Çoook Güzel Bir Masal
Nur Cihan
 
 

Allah'ım, salat ve selam (Es-selamu aleyke eyyühen-Nebiyyü) Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 'e ve onun âl ve ashabına olsun.

Öyle bir salat ki bizi her türlü korku, bela ve benzeri şeylerden korusun, kurtarsın.

Bizi bütün ayıp ve kusurlardan, günah ve isyanlardan temizlesin ve bütün günahlarımızın affedilmesine sebep olsun.

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala seyyidina Muhammedin ve sellim.

*******

 

“Dostum, semâ çağı geldi, sıçra, kalk; iş-güç vakti geldi-çattı; yarış herkesle.

Binlerce başının ağırlığı yüzünden çok uyudun; şimdi uyardılar seni; kalk.

Hele a uçup duran düşünce, uç bakalım; sen de şu gezip duran kalıptan sıçra bakalım.

Kendine gel, sûfî, içinde bulunduğu vaktin oğludur; geçen yıldan, gelecek yıldan geç; sıçra.

Aşka ar-namus sığmaz; utanmayı, ululanmayı bırak, kalk.

Ârif hânende tembellik ediyorsa hırkanı, sarığını ver ona; sıçra.

Tanrı'nın buyruğunca cömertlik, kârdır, faydadır;

yüzlerce kantardan daha yeğdir bir aşk, kalk, sıçra.

Ayağının altında inciler döşeyenin aşkıyla coşup köpüren denizin dalgası gibi kalk, sıçra.

İkiye ayrılmış saç gibi seni tutar, aşağıya çekerse sen, sevgilinin kıvırcık saçları gibi kalk, sıçra.

Sevgilinin hayalinden bir davettir, geldi; sen de hayal gibi sırlara dal da sıçra.

Düzenlere düştün, hilelere kapıldın hayli demdir; bir kere de şu gaddar âlemden sıçra-gitsin.

Kafiyeler düzmeye çok sarıldın; sus da sözsüz bir sıçra bakalım.”

 

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)

Dîvân-ı Kebîr, VI, b. 2917-2928

*******
ÇOOOK  GÜZEL BİR MASAL

 

Efendim,Muhabbetim,Pirdeşime…………..

Bir VARmış Bir YOKmuş..Masalın bir çocuğu var mışşş..

Çocuk onu Beka ya götürecek olan Padişah-ı İlahisine gitmeye karar vermiş..her zaman ki gibi, üzerinde tasarruf eden dostlarını; göremese de, niyetle davet etmiş..çünkü, o, her şeyi bir niyetle yaparmış ve bunu hiç tanımadıklarına- tanıdıklarına hediye edermiş..bir tek bu imkansız olduğunu bile bile istediği-sürüklenmek zorunda olduğu sevdasını herkes den sakınıyormuş.. nihayetinde  onu da sadece mana dostları ile cömertçe paylaşabiliyormuş..tüm sıkıntılarını göremediği dostlarına anlatıyor ve ağlıyor, onlarla da seviniyormuş..”en sevdiğimize gidiyoruz, O’nu seyredeceğiz “demiş çocuk…en sevdiklerinin O’nu işaret edip, onu, O’na yollayanlarla,O’ na gidiyormuş işte…yani MAKAM-I KUL’a…….

çocuk yaratılmış en geçimsiz ,en ukala,en huysuz ,en şeddesi dört çekim medli inat, ve en taş kalplilerdenmiş…hiç kimseyi, Evvel Zaman’a dek, belki de hakikatten sevmemiş..çünkü o her şeye inanabilme kabiliyetinde olduğundan her aldatana büyük bir imanla bağlanmış ve kalbi defalarca yağmalanmış..taaa ki, kalbinde kırıksız yer kalmayana dek …cimriliklerin dünyasında kendisini kapatarak granit kayaya dönüşmüş..ama tüm taşların içinde olduğu gibi işte bu sert kayada da su varmış ve ehli, o suyu çıkartabilmek için vakti gelince devreye girmiş..
bir gün ona öyle bir latif kalb-i küre yollanmış ki içi hikmet-i nur damla dolu…küçük arş-ı rahman ama sahilsiz umman..yeni kalbini hak edebilmesi için ise çokkk  aşama lazım mışş..

