Atatürk’ün Din Anlayışı-5
V. Korhan Koral
 

Kişisel Kurtuluş: Bilinçli İnanç

 

İnsan, kendi inancını kendi bilgi birikimiyle beslemelidir. Kişiyi kurtaracak sarsılmaz bir iman ancak inancının idrakinde olup bunu inceleme konusu yapabilen bir aklın aracılığıyla elde edilebilir. Bu yolda kişinin yol göstericileri -şahıs, fikir, kitap v.b.- olabilir; ancak her şeyini ipotek altına alan ve onun yerine düşünüp neye nasıl inanması gerektiğini söyleyen bir otorite olamaz. Aksi hal, İslam dışı bir haldir: “Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır.”, “Türk Kuran’ın arkasından koşuyor fakat onun ne dediğini bilmiyor. Ve bilmeden tapınıyor, benim maksadım, kitapta neler var Türk anlasın.”(39), “Sonra Kuran’ın tercüme ettirilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim.”(40), “Cemal Kutay anlatıyor: “Dünyada Atatürk kadar İslam Dinini mana ve mefhumuyla kavramış ve onu aslına iade etmek için büyük kavga yapmış başka bir insan yoktur. Mustafa Kemal 1300 sene sonra Hazreti Muhammed’in ruhunu şadedecek esaslar getirmiştir. Bugün secde-i Rahmana alın koyabiliyorlarsa bu onun sayesindedir. Bugün en geçerli iki meal, Ömer Rıza Doğrul ve Ahmet Hamdi Akseki mealleridir. İkisini de Mustafa Kemal yaptırmıştır. Muhammed ismini kullananları kesinlikle affetmezdi. “O büyük insana layık olamazsak ne olacak” derdi.” (41)

 

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz… Camilerin kutsal minberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve düşünceye hitap olunmakla Müslümanların vücudu canlanır, düşünceleri temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna karşılık hutbe okuyanların sahip olmaları gereken ilmi nitelikler, özel liyakat ve genel kültüre sahip olmaları önemlidir. Hutbeden amaç, ahalinin aydınlanması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin, normal olarak, halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir… İnsanlık, dini ihtisas ve derin dini bilgilere sahip olup, her türlü boş inanışlardan sıyrılarak, gerçek ilim ve fennin nurları ile temiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır.”(42)

 

Atatürk’ün Hz. Muhammed ve Müslümanlık Hakkındaki Görüşleri:

 

“Atatürk’ün, vefat etmeden 15 gün önce dönemin Başvekili kanalıyla şu açıklamaları yapmıştır: “Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”(43),

 

“… Atatürk’ün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed’in büyük Bedir Cengi’ni adım adım gösteriyordu.  Hz. Muhammed’e ve O’nun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibi’ni göklere çıkarırken, “O’nun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar” diye heyecanlandı. Ata’nın son sözü şu olmuştu: “Hz. Muhammed’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir. O’nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.”(44),

 

“Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.”(45), “O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir; fakat sonsuza kadar O ölümsüzdür.”(46)

 

Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Şüküllüoğlu anlatıyor: “Annemi Zübeyde Hanım büyütmüştür. Onun anneme anlattığı bir anıyı aktarayım. Atatürk, 25 Ağustos’ta Kocatepe’ye çıktığı zaman orada şöyle dua ediyor: “Allah’ım senin bana verdiğin fikir ve zeka ile ben bütün planlarımı gerçekleştirdim. Bundan sonrası artık senin mukadderatın…” O, Allah’ına inanan bir insandı. Paşa, Ramazan’da Dolmabahçe’de veya Çankaya’da olduğunda anneme “Vasfiye oruç tutuyor musun?” diye sorarmış, annem “tutuyorum” dediğinde çok memnun kalırmış. Bana hastalandığımda dua ettirirdi, kendi de ederdi. Çok iyi hatırlıyorum, tifo geçiriyordum çok üzülmüş beni kurtarması için Allah’a dua etmiş. Annesi Zübeyde hanım da çok dindarmış. Anneme daha 7 yaşındayken Kuran dersi aldırmaya başlamış. Kız kardeşi Makbule hanımın da devamlı namaz kıldığını biliyorum.” (47)

