Türk Bahriyesinin Deha İsmi
Merhum Hüseyin Rauf Orbay
Bilal Atış
 
 

Türk tarihi bidayetinden bugünlere gelene kadar bağrından sayısız kahramanlar vatan evlatları yetiştirmiştir. Türk kavimleri İslam dini ile şereflendikten sonra Allah nizamının bayraktarı olmuş ve dünyada birçok coğrafyada müminlerin imdadına yetişmiştir. Ecdadımız gerek kendi kara günlerinde zulümle mücadele etmiş gerekse başka ulusların zor günlerinde onlara bir kardeş sıcaklığı ile hiçbir menfaat gözetmeden yardımcı olmuştur. Orta Asya topraklarından Avrupa’nın içlerine gelene kadar, Afrika ve Hint kıtalarında devletler tesis etmişler ve çok geniş bir coğrafya hâkimiyetini sırf adalet ile sağlamışlardır. İnsanımız dün arzın dört bir tarafında kardeşlerinin ve yeri gelince kendi dininden olmayan insanların yardım çağrılarına kulak tıkamamış ve sürekli dünyaya adaleti ve iyiliği öğretmiştir. Dün Açelilerin, Lehlerin, Kafkas halklarının, Korelilerin imdadına koşan neslin takipçileri bugün de dedelerinin şanına yakışır bir fütuhatla İslam dinin değerlerinden aldıkları iman kuvvetiyle yerkürenin sayısız parçasında insanlara sırf Allah rızası için hizmet vermektedirler.

Geçmişte Osmanlı Devletinin askeri gücüyle yapılan bu hizmetler bugün insanımızın iman kuvvetiyle ve Allah dostlarının himmetiyle eğitim, sağlık, kültür alanında yılmadan devam etmektedir. Geçmişte de bugün de din için millet için vatan için her şeylerini arkasına atarak mücadele eden insanlarımız toplum önderlerimiz vardır. Allah Resulünün başlattığı hak davanın peşinden yılmadan geldiler.  İsimleri değişti ama görevleri değişmedi. Bedir’de, Kerbela’da, Malazgirt’te, Çanakkale’de Allah yolunun âşıkları artlarına bakmadan mücadele ettiler.

Tarih bazı kereler milletlerin yok olma sahnelerine şahitlik eder. Bir dönüm noktasıdır ve sonunda ya var olunur ya da tarih sahnesindeki arşive kaldırılır. Bedir,  Kerbela, Çanakkale, İstiklal Harbi Türk ve İslam tarihinin var olma veya yok olma anlarıydı. Osmanlı devletinin son döneminde yetişen vatan evlatlarından ve Türk İstiklal Harbinin adı pek anılmayan kahramanlarından birisi de merhum Rauf Orbay’dır.  Bu yazı Osmanlı Devleti ve Yeni tesis edilen Türkiye Cumhuriyetine unutulmaz hizmetler yapan Merhum Hüseyin Rauf Orbay’ı yeni nesle tanıtmak ve bu mümtaz şahsiyet hakkında bir doküman oluşturmak için kaleme alınmıştır.

Yazımızın ana gövdesini künyesinde tafsilatlıca bilgi vermeyen milli mücadele senelerinde neşir olunduğu anlaşılan Osmanlı harfle basılmış bir eser teşkil etmektedir. “Muhterem Heyeti Vekiliye Reisimiz Rauf Bey, muharriri: P.S.  Orhaniye Matbaası” Yazımızda bu eserden alınan kısımlar konu başlıklarında (*) simgesiyle belirtilecektir.

Bahsettiğimiz kaynağa geçmeden evvel Hüseyin Rauf Bey’i kısaca bir tanıyalım.