 

çocuk ilk devrelerde çok hırpalanmış…değişik aletlerle(beşer-i insan) imtihan ediliyor ve elinde olduğunu sandığı her şey biranda alınıyormuş..neyi eliyle tutsa, ne aklına gelse püfff -yok oluyormuş…sıra ile hayatına giren rehberlerinden birisi demiş ki “evladım, sizi öyle seviyor ki; aşkının şiddetinden sizi kabullenemiyor.. bunu nasıl ifade edebileceği bilemiyor..bir kedinin yavrusunu severek boğması gibi “ demiş..çocuk seccadede selsebile dönen gözyaşları ile “istemiyorummm…sevme beni.. sevme” diye yalvarışını hatırlamış nedense..şimdi ise:” her şeye değer.. her şeye..daha çok sev beni ama canımı yakmadan sev.. “diyebiliyormuş.. ne güzelmiş ..ama neden canını bu  kadar yaktığını bilmek de istiyormuş..aslında belki de biliyormuş..başka türlü O’na dönmeyecekmiş çünkü..o maddeye tutkunmuş..madde ise ona yasakmış.. güzel nefs kedisinin ona nasıl sert baktığını düşünmüş ve onu sevmek için elini uzatırken, ruh kuşunun nasıl kızarak, şiddetle eline vurduğunu hayal etmiş..neden yasak olduğunu…ve Turuk-ı Aliye nin incilerini….Tarikat-ı Muhammediyeyi…selamları…..

ve Evvel Zaman’a:” nefs çok güzel, neden ona kötü demişler?” deyişini düşünmüş..şefkatle gülümseyerek Evvel Zaman-ı Zat-ı İlahisi demiş ki :”evet o çok güzel ,hiç kötü olur mu ama o mecaz ,anlatabilmek için öyle demişler..”
evet bugün öğrenmiş ki “terbiye edilmiş nefs enfes bir nefes” gibiymiş….bütün imtihan da işte o enfes nefsini bilebilmek adına imiş zaten…


çocuk geçmişte bir gün Evvel Zaman’a demiş ki:” neden Hz. Peygamber bana hiç yüzünü göstermiyor.. neden hiçbir mana eri yüzünü bana göstermiyor, onların hırkalarının içi neden boş..beni neden sevmiyorlar.?.”..Padişah-ı İlahisi çocuğa şefkatle gülümsemiş..”ama siz görüyorsunuz ya zaten..size de sevdiklerini gösteriyor ya.. aynı şey hiç farkı yok” demiş..o zaman çocuk bu manayı anlayamamış ama şimdi bunu yaşayarak anlayabiliyormuş.. O’nun lütfu keremi ile,tenezzülü ile…Evvel Zaman da beka alemine gitmiş ve çocuk O’nu bir kez hayalinde bile henüz görememişmiş..korktuğu, teslim olması  gerektiği halde senelerdir kaçtığı Makam-ı İrşad-ı Ahir Zaman’a; sadece, O’nun yüzünde, Evvel Zaman’ı görebilmek ümidi ile gittiği o anı hatırlamış.oysa ki gördüğü kendi bakışından başka bir şey olamamış ve kendisine tutsak olmuş..çünkü “Allah güzeldir ve güzeli severmiş” tecelli etmiş…güzellik ışıktan-nurdan kaynaklanan bir şeymiş.. o ışık bir an alınsa.. çocuk sürekli korku ile ağlar hale gelmiş..”havf ve reca” denen” ümit ve istek” ne manaya geliyor öğreniyormuş..o lutfedilen aşk bir an alınsa hayatı kararıyormuş.. verilse, asla yetmeyen bu muhteşem hazzın hep artması, devamı için acziyetle yakarıyormuş..kalbinden gelen o feyzin, tüm hücrelerine yayılışını derin bir sükun içinde dinliyormuş..aradaki kuvvetli bağı kopartmadan bu ışıkla beraber yaşaması gerekiyormuş buda ancak aşkla olabilecek bir şeymiş…kaçtığı o şey, onu, ancak aşkla avlayabilirmiş ve çocuk o avcıya yakalanmış..korktuğu şeye artık razı olmak üzereymiş..aslından çoktan razı olduğunu idrak etmiş..kaçamayacağı taa ezelde yazılıymış çünkü…

