“ALİ” Aynasında Ben
Meryem Irmak
 

Geçen gün bir internet sitesinde çok güzel, şöyle bir soru vardı:

“Kendini ortadan kaldırmaya çalışmak gafletin perdeliğin işaretidir. Bu nokta dikkate alındığında Hz. Ali’nin yaşamında bir kere dahi olsun aynada yüzünü görmek istemeyişini nasıl izah edersiniz?”

Sorandan Allah razı olsun!

Çok önemli bir noktaya işaret etmişler. İsâbet bu ya, takdir-i Hüdâ, “Hızır Aynasında BEN” yazısında anlatmaya çalıştığım konuyla da bağlantılı olmuş! Bu vesile ile orada eksik kalan bazı hususları, bu yazıda, bu değerli sorunun rehberliğinde tamamlamaya çalışalım.

Öncelikle;

“Bizler Hz. Ali (k.v)  değiliz!”

“Ayna” da değiliz!

Hatırlayalım, “tecelli tek olduğu için” hiç kimsenin “Ali” (k.v) olma imkânı da yoktur.

“Bunu bir kenara yazıp”, soruda işaret edileni “tefekkürle” devam edelim:

Ne işaret edilmiş bize?

 “Gaflet ve perdelilik”

Düşünelim şimdi:

Aramızda perdeli olmayan var mıdır acaba?!

Eğer, bir “perdesiz” perdeliliği işaret ediyorsa, ne âlâ!

O zaman bu soru “hazineden çıkma” bir sorudur.

Sorma lûtfunda bulunan o perdesiz zâtın ayakları başımızın üstünde olsun!

Lâkin, “soru” perdesizlerin sorusuna pek benzemiyor!

Kokusu bir tuhaf!

Eğer ki, “perdelilik” ile bir “perdeli” bir perdeliyi işaret etmişse, bu, “tencere dibin kara!” demektir.

Bir perdeli bir perdeliye “pre perdeli, gel peraber pîr perdeciye gidelim” demiş!

Daha önce de kalın puntolarla ve büyük harflerle ilân ettiğim için, Elhamdülillâh, “perdeli, cahil, gafil, kendini bilmeyen, Allah’tan hidâyet dileyen, aciz mi aciz” bir kul olduğum için, bu “perde” işlerinde “rahatsızlık verecek kadar” rahatımdır, doğrusu.

Birine, alay etmek gayesiyle dahi “Sen cahilsin. Allah sana hidâyet etsin” deseniz, o cahilliğini gerçekten idrâk ettiyse “Amin” der, savuşur. Başka ne diyecek? Savuşmayıp ne yapacak? Fakat cahilliğini idrâk edemediyse, nefsini yukarda görüyorsa “sensin cahil” der, kavgaya tutuşur. Ya da hiç cevap vermeyip “Kaale bile almam ben onu” türünden enaniyetini sürdürür ve nefsine zulmettiğini bile anlamaz. O yüzden, kavga daima benliği kuvvetli insanlar arasında çıkar. Nefsini aşağıda görenle kavgaya niyet eden ‘kötü emeline’ ulaşamaz! “Nefsini aşağıda gören” iffetini korur! Allah’ın kendisini, aşağının en aşağısına gönderdiğini bilene, nefsini en aşağıda görene, ne deseniz: “Doğru söylüyorsun, Hacı!” der. O zaman da kavga çıkmaz!

Tasavvuf taştan okunur!

İnsan, kendine bir “taş” değdiğinde, taş atana dönüp: “Bu bende bir şeytanlık gördü ki taşladı BENi”  deyip, “Ya Hacı! Allah senden razı olsun” diyebiliyorsa, hemen tevhide gelip “Lâ ilâhe illâllah” diyebiliyorsa, o taşı değerlendirebiliyor demektir. Yok, taş yediği halde “ben hacıyım, o şeytan” deyip kavgaya giriyorsa, daha çok taş yer, ama adam olmaz!

Taşlanan için durum böyledir. Taş atan ise “BEN hacıyım” diye seviniyorsa, vah ona! Hiç sevinmesin: “Ben hâlâ ortada şeytan görüyorum. Demek ki ikilikten kurtulamamışım” deyip, o taşı alsın, başına vursun! Lâ ilâhe illâllah!

Bir gün adamın biri Bektaşiye çok ağır lâflar söyler. Bektaşi hiç sesini çıkarmaz. Bunu duyan üçüncü bir şahıs dayanamaz ve Bektaşiye yüklenir: “Be adam, bunca sözü nasıl kaldırıyorsun? Sende hiç mi izzeti nefis yok?” Bektaşi yanıt verir: “Nefsimiz mi var ki izzeti olsun?”