Hüseyin Rauf 1881 senesin de İstanbul’da doğdu. Trablusgarp valiliği ve Heyet-i âyân üyeliği yapmış olan Mehmet Muzaffer Paşanın oğludur. İlk tahsilini gördükten sonra Trablusgarp Askerî Rüştiyesini, Heybeliada Bahriye Mektebini ve Mühendishane-i Bahrî-i Hümayununu bitirdi. ABD’de, denizcilik eğitimi gördü. Deniz Subayı olarak donanmaya katıldı. 1908’de Yemen harekâtında ve Sisam ayaklanmasının bastırılmasında vazife aldı. 1909 da Tuna Milletlerarası Suyolu Komisyonunda, Osmanlı temsilcisi olarak bulundu. 1911-12 de Osmanlı-İtalyan Savaşında Trablusgarp Cephesinde savaştı. Balkan Savaşı sırasında Hamidiye Kruvazörüyle Karadeniz ve Akdeniz de düzenlediği vur kaç baskınlarında gösterdiği başarılar sebebiyle, Hamidiye Kahramanı unvanıyla meşhur oldu. Birinci Dünya Savaşında Afganistan’ın Osmanlı Devleti yanında yer alması için, olağanüstü temsilci olarak Kâbil’e gönderildi. Bu vazifesini henüz tamamlamamışken, İran Cephesi Genel Komutanlığına tayin edildi. İstanbul’a döndüğünde, yarbaylığa terfi ettirilerek Bahriye Nezareti Erkân-ı Harbiye reisliğine (Kurmay başkanlığına) getirildi. Türk ve Rus esirlerinin değişimi maksadıyla, 1917’de Danimarka’da toplanan komisyonda miralay (albay) rütbesiyle, Türk heyetine başkanlık etti. 1918 de Brest-Litovsk Konferansında Osmanlı temsilcisi olarak bulundu. Osmanlı Devletini bir macera uğruna Birinci Dünya Savaşına sokan Enver, Cemal ve Talat paşaların yurt dışına kaçmaları üzerine 14 Ekim 1918 de kurulan Ahmet İzzet Paşa hükümetinde, bahriye nâzırı olarak vazife aldı. 30 Ekim 1918 de Mondros Mütarekesini imzalayan Osmanlı heyetine başkanlık etti. Birinci Dünya Savaşından sonra, Türkiye’nin düşman işgalinden kurtulması için, Anadolu’da millî kurtuluş hareketinin başlatılması gerektiğine inananlar arasında yer aldı. 8 Mayıs 1919 da askerlikten ayrıldı ve Anadolu’ya geçti. Amasya Tamiminin hazırlanmasında bulundu. Erzurum Kongresinde Heyet-i Temsiliye'ye seçildi. Sivas Kongresinde başkan yardımcılığı vazifesini yürüttü. 12 Ocak 1920 de toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na, Sivas Mebusu olarak katıldı. Mecliste, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Felah-ı Vatan Grubunu kurdu. Sivas Kongresi kararlarının ana hatlarıyla yer aldığı Misak-ı Millî'nin kabul edilmesinde tesirli rol aldı. 16 Mart 1920 de, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na, İngiliz işgal kuvvetleri tarafından düzenlenen baskın sonrasında, İngilizler tarafından tutuklanarak, Malta’ya sürgün edildi. 16 Mart 1921 de Lord Curzon’un yeğeni Binbaşı Rawlinson’la değiştirilerek serbest bırakıldı. 11 Kasım 1921’de Ankara’ya gitti ve Sivas milletvekili olarak TBMM’ye katıldı. Nafıa Vekili olarak vazifelendirildi. 21 Kasım’da, TBMM başkan yardımcılığına seçilerek her iki vazifeyi birlikte yürüttü. 12 Temmuz 1922’de başvekil (başbakan) oldu. Bu vazifedeyken başlayan Lozan Barış Konferansının ön hazırlıklarını yaptı. TBMM’de Mustafa Kemal’e karşı muhalefeti teşkil eden grup içinde yer aldı. Lozan Konferansında Türkiye baş temsilcisi ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşayla (İnönü) anlaşmazlığa düşünce, 4 Ağustos 1923 te başbakanlık vazifesinden ayrıldı. Halifeliğin kaldırılmasının gündemde olduğu günlerde, İstanbul’da bulunan son halife Abdülmecit Efendiyle görüştüğü için, hilâfet ve saltanat taraftarıdır diye, sert tenkitlere hedef oldu. Halk Fırkasından (Cumhuriyet Halk Partisi) ayrılan milletvekilleriyle birlikte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını 17 Kasım 1924 te kurdu. Böylece TBMM içinde ilk muhalefet partisinin kuruluşunda yer almak suretiyle dikkatleri üzerine topladı.