 

çocuk imkansız olduğunu öğrendiği bu aşktan feragat edebilmek için babasına demiş ki:” her şeyi vermek-terk etmek  lazım ya hani ,aşkımı da vermeliyim?”..”hayır” demiş babası “aşk verilmez ..aşkını verme..onunla yolda gideceksin..aşk yoksa nasıl ilerleyebilirsin ki?”…ve eklemiş..”sadece onu düşüneceksin. ondan başka bir şey düşünmek yok..aklın fikrin o olacak.”.zaten çocuk ondan başka bir şey düşünemiyormuş..

her hal ve davranışını eskiden kontrol etmediği kadar kontrol eder olmuş..ya O’nu üzersem, ya O’nu incitirsem..ya beni beğenmezse..henüz hiçbir kötü huyunda değişiklik yoksa da, o ümitle devam ediyormuş…halbuki O’ndan ne kadar uzakta ve başka alemlerdeymiş..hiç görüşmeseler de, hiç konuşmasalar da çocuğun gönlü ve aklı hep O’nda olduğundan artık sanki çocuk değil, O, bu beden mülkünün  Süleyman’ı olmuş..ve hep aklında oruç varmış çocuğun nedense..oruç bana ait diyeni hatırlıyormuş.…gerçek oruç bu mu demek acaba diyormuş..bu nasıl bir perhiz, çok ağır…..

çocuk Hücre-i Saadet’ine girmiş..başkaları da varmış..bir köşede dinlemeğe başlamış..diğer yolcu öylesine durgunmuş ki, çocuğa, taş gibi gelmiş..çocuk,onun gibi tüm coşkusunu yitirmemeyi dilemiş içinden....hisleri alınmış gibiymiş..resim yapamamaktan şikayetçi imiş. ne tesadüf demiş çocuk içinden..senelerdir kendiside resim yapamadığı için, içinde kopan yanardağları şimdi yazarak yaşatmaya çalıştığını hatırlamış..tualleri ,boyaları, fırçaları hepsi yağmalanmış.. sevdiği, ilgi duyduğu her şeyin bir günde  yağmalandığı gibi..ama alınan her şey şimdilerde farklı tezahürlerle daha mükemmel geri iadeye başlanmış..aynı ona vaat edildiği gibi arifane bir incecik nezaketle..her masalında bir resim, bir film yazıyormuş aslında çocuk..hikayesini bir kendi biliyormuş birde onun rehberi olan Padişah-ı İlahi’leri..ne yazacağına onlardan gelen kitap-söz ve hareketler,hayaller,tezahürler,doğuşlar,alnından içeri giren himmet daireleri ile bir nazar-ı ilahiyeleri yön veriyormuş genelde..kalbine gelenler, hayallerine hükmedenler ,dünyasına zuhur edenler…gelen her şey himmet ve lutuflardanmış..çocukta hiçbir şey zaten yokmuş..olmasına da imkan yok muş…verilenler, alınacak korkusu ise çok ağırmış..ama çocuğun Allah’ı  çok cömertmiş ve verdiğini asla almazmış..

Makam-ı İrşad:”şimdi resim yapamıyorsan sonra yapamayacak değilsin ki; bu bir aradır, sabret. yine resim yapacağın anlar gelecektir” demiş o yolcuya ve çocuğa da bakarak resim hakkında konuşmuş..çocuk duvarlardaki tablolara bakmış..ve “bir deniz düşün demiş, bir dalga gelir,  o gider.. başka bir dalga daha gelir.. dalgalara sakın takılma..her yeni gelen bir dalgadır .. aynıdır. manaya bak”..çocuk onun anlatmak istediğini anlıyormuş..ama anlamak istemiyormuş, her zaman ki gibi..çünkü o, sadece bu dalgayı istiyormuş:)

