ARAMA

  "Aradığınıza ulaşılamıyor... Şu anda ya kapalı, ya da kapsama alanı dışında..”  sözünü çoğunuz biliyorsunuzdur.

Peki ya siz !...

Kapalı mısınız?

Kapsama alanı dışında mısınız?..

Bir bilseniz kimler tarafından aranıyorsunuz! Ama, ya kapalısınız ya da kaplama alanı dışında...

“Onların kalpleri mühürlüdür, görmezler işitmezler” uyarısı, kapalı olanı mı anlatmaktadır yoksa!...

Kapalıysa, zaten yapacak bir şey yok... Kapsama alanı dışında ise veya cihazın kapasitesi yetersizse...

Bir şeyler yapma şansı var o zaman...

Ya cihazın gücünü artırmak için, mevcut ‘çip’lerinin kapasitesini artırmak, yeni çipler ilave etmek, ya da kaplama alanı içine girmek için güçlü santralların yanında veya yakınlarında bulunmak.

Kolay değil tabi, böyle güçlü santralların yakınında olmak... Cihazı yetersizse, mevcut kapasitesi bile zarar görür. Yanar bazı devreleri, sağlıklı düşünemez, başka devreleri de etkilenir zarar görür.

Ya suya düşerse cihazı?..

İşte o zaman fena!.. Eski haline bile gelemez, suya girmiştir çünkü...

Cihazı güçlü ve sudan etkilenmezse mesele yok...

Ama, çok nadirdir suya girip de ıslanmayan...

Ateşe düşüp de yanmayan...

Havasız kalıp da boğulmayan...

Yere düşüp de kırılmayan...

Doldurulup da patlamayan!..

Patlamazsın değil mi?.. dedi..

Durup dururken patlamaz her halde diye düşündüm.. Belirli bir enerji birikiminden sonra, en zayıf yerden, nereden çıkabiliyorsa, orayı darmadağın yaparak çıkıyordu..

Patlıyordu daha doğrusu..

Öyle olmamış mıydı..

Durup dururken patlamaz dedim ya...Ne yapılıyordu ki, yani nasıl bir etki neticesi nasıl bir tepki oluşuyordu.

“ Attığın mermiye dikkat etmezsen, düşman bildiğin yerine, sekip bir yakınını yaralayabilir!. Daha da beteri kendi beynine zarar verebilirsin; ki bunun telâfisi de mümkün olmaz” demiyor muydu.

“Bu toplumdan yayılan düşünce dalgaları, kara bulutlardaki yıldırımların oluşmasına yol açan dalgaları üreterek; paratonerlik yapıyorlar demektir yeryüzünde!. Doğa ve insan bütündür; sürekli birbirini etkilemektedir!” demiyor muydu.

 

Demek ki bu işler böyle demiştim kendi kendime...

 

Ama bu işlerin böyle olmadığını da fark ediyordum bir zaman sonra...

“Denizler ; helak ve boğulmacalarla dolu. İnce bir kıldan daha ince, keskin bir kılıçtan daha keskin” demişlerdi... Hangi denizlerdi onlar?.. Hangi incelik, hangi keskinlikti?.. Nasıl boğulurdu, helak olurdu insan buralarda...

Hani Hayyam’ın dediği gibi ;

“Bu dünyadan başka dünya yok arama,

Senden benden başka düşünen yok arama...

Vazgeç ötelerden, yorma kendini

O var sandığın şey yok mu, o yok, arama...”

Var sanmıyordum ama, olmadığını da bilmiyordum... Hissediyordum sadece...

Ve O’nunla karşılaştığım an ; “İşte!” dedim, “Tanrının benim çözmem için yarattığı bir problem... Ve aynı zamanda başıma bela ettiği bir muamma...”

Gerçekten bela olduğunu yıllar sonra anladım...

Belanın da, bildiğim bela olmadığını...

Hırsız dediler ; bana ait olmayan bir şeyi sahiplendiğim için...

Sahtekar dediler ; istedikleri gibi hareket etmediğim için...

Yalancı dediler ; doğrularının tersini söylediğim için...

Karar verdim susmaya, konuşmamaya... Rüzgarın yönünü değiştiremediğim zaman, yelkenleri rüzgara göre ayarlamaya karar verdim...

Çünkü dünya, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğimizle ilgilenir demişti düşünürün biri...

Yılların geçmesine öfkelenmemeye ; geçliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim etmeye çalıştım geçmişe...

Yapamayacağım şeylerin yapabileceklerimi engellemesine izin vermedim...

Ara sıra isyana yönelecek olsam da bilirim ki, evreni yargılamak imkansızdır.

Onun için kavgaları sürdürürken bile kendi kendimizle barış içinde olmalıyız...

Zira ;

Gerçekten severse eğer kişi
Pervane gibi özler ateşi
Sevip te yanmaktan korkanın
Masal anlatmaktır bütün işi...

 Murat ÇELİK