Kazım Karabekir’in başkanlığını, Ali Fuad Cebesoy’un genel sekreterliğini yaptığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel başkan vekilliğini yürüten Rauf Orbay, TBMM’de etkili bir grup meydana getirerek, İsmet Paşayı başvekillikten çekilmeye zorladı. Baskıların artması üzerine tedavi gayesiyle Avusturya’ya giden Hüseyin Rauf Orbay, Haziran 1926 da meydana gelen İzmir Suikastı olayı sebebiyle gıyabında yargılanarak on yıl hapse mahkûm edildi.
1935
te çıkarılan genel aftan sonra Türkiye’ye dönen Rauf Orbay, Ali Fuad Cebesoy aracılığıyla Atatürk tarafından Ankara’ya çağırıldı. Hakkındaki suçlamanın kaldırılması üzerine, yeniden İstanbul’a döndü. Askerî Yargıtay tarafından hakkında beraat kararı verilmesinden sonra, 1939 da Kastamonu milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. 1942 de Londra büyükelçiliğine tayin edildi. İki yıl müddetle bu vazifeyi sürdürdükten sonra, Dışişleri Bakanlığıyla anlaşmazlığa düşerek, 1944 te vazifesinden ve devlet memurluğundan ayrıldı. Bundan sonraki hayatını siyasetten uzak olarak geçirdi. 16 Temmuz 1964 tarihînde İstanbul’
da vefat etti.

Şimdi yazımıza kaynak olan kitaptan devam edelim.

Bir izah (*)

Şarkın ve garbın adını bildiği Rauf Bey’in bu memlekete ne harikulade hizmetler gördüğünü yalnız bahriyeliler değil bütün Türkler pekiyi hatırlarlar. Kahraman tabiri Rauf Bey’e pek yaraşır. Çünkü askeri ve bahri hayatına atıldığı günden beri bu cesur insan göğsümüzü gurur ve iftihar ile dolduran hamaset menkıbeleri yaratmıştır. Hayatının tarihi daima harikulade vakalarla doludur. Bir hayat ki, her sahifesinde memleketine aşk var, azim var, mesleğine hâkimiyet var, tecrübe var, dirayet var, bütün bu özelliklerin toplamına bir isim vermek lazım gelirse, Rauf Bey, bütün manasıyla bir bahriyeli dehası vardır.

Hamidiye macerasını hangimiz unuttuk? Yalnız yapayalnız, tek başına açık denizlere çıkarak Yunanistan’ın alnının ortasına gülleler savuran Hamidiye kruvazörünü kim hatırlamaz?

O zaman Rauf Bey müteaddit Yunan torpidolarının karşılamasına rağmen Yunan sahillerine sokularak “Makedonya” ismindeki Yunan muavin kruvazörünü batırmış sonra Syra’daki elektrik fabrikasını tahrip etmiş baruthaneyi havaya uçurmuştu.

Bilhassa o hadiseden sonra destanî bir şöhret kazanarak aziz macerası memleketin en ücra köşelerinde anılan Rauf artık tarihi şahsiyetini iktisap etmişti. Bütün bahriyeliler onu hakiki bir üstat telakki ettiler.