 

Safiye Ayla anlatıyor: “Annesi Zübeyde hanım da ablası Makbule hanım da çok dindar insanlardı. Namaz kılarlardı. Tam dindar bir aile ortamında yetişti. Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardı. O Kuran okunurken gözlerinden yaşlar dökülürdü. Hatta bütün hocaları toplayıp ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı. Bana “Allah’ın sana verdiği lütfu unutma ve bununla şımarma, mütevazi ol, daima Allah’a şükret” derdi. Kendisine, “Paşam şunu yaptın, bunu yaptın” diyenlere “Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım derdi.” (47)

 

Münir Hayri Egeli’nin hatıralarında anlattığına göre, Atatürk’ün huzurunda bulunanlardan birinin “Türkler’in milli dininin Şamanlık olduğunu” söylemesi üzerine Atatürk: “Ahmak! Müslümanlık da Türk’ün milli dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş manasıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir…” (47) demiştir.

 

Sonuç:

 

Tüm bu bilgiler ışığında, Atatürk’ü bir din reformisti olarak kabul etmek pek de yanlış olmaz. Çünkü özü kaplayan toz olan gericilikle mücadele ederken ister istemez öze yönelmiş durumdadır. Zira dejenere olmuş ve saf dini insanların yüreğinde pekiştirmek yerine bulandırmaya başlayan tekke, türbe ve zaviyeler onun döneminde kapanırken, dinin özünü kavramada en önemli yol olan dini anlama işlevini yerine getirecek şekilde, ilk Türkçe Kuran meal ve tefsirleri de onun döneminde yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk on beş yılında Kuran-ı Kerim’in meali ve tefsiri niteliğinde bu gün de dini sahada en önemli kaynaklar olduğu kabul edilen 9 eser yayınlanmıştır. “Atatürk’ün İslam dininin doğru anlaşılması ve en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı, her zaman gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği net biçimde ayırmasından anlaşılabilir. Bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Dolmabahçe Sarayı’nda da Kuran okutturmuş, ayetleri okuyup izah ettirerek manası üzerinde incelemeler yapmıştır.” (48).

 

Atatürk’ün derin manevi inancından da anlayabileceğimiz gibi, ateist olduğunu söyleyebilmek çok güçtür. Ancak onun, bölümün başından beri verdiğimiz görüşleri ortadayken, Allah’ın varlığına değil ama dine inanmadığı, hatta bu yönde sözleri olduğu da ileri sürülebilir. Zira aşağıda vereceğimiz sözlerinde olduğu gibi, belki de ‘o, dini sadece gerekli olan ve olması gereken bir müessese olarak görüyordu’ yani faydacı bir mantıkla ele alıyor ve topluma zarar veren bir müesseseyi, topluma faydalı bir müessese haline dönüştürmek istiyordu, denebilir: “Din vardır ve lazımdır. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Din vardır ve lazımdır.”(49), “Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir; kesinlikle bir şeye inanacağız. Bu, dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini, hepsinden üstündür.”(50), “Efendiler! Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarlarına uygundur; biliniz ki o, dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarlarına, İslam’ın çıkarlarına uygunsa, kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı, en mükemmel din olmazdı, en son din olmazdı.”(51)

 