Etrafımda gördüğüm insanların durumları da maalesef benimkinden farklı değil. Hiçbirimiz Bektaşi değiliz! Diyebilirim ki, hepimiz, perdeli, cahil, gafil, kendini bilmeyen, nefsine zebun olmuş insanlarız. O nedenle işaret aramaya gerek yok. Durumumuz belli: Devekuşu gibi ortadayız. Makamımız “beşeriyet”. Ama ne var ki bir kısmımız bunu bir türlü kabul etmek istemiyoruz. Kabul etmedikçe “BEN” diyor, BEN dedikçe daha da batıyoruz. Bu da normal: Çünkü perdeliyiz! Perdelilik, “Ebu Cehil” olmak işte budur. Aksini iddia eden varsa “BEN beni biliyorum” diyen varsa, biz de ona “Eyvallah! SEN seni biliyorsun, kardeşim” deriz. Hakikât bilgisi ile hakikât ehli olunamayacağını kabul etmek istemiyor, aradaki farkı nedense ayırt edemiyoruz. Amentüyü bilmekle iman etmek aynı mıdır?

İşimiz taklit olunca da tabii karnımız doymuyor. Hep açız, hep açız. Açlığımızdan kitapları, satırları talan edip duruyoruz. Oysaki Hz. Şems, Hz. Mevlâna’ya bütün kitaplarını havuza attırmıştı. Kitap okumak elbetteki çok faydalıdır. Ama, sülûkun yerine geçmez! Çünkü: Sülûk, kitapla değil “kendin”le yapılan bir yolculuktur. Sülûkta “Okumak”, kitap okumak değil, kendini okumaktır. Tabii, sözüm “bilgi” edinerek bilgisini payeye dönüştürmek isteyenlere değil, kitaplarıyla beraber payelerini de havuza atabilenleredir. Sözüm, gerçekten her şeyden, her sıfattan geçerek, her sıfatı sahibine teslim ederek, elbette ki  bilgiden ve âlim sıfatından da geçerek, “hakikât kapısını” bulmak için, Hakk’ka kavuşmak için yanıp tutuşan kardeşleredir. Bilgi ile “nefsimize âlim” olsak bile, mümkünü yok, “nefsimize ârif” olamayız. Bilginin bizi giydirdiğini anlamıyoruz. Soyunmadığımız için, başka yaptıklarımızla, nafile, mutmain olamıyor, “Enel Hak” diyemiyoruz.

Çünkü aynası olmayanın aynası şeytandır! Nefsine bakar durur!

Soruya dönersek, Ali’yi (k.v) taklit edeceğimize “imam” edelim, “ayna” edelim. Aynaya bakmayı sevmeyen Ali (k.v)  kendisi “ayna”dır.

Ya “Ben”?  

Ayna mıyım?

“Enel Hak” dedim mi?

Mesele şu: BEN neyim?

Perdeliyim!

Gafil aynayım!

O ki “Ali” (k.v): İlmin kapısı. Niye baksın aynaya?

Evet, benim gibi ehli zahir, kör gözlü, “perdeli gafiller” açısından durum böyledir:

“Ayna, niye baksın aynaya?!”

Amma Ali (k.v) açısından iş hiç de öyle değildir. O (k.v), gözünü aynadan bir an ayırmadı ki…

Hayatında bir kere dahi olsun aynada yüzünü görmek istemeyen Ali (k.v), kimbilir, hayatında kaç defa “En iyi bilen Allah ve Rasulüdür” (sav) diyerek KENDİNİ ORTADAN KALDIRDI.

İşte, “aynaya bakmak” budur!

“Kendini ortadan kaldırmak” da budur!

“Beden kayıtlarından kurtulmak için anlaşılmaz çabalar içine girmek” de budur!

Bir BİLENe “Sen bilirsin” deyip, teslim olmak da budur.

Bilmem, şimdi anlaşıldı mı?

Benlik müşahadesi “Ben, Sen, O”  şeklinde “üçlü” bir seyirdir.

Birinci aşamada doğal olarak herkes “ben” der.

Gaye ikinci aşamaya geçip, yani “Ben” demeyip “Sensin” diyebilmektir BİLEN’e. O’nu tanıyorsan “Sensin” dersin, tanımıyorsan “Benim” dersin. Bu, şehadet âleminde, müminin mümine ayna olmasıdır. Neden bayram namazının “güneş iki adam boyu yükselince” kılındığının cevabı da buradadır. Neden, bayram namazında, Sübhanekeden sonra “üç tekbir” getirildiğinin cevabını da yine buralarda aramak gerekir.

Ve sonunda O’nda, “Sensin” dediğin “Bilen”de kendini bulmaktır amaç. O’nda kendini bulduktan sonra, zaten artık BEN “O” OLmuştur! Çünkü O, yani ayna, O’dur! İş ki aynayı bulasın! Eğer, sâlik buraya gelirse, BENi “O” olursa, artık şöyle der: “Enel Hak!”