Bununla beraber Rauf Bey büyük zaferlerden yorularak kenara çekilen kahramanlara benzemedi. Memleketine hizmetten fütur getirmediği son Anadolu hadisatında ispat etti. Üstat bir denizci, memleketine ve mesleğine âşık bir kahraman şahsiyetiyle bize kendisini tanıtan Rauf Bey, bu sefer inkılâpçı, dirayetli bir idare adamı kimliğiyle takdirkâr gözlerimizin karşısında parladı.

Onun şecaat menkıbelerini hatırlatmak ve bütün hayatına seri fakat eksiksiz bir nazar kılmaktan başka iddiası ve gayesi olmayan bu risalede muhterem reisimize karşı hürmetlerimizi sunmayı vazife sayarız.

ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ

Hüseyin Rauf Bey, 1297 senesinde İstanbul’da Cibali de doğdu. Bahriyeli oğlu bahriyelidir. Pederi Mehmet Paşa şurayı bahriye riyasetinde, bahriye muhakeme dairesi riyasetinde ve ayan azalığında bulunmuştu.

Rauf Bey ilk tahsilini Cibali’nin mahalle mektebinde bitirdi. Pederi Trablus’a memur olarak gittiği vakit rüştiye tahsilini oranın ilk askeri rüştiyesinde yaptı. O zamanda denizciliğe aşkı vardı. İstanbul’a gider gitmez Bahriye Mektebine gireceğini babasına söylüyordu. Nitekim İstanbul’a döndüğünde ilk işi Bahriye İdadisine yazılmak oldu. Trablusgarp’taki şivesi yüzünden Bahriye İdadisinde Rauf Bey’i herkes Arap sanmaktaydı. Mektebin idadi devresini bitirerek 1313 senesinde harp sınıfına girdi.

Rauf Bey’in denizcilik şahsiyeti bilhassa bahriye idadisinde iken meydana çıkmıştı. Bütün mektep içinde dehşetli haşarılığıyla, can yakıcılığıyla mektepli tabiri kullanılacak olursa efeliğiyle şöhret kazanmıştı. Bu şiddeti inceliğine ve geniş yürekliliğine mani değildi. Herkes tarafından sevilirdi. Mektebin ileri gelenleri de Rauf Bey’in ileride mükemmel bir denizci olacağına kanaat getirmişlerdi. Bütün arkadaşları üzerinde akılara hayret veren bir tesir ve nüfuzu vardı. Hiç kimse arzusundan dışarı çıkmazdı. Ya Rauf’u sevdikleri için itaatsizlik etmezler yahut Rauf’tan korktukları için buna cesaret edemezdi. Hiç şüphe yok ki, Rauf’tan gözü yılanlarda pek çoktu. Zira cesaretinin şakası olmadığını herkes bilirdi. Sırası gelince Rauf düşmanını bir daha mücadele edemeyecek hale getirmek için tüylerini ürpertecek şekilde korkuturdu. Kavgada bir tane idi. Harikulade cesaretine yeni misaller göstermek isterdi. Kendisinde atalardan kalma bir denizci ruhu vardı.

Diğer taraftan da deniz âlemlerine pek düşkündü. Tatil günlerini hep denizde geçirmek isterdi ve eski bir Türk denizcisi gibi yelken bezinden pantolon giyerek beline enli bir kuşak takarak gezinirdi. Kadıköy ve Boğaziçi sahilleri daha o zamandan Rauf Bey’i tanıdı. Rauf Bey Bahriye’den 1315 de mülazımı sâni çıktı. O zaman tam 18 yaşındaydı ve akranlarının yaşça en küçüğü bulunuyordu.