Ancak hal ne olursa olsun, şöyle ya da böyle, yaptıkları eninde sonunda gerçek İslam’a bir hizmet olarak artı haneye yazılmalıdır. Zira İlahi düzen, bir şekilde kendisinden yana görünen unsurlarca, mutlak anlamda değil ama insanların zihninde, zedelenme konumuna gelebildiği gibi, kendisinin karşısında görünen unsurları, insanların zihninde, kendi leyhine dönüştürmede de ustadır. Ne de olsa her şey, “Allah’ın emrindendir” ve O, her şeyi kendi hükmüne uygun olarak kullanır. Bununla birlikte, Atatürk, sürekli araştırıp zihnini yenileyen gerçek anlamda bir aydındı. Yaşadığı dönemin özellikle dinsel handikaplarını da düşündüğümüzde, zihninin zaman zaman dini çizgiden sapmış olması da muhtemeldir. Hatta bazılarının iddia ettiği gibi, bu ömrünün hemen hemen son dönemlerine dek süreklilik arz etmiş de olabilir. Ancak şu da vardır ki, gerçek anlamda irdeleyici bir zihnin şüphe ya da inkar noktasına dalması ve o noktadan sonra analizlerine devam ederek daha güçlü bir imanla aslına rücu etmesi oldukça mümkündür. Necip Fazıl, “Çıkacaklarına emin olabilsem her mümini şüphe kuyusuna atardım.” derken tam da bunu kastetmiştir. Zira tarihteki tüm büyük din reformistleri zaman zaman kendilerini şüphe kuyusuna atan ve içsel bunalımlara sürükleyebilen ve ardından daha güçlü bir iman getiren analizci zihinsel fonksiyonlara sahiptir (Örnek: Protestan mezhebinin kurucusu Luther).

 

Özet olarak biz Atatürk’ün (daha doğrusu her bir insanın) samimi bir Müslüman olup olmadığıyla ilgilenmiyor, onun samimi Müslümanların gerçek İslam’ı anlaması hatta yaşaması yolunda devrim ve reform niteliğinde çok büyük hizmetleri olduğunu söylüyoruz. Kendi fikrimiz ise, Atatürk’ün hiçbir zaman Allah’a, manevi kudrete olan inancını yitirmediği ancak belki dönem dönem tüm dinlere ve Müslümanlığa şüphe ile yaklaşmış olabileceği (daha çok hurafelerin yarattığı toplumsal yozlaşmaya duyduğu derin duygusal tepkiler nedeniyle) fakat bu duygusal burhanlardan her çıkışında manevi derune yönelik imanının biraz daha güçlenerek, tüm sadeliği, yalınlığı ve özsel boyutuyla İslam’ın has bir inanırı olduğu yolundadır. Ancak bunları söylememizin nedeni, sadece tarihe mal olmuş ve devrimleri hala bu toplumu ayakta tutan ve Allah’ın izniyle, devletler var oldukça tutacak olan büyük bir kişiliği kendi çapımızda tanıma çalışmamızı paylaşmaktan ibarettir. Zira bir kimsenin inancını sorgulamak İslami olarak da ahlaki olarak da yapılmaması gereken yanlış bir davranıştır. İmanın kimde olduğu bilinemez. Atatürk’ün de dediği gibi, din bir vicdan işidir ve sadece o vicdanın sahibini ilgilendirir. Başkalarına kendi vicdanlarıyla ilgilenmek ve kendi vicdan hesaplarını yapmak düşer.

 

Kaynaklar:

 

(39) http://www.haberbilgi.com/kitaplar/ Ahmet_ Taner_ Kislali/ siyasal_sistemler/

(40) Atatürk’ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, s.55

(41) Rönesans Dergisi, Şubat 1991, s.20

(42) http://www.kultur.gov.tr/ belgeno=13533

(43) Atatürk, Nedim Senbai, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., s. 102, 1979

(44) Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürbaş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.28

(45) Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4

(46) Prof.Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s. 208

(47) Rönesans Dergisi, Şubat 1991, s.20

(48)  www.bozkurtataturk.com

(49) Cemal Kutay, Ne Buldu, Ne Bıraktı, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, İzmir, s.168

(50) Muhterem Erenli, Atatürk 3. Cumhurbaşkanı, s.146

(51) Atatürkçülük/Atatürk’ün görüş ve direktifleri, M.E. Basımevi,1988,s.455

 

 
 
V. Korhan Koral
Samsun - 06.05.2009
http://www.korhankoral.com
korhan@korhankoral.com

korhankoral@gmail.com

http://sufizmveinsan.com