bilgileri ise ve atıldığım Çukurova Üniversitesi Makine/Motor bölümü ile sonrasında taksicilik yaparak hayatımızı kazanmaya devam ettiğim ilk mesleğimden bilmekteyim. Lakin duraklarda müşteri beklerken ayda bir cilt, haftada bir kitap, günde bir gazete, sürekli okuyan bir taksi sürücüsü olmam, kader tercih çizgilerimde doğru yönde adımlar atmama çok şükür sebep oldu. Zamanla okuma hızım taksicilik mesleği hızına ulaştı. Taksicilik mesleğimi parasal anlamda değil, meslektaşlarımla yaşadığım uyum sorunu açısından bırakmak istiyordum. Çoğu belden yukarısına hiç çıkmayan şakalarından hoşlanmıyordum. Başka bir alana tecrübesizdim. Ancak mesleği değiştirip bırakmaya cesaret edemiyordum.

Bu konuda ilk adımı atmama vesile olan hurdacılık yapan arkadaşımın yıllar sonra ilk ticarete başladığım işyerinde bir vesile ile karşılaştık. İşlerini büyütmüş ve yurt dışına ihracat yapıyor, hurda alımlarını genişletmiş olarak görmek beni sevindirmişti, doğrusu.

Aynı tarihlere rastlayan bir zaman da Dosdoğru inşaat Duvar ustası olan kayınbiraderimin arabasının geri dönüşümden kazanılan orijinal bir yedek parçasını bulabilmek için hurdacılara gitmiştik ki yıllar sonra tekrar karşılaşmıştık. Uzun sohbetten sonra, çayını içerken arkadaşıma sordu kayın biraderim “……… bey bu flamalar nedir? dedi. İSO 9000 ve uluslararası CE belgesi almış arkadaşım kellesini yukarı kaldırdı ve biz profesyoneliz, kurumsallaşmak gerekliydi dedi ve ekledi : “Diğer rakiplerimin kurumlarını solladım.”  Profesyonelliği kendi alanında doğruydu. Yıllar önce asgari ücretle ilk işe başladığı elamanının getirdiği çay ikramından sonra yine aynı tezgâhının başında işine devam ettiğini görünce, biraz daha yaşlandığını fark ettim genç delikanlının. Kahveye, çaya çorbaya tuza, buzdolabında kırılacak buza hep o gençken ihtiyar arkadaş koşuşturuyordu. Bayağı seri idi, bir profesyonel gibi çalışıyordu. Uzatmayalım, aradığımız yedek parça söylediğine göre önce stoklarında cümlenin sonlarında ise ellerinde kalmamış, kalkmamız gerektiğinde müsaade istedik.

Karşılıklı olarak haberleşelim derken arkadaşım kartvizitini uzattı, aldım. E-postası, web sayfası her bir şeyi vardı üzerinde… Okudum, cüzdanıma koyarken, ben kartvizit kullanmıyorum, gençvizit kullanıyorum dedim. Her yeni duyan gibi “o ne demek” dedi.

Bireysel kurumsallığımın yapısıyla, cep telefonlarımızın bluetut sisteminden tüm bilgilerimi ulaştırdım. “İnsani Gelişim Hizmetkârı” ifadesini görünce bana döndü “sana yakıştıramadım”dedi. “Neyi” dedim “Hizmetkâr ifadesini” dedi. Niçin? Dediğim de. “Bunca insan senin gibi danışmanlık yapıyor milletin delisi sen misin de kendine “Hizmetkâr” diyorsun” dedi ve daha sonra ayrıldık, vakit dardı onun da işi vardı, kısa tutmak gerekliydi. Haberleşelim, dedik. Ayrıldık.

Uzun zaman oldu arkadaşımın kartvizitindeki web sayfasına giremedim. Başka bir adrese yönlendirilmişti. Daha sonra telefon ettiğimde yıllardır asgari ücretle hizmete devam eden, bize çay veren o arkadaş telefonda dedi ki “Abi çok yoğun olduğundan iş yerine arada bir uğrar,  şimdi aşağıdadır.” (“Aşağı” dediği şehir merkezindeki adresleri)

Hava rüzgârlı idi o gün, sanırım siparişle aldığı İSO 9000 küsur ve uluslararası CE flamaları dalgalanıyor ve sallanıyordu… Kurumsallık mı? Kurumu Sallamak mı? Doğrusu hâlâ o flamalar narin narin sallanmaya devam ediyorlardı. Çünkü rüzgârlı havalarda bütün flamalar ve bayraklar sallanır ve dalgalanır.

Kayınbiraderimin arabasına aradığımız yedek parçayı hurdacılardan bulamadık, ancak orijinaline de bütçesi elvermediği için, tedarik edememiştik.

Her ne ararsak arayalım, aradığımız her şeyin orijinalinin bedeli çok para ödenerek elde edilebiliyordu. Kopya ve sahtelerinin ise bedeli çok ağır ödeniyordu. Yıllar içinde bilinmese bile.

O yüzden ne satarsak satalım, ister üretim ister hizmet olsun, marka bilinci ve kurumsallaşmak, firmayı kimlik sahibi yapmak demekti. Tüm firmaların kimlikleri de aynen başındaki kişilerin karakterlerine göre şahsiyetleşiyorlardı.

(Devam edecek)

İnsani Gelişim Hizmetkârı
Beyin Antrenörü & Sevgipolog
0533 429 52 50
Kemal Koçak
 
Ankara – 22- Ağustos–2006
http://sufizmveinsan.com

http://kemalkocak.com
kemalkocak6@hotmail.com


Üst Ana sayfa e-mail