Mektebi bitir bitirmez aklına koydu ki, iyi bir denizci olmak için nazariyat kâfi değildir. Uzun müddet gemilerde staj görmek, birçok tehlikelere göğüs germenin yolunu öğrenmek lazımdır. Boralara, fırtınalara, kasırgalara müthiş umman dalgalarına karşı koyarak bir gemiyi kullanmak için nasıl hareket icap ettiğini ancak fiili işlerde tecrübe edebilecekti. O zaman hükümet mülazımı sânileri staj için Girit’e göndermek usulünden de feragat etmiş, Rauf Bey için bu fırsat da yok olmuştu. Bazı arkadaşlarıyla düşünüp taşındı o zamanki idarei mahsusanın gemilerine seyri sefain memuru muavini sıfatıyla girmekten başka çare göremedi. Mamafih bu gemilerden çok istifade etti. Muhtelif açık denizlere seyahat yaptı. Denizciliğin sayısız tehlikeleriyle karşılaştı, büyük dalgaların sırtında bir kibrit kutusu gibi çalkalanan gemilerin müthiş akıbetlerle nasıl mücadele edebileceklerini öğrendi.

Bununla beraber denizcilik de bu kadar tecrübeyi yeterli bulmadı. Harp gemilerinde çalışmak istedi. Hakiki gemicilik, mükemmel denizcilik ancak bu gemileri idare etmesini bilmekle mümkündü. Zaten bahriye reisleri arasında bu genç denizcinin müsait bir şöhreti olduğu için O’nu bir torpidoya süvari yaptılar.

O torpidoda İtalyan memurlar vardı. Rauf Bey, bir bahriyelinin ecnebi lisanlarını da öğrenmesi gerektiğini takdir ederek o memurlarla dost oldu ve İtalyanca öğrendi. Diğer taraftan mektepte öğretilen İngilizceye de daha fazla hâkim olmak için bahriyeye ait eserleri dikkatle okumaktan geri kalmadı. Bu suretle hem mesleki hâkimiyetini çoğalttı hem de İngilizceyi daha mükemmel öğrenmiş oldu.

O sıralarda devletin hizmetine alınan Amerikalı amiral Buknam paşaya tercüman ve müşavir tayin edildi. Genç denizcinin kıymetini anlayan Buknam Paşa Rauf Bey’e çok teveccüh gösterdi. Birlikte Almanya’ya gittiler, Keyl tezgâhlarında inşa edilen gemiyi İstanbul’a getirdiler. Bu münasebetle Rauf Bey büyük bir deniz devleti olan Almanya’nın tezgâhlarını, gemilerini bahriye usullerini gördü ve bir hayli malumat edindi.

Hükümet bazı nakliye gemileri almak için Rauf Bey’i tekrar Avrupa’ya, İngiltere’ye gönderdi. Bu suretle İngiltere’yi de tanıdı. En yüksek denizcilerle konuştu. Harp gemilerini gördü, İngilizceyi de iyicene ilerletti.

Kanuni esasinin ilanına denk gelen günlerde Sisam’da bir ihtilâl vuku bulduğu hatırlardadır. Saray bu ihtilali yatıştırmak için nizamiye ile beraber Rauf Bey’in vazifeli olduğu torpidoyu da gönderdi. Bununla beraber sarayın maksadı bir blöften ibaretti. Sisamlılara tecavüze Sultan Abdülhamit Han razı değildi. Rauf Bey sarayı dinlemedi toplarını ihtilalcilerin üzerine dikerek ateşe başladı. Bu hadise mabeynin kulağına gidince sarayda müthiş bir korku ve öfke zuhur etti. Öfke Rauf Bey’e karşıydı. Korku da Avrupa’dan! Bu hadise münasebetiyle büyük devletlerden gelecek itirazlardan çekiniliyordu. Kanuni esasi ilanının bu hadise üzerine denk getirilmesi olayı unutturur gibi oldu. Bu vech ile Rauf Bey’de büyük sıkıntılardan kurtulmuş oldu.