Hani ne diyor Hz. Mevlâna: “Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de onlar gibiyiz dediler); Velîleri de kendileri gibi sandılar. Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Biz de uyumaya ve yemeğe bağlıyız, onlar da.” Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu bilmediler.”

 Ve dediler ki: Ali (k.v) hayatında bir kere dahi olsun aynada yüzünü görmek istemedi, biz de bir kere dahi aynanın yüzüne bakmayalım!

Ali (k.v) ile birlik iddia ettiler!

( Oysa Peygamber (sav) dedi ki: “Ya Ali, aynaya baktığın zaman “üç tekbir” getirdikten sonra şöyle de: ‘Allahümme kemâ hassente halkî fe hassin hulkî.’ ” )

“Aynaya bakmak”, belki de “bayram yapmak”tır! Kimbilir!

“Ali aynaya bakmadı, aynayı sevmedi” vs. demek, “Ali hakikâtinden” perdeliliğimizin, körlüğümüzün itirafıdır!  Ayna ile “suret” anlamak, hatta Ali (k.v) ile suret anlamak suretperestliktir.

Ali (k.v) aynadan gözünü hiç ayırmadı, hiç!…

Rasul (sav) ayna değil miydi? Ki “Elan kemakân” Allah’ın miratıdır! Bir Zât ve Sıfattan gayrı ne var? Sıfatı “ayna”dır. Sahabeyi Kirâm’ın “En iyi bilen Allah VE Resulüdür” derken ki tevhid inceliğini de bir düşünmek lâzımdır. “Beni gören O’nu gördü” Hadis-i Şerif.

 

TEŞBİHte hata olmazmış: Aynayı reddetmekle, “sahabe olmadan Resul olmaya” kalkıyoruz. Yani, damla hâlimizle denizlik taslıyoruz. Buna delil olarak da sahabeyi gösteriyoruz! Ne acı ve ne kadar vahim bir durum!

Allah, gaflet perdemizin perdesini kaldırsın da gafil olduğumuzu bilelim, inşallah!

“Ya Ali, inat etmekten sakın. Çünkü inatçılığın evveli cahillik, sonu ise pişmanlıktır.” Hz. Muhammed (sav)

Mutasavvıflar “Enel Hak” diyebilmek için mutlaka aynaya gerek olduğunu söylemişler, Enel Hak makamından sonrasını ise pek çok mutasavvıf  “konuşmayı” dahi uygun görmemiştir. Çünkü ötesi konuşma ile anlaşılacak iş değildir. Konuşsak da bunun bir yararı yoktur. Ömür tükenip gidiyor! Biz ille konuşacaksak kendi gafletimizi, cahilliğimizi konuşalım.

“Dördüncü mertebe “mutmaine” dir. Kişinin aldığı “ilhamların” ışığında kendi kendisini rahatlatması, kendi kendisi ile barışmasıdır. Bu mertebede öz eleştiri bitmiş, nefis savaşı sona ermiştir. Savaş kazanılmıştır. Büyük gürültülerle çağlayarak akan sular durulmuştur. Mutmaine sakin bir limandır. Kişi bu limanda barışa ulaşmıştır. Ancak Şeyhin rehberliği de bu noktada son bulmaktadır. Mutmaine sonrası, kimsenin bilmediği, müridin sadece Yaradanı ile baş başa kaldığı bir alandır. Bundan sonrasını araştırmak dervişe bühtan, araştırana hüsran, karıştırana utançtır.” Nezih Uzel http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=564

Kendini ortadan kaldırmaya çalışmak perdeli olmanın değil, olsa olsa, “perdeli olduğunu idrâk ve kabul etmiş, böylece ‘perdeyi görmüş’, haddini bilmiş; Âdem’e ilmel yakin secde etmiş” olmanın işaretidir, vesselâm.

Allah hepimize, tüm perdelilere bu idrâkı nasip etsin, inşallah.

“Ya Ali, sürekli doğru konuş; ağzından hiçbir zaman yalan çıkmasın; kesinlikle hıyânete yeltenme; Allah’tan O’nu görüyormuşçasına kork; malını ve canını dinine feda et; iyi ahlak edin ve kötü ahlaktan kaçın.” Hz. Muhammed (sav)

***

“Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü haksızlıkla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.

Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.

İnanan insanın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü herşeyden geniştir, nefsi herşeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin, susması fazladır. Vakti yoktur, çok şükreder, çok sabreder, düşünceye dalmıştır. İhtiyacı olanları görünce, kendi ihtiyacını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref bakımından serttir, huy bakımından alçak.

Başkasında gördüğün fena bir huyu hemen nefsinde ara ve ondan kaçın.

