KUR'AN'DA İNSAN -1-

 

Kur’an’daki insanı anlatmazdan önce Kur’an hakkında bazı bilgileri vermek yerinde olur kanaatindeyim.

Derûni olarak baktığımızda Kur’an’ın tekdüze giden Âyetler topluluğundan müteşekkil olmadığını tespit etmekteyiz. Onu üstünkörü bir anlayışla kavrayabilmek bu şartlarda mümkün değildir, farklı boyutlarda değerlendirmek daha doğru olur.
Aslında bu olgu kısıtlı sayıda insanlar arasında yaşandığı için pek dikkâte bile alınmıyor.
En önemlisi, okunduğunda (bildiğiniz anlamda gözle okumayı kastediyorum) hüküm vermekten kaçınmak olmalı.
Zira, Kur’an sathi düzeyde incelendiğinde, birbirine zıt gibi gelen Âyetler ve ayrı ayrı kavramlarla değinilen konuların esasında aynı şeyi anlattığı fark edilmiyor.
Bağlantıların kurulamaması bir yana, insanların büyük yanılgılara saplanıp çözümleyemediği kavramlar da söz konusu... Bunların arasında sıkça geçen “ilah”, “nefs”, “kader”, “Rab”, “rahman”, “rahim” gibi sözcükleri örnek verebiliriz.
Özellikle halkın biricik anlayışı olarak temayüz eden ve tapınmayı simgeleyen “ilah”kavramı, kelime-i tevhidin orijinal yanı ile anlaşılmadıkça, realiteye oturmayacak ve ona yakın, eş anlamlı sözcükler de deşifre edilemeyecektir.
Ve maalesef, bu koşullarda Kur’an, insan için anlamsız mucize bir kitap hükmünün dışına taşamayacaktır
Mucize!
Yanlış anlaşılmasın, evet, bu sözcüğe katılmıyor değilim.
Ama araştırılmayan ve düşünülemeyen tarafları ile değil.
Sistemi, varoluşu, insanı tanıtabilmesi yanlarıyla mucize bir kitap...

Bu durumda Kur’an ruhunun algılanabilmesi için, insan faktörünün çok iyi etüt edilmesi gerekiyor.

Kuran'da bireyi arındırmaya dönük muhkem Âyetlerde afaki hareketlerin dengelenmesi prensibi yatmaktadır. Bu bilince ulaşabilen, yola emin adımlarla başlamış demektir.
Zira hedef, müteşabihe yaklaşım sağlayabilmektir.
Bu yaklaşıma açılan kapılarda en önemli etmen, mecaz yollu benzetmelerin yapılmasıdır.
“Ve ma rameyte iz rameyte ve lakinn ALLAHe rama “ (Enfal / 17) Attığında sen atmadın, atan ALLAH’tı  Âyetinde belirtildiği gibi...
Kur’an’da zorlamanın olmaması da neticede müteşabihe yani Mutlak Varlığa dayanmaktadır. Önemli bir anahtarı “La ikrahe fid DİYN “ (Bakara/256 ) “Din içinde zorlama yoktur.” Âyetidir.
Burada varlığın temelinde özünde yatan bütünlüğe işâret vardır. Şayet bir şeyi zorlama noktasına getirirseniz bir anlamı kalmaz, gayenin dışına taşar, amaca ulaşamazsınız. Sorun, bölünmeyeni insana anlatabilmektir.
Bu anlamda, “Tazir “ (korkutma ve dikkâtli olmaya zorlama) sözcüğüne bir yerde sınır getirilmelidir. Eserlerinde bu hususa değinen ve mistik çerçevede zorlama ile işlenen cinayetleri tasvip etmeyen Gazali
“İslâm, devlet reisine, sadece şüphe ve töhmetle insanları öldürme yetkisi vermiş midir?
“Tazir” adı altında, insanların öldürülmesine müsaade edilir mi?
Böyle bir kabul, dini çürütmek, Allah RESÛLܒNÜ İTHAM KONUSU YAPMAK DEĞİL MİDİR? “
diyerek görüşlerini dile getiriyor.

Kur’an’ın evrensellik ruhunun algılanmasında en büyük pay,  hiç şüphesiz aslını ve hakikâtini bilenlerdir. Bu güzergâhı en iyi şekilde Allah Resûlleri imar ediyor. Bir taraftan, hiç tükenmeyecek bu mücadele ile afaki düzenlemede sistemlere yatkınlığın oluşturulması ve bunun yararının ölüm ötesi boyutlarda mutlaka görüleceğinin bildirilmesi ile ahiret boyutuna hazırlığın temini, diğer taraftan algılayabilen, kâbiliyet ve istidadı müsait olabilenler için kendini, aslını tanıtıcı, uyarıcı mahiyette bilgilerin vüs’at nisbetinde aktarımı bulunuyor.

Gözümüzün önünde serapa akan sistem tapınmaya yer bırakmazken, bizler “Oku”yamamanın ezikliği içinde, yaşanan her olayın akla getirdiği ilk ve tabii kavramı, gerçek mistik algılama gibi kabul edip sonuçlandırmaktayız.

Kur’ansal anlayışa yaklaşım için bir ön şart var:
Temizlik.
Zahiri temizlikten bahsetmiyorum, içsel temizliği kastediyorum. Yani belirli bir düzeyde tabiatın, huy ve karakter yapısının getirilerinden sıyrılabilme...
Bizzat Kur’an’ın bildirdiği şekilde,
“La yemessehu illel mutahherun.”( Vakıa / 79) “O’na şirkten arınmamışlar dokunmasınlar“ Âyeti ile konuya yaklaşım sağlamak istiyorum.

Kur’an, gelmiş geçmiş yüz yirmi dört bin Peygamberin çok azından bahseder. Peygamberlerin tamamı, Fetih sahibidir. Bir hikmeti ilâhi gereği, önce Fetih, sonra Sır sahibi olurlar. Velilerde durum tersinedir. Önce sır, sonra Fetih oluşur. Müşahede sezgiye dayanır, ama sağlam bilgidir. Fetih ise, bir ekranda geçmiş/gelecek olayların görülmesidir.

Her iki özelliğin birbirinden farklılık gösteren yedi derecesi bulunmaktadır.

 

(devamı var)

 

Ahmet F.YÜKSEL

Not: 19.12.2000 Akşam Gazetesi

Ön sayfa