BAHRİYEDE RAUF BEY (*)

Rauf Bey’in 1331 senesinde Selanik’e gitmek mecburiyetinde bulundu. Kendisi Selanik’te orduya girdi orada bir nefer gibi çalıştı. İstanbul’a gelince divanı harbi örfiye aza oldu. 11 Nisandan sonra memleketin kavuştuğu sükûnet devresi içinde donanmaya ehemmiyet vermek

gereği de idrak edilmişti. İngiltere’den Gambol isminde bir amiral getirilmişti. Bu amiral donanmamızın idaresini eline alınca Rauf Bey’i “Hamidiye” ye kumandan yaptı. Rauf Bey’in Hamidiye’de süvariliği o tarihte başlar. Müstesna gemici Hamidiye’ye ayak basınca bütün kuvvetiyle mesaiye başladı. Gemiyi ıslah çalışmalarına başladı. En güzide zabitleri yanına topladı. Geminin tertibatını, levazımını, dâhili teşkilatını o derece mükemmel bir hale getirdi ki, bu kruvazör bahriyeliler arasında hemen şöhret aldı. Zaten bütün yarışlarda da Hamidiye ödüllendirilmekteydi.

Yemen hadisesinde Hamidiye Yemene gönderildi. Sulh sağlandıktan sonra İngiltere kralının bir merasimi için Londra’ya hareket etti. İngilizler Hamidiye’yi çok beğendiler. Türklerin bir gemiyi bu derece mükemmel hale getireceklerini tahmin etmemişlerdi. Karşılıklı ziyafetler verildi.

Rauf Bey tüm bu seyahatlerinde memleketine tam bir hizmet etmiş olamayacağını düşünerek Hamidiye büyük zaferler tasvir etmekteydi. 1338 de Hamidiye’nin bütün Avrupa’yı taacübde bırakan hikâyesini unutmadık. Bu asırda itibarını kaybetmiş denizciliğimizi şahlandıran Hamidiye bütün Avrupa’da gündemde idi.

Ezeli can düşmanımız olan Yunan filosunun bir kısmını topa tutmak Hamidiye süvarisinin en büyük arzusuydu. Bunun hakikate geçmesi kolay bir iş olmak şöyle dursun imkânsız bile görünüyordu. Fakat Rauf Bey hiç yılmadı. Kendi hayatını ortaya koyma hususunda takdire şayan bir cesareti vardı. Yalnız kendisini değil sevgili gemisini Hamidiye’yi düşünüyordu. Bin bir zorluklarla ıslah ettiği bu kruvazörün başına bir felaket gelmesinden korkuyordu. Planı etrafıyla tertip etti. En uzak ihtimalleri bile göze aldırdı. Bir gece Suriye istikametini alarak Çanakkale’den çıktı. Geminin bütün ışıkları söndürülmüştü. Yunan sahillerini bekleyen torpidoları bir an olsun gözünden kaçırmıyordu. Hamidiye’yi onların gözünden gizlemek için dâhiyane manevralar yaptı. Gemiye mükemmel vaziyetler verdi böylece uzun müddet dolaştı. Etrafı gözetledi nihayet “Syra”önüne geldi.

Orada Makedonya ismindeki Yunan muavin kruvazörünün bir İngiliz vapuruyla yaklaşarak erzak, mühimmat ve harp eşyası aldığını gördü. Evvela İngiliz vapurunun üstüne yöneldi. Hemen ortadan savuşması için kaptana emir verdi. İngiliz gemisi uzaklaşınca Makedonya yalnız kaldı. Rauf Bey Hamidiye’nin toplarını Makedonya’ya çevirdi. Karanlıkları yaran mermilerle Yunan gemisini dövmeye başladı. Yunan harp gemisi alevler içerisinde döne döne dalgalar arasında gözden kayboldu. Rauf Bey bu harika zaferiyle kanaat ederek gerisin geriye döneceği yerde bilakis büsbütün galeyana gelerek tüm cesaretiyle toplarını sahile çevirerek elektrik fabrikasına birkaç mermi attı. Bu birkaç mermi fabrikayı parça parça ederek dağıtmış bir iskelet haline getirmişti.