Dostların çoğalsın diye çırpınma. Onları bir gün ihmal etmeye  kalkarsan çabucak düşmanın olurlar. Dostlar ateş gibidir. Pek çoğalırlarsa yakarlar.

Fâsık ve günahkâr kimselerle arkadaş olmaktan kaçın, çünkü kötülük kötülüğe kavuşur.

Kim bir işte halka öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli. Bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce, huyuyla öğüt vermek suretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.

Edep, had tanımaktır.

Kendine revâ görmediği şeyi başkasına revâ gören insan “kamil” olamaz.

Can gözü kör olunca, gözle görmenin bir yararı yoktur!

Gerçekleri söylemekten korkmayınız.”

                                                                    Hz. Ali (k.v), (r.a)

***

Biraz da başımızı kaldırıp, hayatın gerçeklerinden bahsedelim...

Bu yazı Pazar günü yazıldı ve bitti. Ama Pazartesi günü gazete manşetlerini görünce bu ilâveyi yapmak, HAYattan da bahsetmek istedim, naçizane.

Tasavvuf “gerçek” değil, HAYat da değil, “masal” ya (!)...

Tasavvuf, “taştan” olduğu kadar biraz da “acıdan” okuyabilmektir. Zaten taştan okumak acıdan okumaktır. Çünkü taş acıtır. Mesele, “incinmek ve incitmek” ile olan ilişkimizdir. Ve “OLmak”, hissetmektir. “Ne hissediyorsan, osun!”

Hatırlamalı ki, içimizi acıtan, gözümüzü yaşartan bütün kıyımlar Allah’ın bilgisi ve izniyledir. O, görmektedir. Demek ki, “Acı”, huzurdadır. Ya biz, huzurda mıyız? O’nun “görüyor ve biliyor” olması, içimize “su” olmuyorsa, ne diyeyim... Olup biten acıyı “Rabbim celâliyle tecellli etti” diye okuyamıyorsak... Kıyanı “Celâl tecellisi” değil de, “düşman” görüyorsak... “Âlemleri eğiten, kemâle erdiren Rabbim, böyle diledi, acıtsa da nice bin hayır vardır” deyip, Celâlde “rahmeti” okuyamıyorsak... Emmare alışkanlıklarından sıyrılıp, düşmanı suçlamayıp, kendimizi levm ederek, hatalarımızdan ders alamıyorsak... Yani, “Acı”, “birliği” hemencecik unutturuveriyorsa... Her şeyin hakikâtinin Hak olduğu bilgisini ÖRTÜYORSA, “Acı”...

Hemen kütüphaneye koşalım!

Ansiklopedinin D maddesine bakalım. Tasavvufta “düşman” ne demekmiş? Sonra iyice bir ezberleyelim. Öyle iyi ezberleyelim ki bir daha acıyla karşılaştığımızda aklımızdan çıkmasın!

“Aaa merhaba, geçen gün kitapta okudum seni... Ben Meryem. Çok memnun oldum. Sen de “katliam” olmalısın...”

“Hani, Celâl boyutundan...”

“Seni BENde zannediyordum, karşımda görünce, az daha tanıyamayacaktım!”

“E Şehadete inmişsin?!”

“Hayırdır? ”

Celâl cevap verir:

“Hayır, hayır!..”

“Allah’ın hayırsız işi OLmaz ve bütün  işler Allah’ındır.”

Tabii, şehadete inen “Celâl” öyle farklı bir elbise giymiştir ki onu şehadette tanıyıp da “şahit” olana, AŞK OLsun!

.....

Tasavvuf kitapları Allah’ın “iki elinden” bahseder. Biri Celâl, öteki Cemal..

Bakınız, ansiklopedinin C maddesi...

İş ki karşına çıktığı zaman tanıyabilesin... Şaşalamayasın. Bir’i “iki” görmeyesin!

“Sen Celâlsin”

Veya

“Sen Cemalsin”

Huuu........

Diyebilesin....

Taklitçi insanların durumunu anlatmak için tasavvufta anlatılan “oduncu hikâyesi” geldi aklıma. Bir hikâyeyle bitirelim tasavvuf masalını (!):

“Oduncu, odun kaç para?”

“Yık!”

Evin hanımı söylüyor zannederek odunları yığar zavallı oduncu.

Sonra, başlar parasını beklemeye...

İçerden yine ses gelir:

“Oduncu, odun kaç para?”

“Yık!”

Etraftan durumu gören, “evin” içindekini tanıyan, bilenler :

“O saksağan” derler...

Oduncu, toplar odunlarını gider..

 

 

 
 
İstanbul - 07.01.2009
meryemirmak@gmail.com
www.semazen.net
http://sufizmveinsan.com