Rauf Bey bu ikinci muvaffakiyet ile de kanaat getirmedi. Gittikçe artan büyüyen tehlikeleri göze alarak toplarını baruthaneye çevirdi. Bir kaç mermide oraya attı. Bu görülecek bir manzara idi. Alaca karanlıkda ateş alan baruthane hiçbir gök gürültüsünde işitilmeyen korkunç bir gürültü ile patlayarak muhteşem bir görüntü oluşturdu. Kızıl alevler içerisinde koskoca taşların direklerin, beton yığınlarının boşlukta kâğıt yığınları gibi uçuyorlardı. Kahraman Rauf Bey bu manzara karşısında bir sigara yakmayı hiç unutmadı.

Sahil alevler içerisindeyken Hamidiye büyük ve tarihi işini bitirerek ağır ağır Syra’dan ayrıldı. Sabahleyin hiçbir düşman gemisine rast gelmeden Beyrut’a kadar gitti. O zaman bu hadise Rauf Bey’in gölgeleri Syra baruthanesinin üstünde nasıl patladıysa Avrupa’da da öyle tesirler husule getirdi. Harikulade vakalara öteden beri hasret olan Avrupalılar gazetelerde uzun uzadıya bu zaferden bahsettiler.

Altan alta Yunanistan’ı müdafaa ederek sürate yüzümüze gülen bazı sahtekâr ecnebiler Makedonya kruvazörünü Hamidiye’nin batırmadığını Yunan kaptanının bizim gemimizi görerek kendi gemisini kendi eliyle batırdığını ima ederek şaibe istediler. Fakat Hamidiye fotoğrafçıları tarafından alınan resimler hadiseyi olduğu gibi gösterdiği cihetle bu söylentilerin maiyeti ortaya çıktı.

Hamidiye’nin kahramanlığı Türk topraklarında destanî bir şöhret kazandı. En büyük edipler kahramana kasideler yazdılar.  Çocuklar mekteplerde Rauf’un ismini başlarında taşıdılar.  Her tarafta Rauf Bey’in namına hitabeler, konferanslar verildi.

ANADOLU’DA RAUF BEY (*)

Büyük insandan şüphe yok ki, milli mücadele, milli teşkilat müstağni kalamazdı. Rauf Bey’in Anadolu’daki mücahedelelere iltihakı bütün millette zafere karşı itimadı kat kat arttırdı. Ancak milli mücahede tamamıyla beri sahada vuku bulduğu için Rauf Bey’in denizci dehasından istifade etmek imkânı yoktu. Fakat onun cesaretini, tecrübelerini, imani büyük seciyeleri Anadolu’nun teşkilat sahasında çok harikulade işler gördü.

Mülki ve askeri birçok işlerde Rauf Bey’in fikrine ve tecrübesine müracaat edildi. Ankara’da herkesin onun şahsına derin ve sarsılmaz bir itimadı vardı. Gerek mecliste gerekse idari şubelerinde Rauf Bey mükemmel bir idare adamı şahsiyeti gösterdi. Büyük kumandanlarımız harp cephelerinde çalışırlarken Rauf Bey’de dâhili cephenin düzenine uğraşıyordu.

Bugün hepimizi gururlandıran o mükemmel teşkilatın başında yine Rauf Bey vardı. Hiç şüphesiz onu alkışlamaktan yorulmayan ellerimiz gün gelecek ki donanmamızın başında O’nu görerek yeniden birbirlerine çarpacaktır. Bu kahraman hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Hüseyin Rauf Bey hakkında kaleme alınmış anlamlı ve kısa bir eser. Rauf Bey Milli Mücadele sırasında olsun daha sonrasında olsun ülkesi ve halkı için azimle mücadelesine devam etmiştir. Milli mücadele yıllarında başvekil olduğu dönemde, kendisine gelip, Mustafa Kemal'in diktatörlüğe yöneldiğini, bunun önlenmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini söyleyen Yenibahçeli Şükrü'ye, "Şükrü, 600 senelik padişahını reddeden bu millet bir Selanikli'nin peşinden mi gidecek, hele şu düşmanı bir atlatalım, gerisi kolay" diye cevap verdiği rivayet edilir.

Mustafa Kemal ve Mustafa Kemalci kanadın karşısında duran, ilk meclisin ilk muhaliflerindendir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucularındandır. Anlaşmazlık Mustafa Kemal'e göre saltanatın lağvıyla başlamıştır, terakkiperver'lerin ordu marifetiyle iktidarı ele geçireceklerini düşünür, bu endişe şimşekleri partinin üstüne çeker. Hüseyin Rauf ise cumhuriyetin bir günde ilan edilivermesinin halkta emrivaki hissi uyandırabileceğinden endişelidir. Lozan sonrası Mustafa Kemal ve şürekâsının gitgide şahsi iktidar ve hiyerarşi oluşturmasından oldukça sıkıntılıdır.

1931'de kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın tekrar açılması önerilir, hem de İsmet paşa tarafından. Rauf Orbay’ınsa bir türlü güvenemediği kişi İnönü'nün ta kendisidir. "İnönü varsa demokrasi yoktur" denklemiyle bu teklifi reddeder. Kendisine: "paşam garpta bütün mühim şahsiyetler hatıralarını kaleme alırlar siz de istiklal harbimizi anlatsanız fena mı olur? " sorusunun sorulması üzerine (soruyu soran merhume Münevver Ayaşlı hanımefendidir) "Evladım bu milletin elinde kala kala İstiklal Harbi kaldı hatırlarımı yazıp onu da ben mi bitireyim" diye cevap vermiştir.

Halide Edib Türkiye’de şark garp ve Amerikan tesirleri kitabını Rauf Orbay’a ithaf etmiştir. Bilindiği üzere Rauf Orbay, Türkiye’deki muhafazakâr muhalefetin köşe taşlarından birisidir.  Halide Edip’in eşi Adnan Adıvar gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurucularındandır. Edib, özellikle "Türk’ün ateşle imtihanı"nda Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Miralay Refet Bele gibi isimlerin yanında Rauf Bey'in de adını sıklıkla zikretmekte ve bu isimlerin bağımsızlık mücadelesi içindeki rollerinin altını övgüyle çizmektedir.

Halide Edib, "Türkiye’de şark, garp ve amerikan tesirleri"ne yazdığı önsözde, kitabına temel teşkil eden diğer çalışmalarını - "turkey faces west" (Türkiye batı'ya bakıyor) ve "the conflict of east and west in turkey" (Türkiye’de doğu-batı mücadelesi)- İngilizcesi’nden okuyan Rauf Orbay’a müteşekkir olduğunu belirtir ve "her bakımdan memleketimizin daima iftihar edeceği dostumuz muhterem Rauf Orbay, bunları Türkçe olarak yazmanın, Türk gençliğine karşı bir vatan borcu olduğunu söylemişti." diyerek çalışmasını vücuda getirmesi bakımından Rauf Orbay’ın işgal ettiği konumun hakkını teslim etmeye çalışır. (**)

Barbaroslar neslinin son halkası Hüseyin Rauf Orbay. Türk İstiklal Mücadelesinin mümtaz kahramanıdır. Savaş sonrası dönemde de yenilikçi ve özgürlükçü fikirleriyle mücadelesini sürdürmüş ve hak etmediği baskılara maruz kalmıştır. Türk istiklal mücadelesi seçilmiş birkaç isim etrafında muhafaza edilmek istenmekte ve bu destansı diremişin saygın kahramanları göz ardı edilmektedir. Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Refet Bele ve diğerleri ikinci planlara atılmakta ve muhtelif iftiralarla karalanarak arkadan gelen nesillerin gözünde önemsizleştirilmek istenmektedir. Bu seçkin yiğitlerin birisi de Hüseyin Rauf Orbay’dır.

(*) KAYNAK: “Muhterem Heyeti Vekiliye Reisimiz Rauf Bey, muharriri: P.S. Orhaniye Matbaası

(**) Bu bilgiler Ekşi Sözlükten derlenmiştir.

Hazırlayan: BİLAL ATIŞ www.bilalatis.blogcu.com