ve yapacağı yolculukları ayrıntısı ile anlatmış onlara ..çünkü gerçek bir rehber bazı öğrencilerine bunları anlatmak zorundaymış..bu öğrencilerin, O’na muhabbetleri, onları yaşattığı için, O’nu kaybedeceklerinde içine düşecekleri boşluktan onları kurtarmak için tedbirdenmiş...ne kadar anlatsa yetmemiş çocuğa bu geçen zaman …ne kadar acılı bir yok oluşmuş…ve hata üstüne hata yapmış o yokken..henüz aradaki bağı kuvvetlendiremediği için ve her yere kayabilme- inanabilme kabiliyetinde olduğu için, kontrolsüz bir zamanmış geçen…

diğer yolcular gitmişler ve çocuk tekrar başlamış..
”istiyorum” demiş..”şeriat “demiş Zat-ı Mürşid…”istiyorum” demiş çocuk..”senin hayır sandığında şer vardır. şer bildiğinde ise hayır vardır, sen bilemezsin ..ben sana zarar veremem..seni ancak koruyabilirim..ve hala istiyorum dediğin için, ben istemiyorum bunu bil”…istediği çok basit bir şeymiş aslında çocuğun..çok sıradan ve basit…çocuk:”sizi hatırlayamıyorum..istediğim kadar yakından göreyim, yoksunuz… siz istemezsiniz tabii.. çünkü siz olmuşsunuz. oysa ben isteyebilirim, çünkü ben yolun başındayım” demiş..İlahi Tabib çok büyük ciddiyetle:” hayır, ben de henüz olmadım..sen öyle sanıyorsun..sen genel değil özel olmak istiyorsun” demiş..”evet… özel bile değil, en özel olmak istiyorum “demiş..oysa ki şu hali ile hem özel hem de en genel olduğunun bilincindeymiş çocuk..aynı bir çizginin en aşağısı ve en yukarısının ona tenezüllüymüş bu yaşadıkları..çocuk daima en diplerde durmak istiyormuş .. en yukarıdaki de en aşağıdakine tenezzül etmek zorundaymış.. en sonun, en  başa en yakın olduğu an gibiymişler yani iki yay gibi.. bir dairenin birleşimi gibi..sadece istenilenlerin içeriye davet mahalli yani…davet istiyormuş,kapının açılmasını…

sanki iki yeni yaratılmış kolsuz,bacaksız,başsız ruh gibilermiş.... birbirlerin her bakışını her hal ve hareketini en derin manada ölçüp biçip ona göre hamle yapan iki satranç taşı gibiymişler..biri Şah diğeri er..askeri sistem hiç değişmiyormuş yani..selam aynı selammış ve çocuk O’ndaki  Nefes-i Rahmani tecelli-i manayı daima selamlama duygusu ile dolup taşıyormuş…

Makam-ı İrşad:” ne kadar inatçısın, ne kadar inatsın sen” demiş aniden..”hiç söz dinlemiyorsun..söz dinlesen ne kadar hızlı yol alacaksın ve her şey ne kolay olacak biliyormusun?..söz dinle!!” …”dinliyorum” demiş çocuk… ve çaresizlikle:” artık istemiyorum, tamam” demiş… ama aniden:” bunu ben değil Allah istiyor” demiş:)”bak” demiş Zaman:” yanlış konuşuyorsun”..ve anlatmış çocuğa ayetlerle..ayet olunca akan sular dururmuş çocuk için.. Allah konuşuyormuş çünkü..ve eklemiş:”bunu nefsinle mi istiyorsun, ruhunla mı, yoksa Allah mı istiyor? Sabredeceksin, zamanla bakacağız hangisi istiyor…eğer bunu Allah istiyorsa, o zaman sen de, ben de devreden çıkacağız. İşte o vakit , ikimizde olmayacağız demiş..çocuk öylece kalakalmış..bu cevap hiç aklına gelmeyen bir şeymiş..her şeye cevap bulan çocuk, nedense Padişahına hep yenik düşüyormuş ve O’na yenik düşmekten çok büyük sevinç duyuyormuş..bilmemek muhteşem bir şeymiş..

çocuk:” ben karar verdim, sizinle ölmek istiyorum ..beraber ölelim”..”hayır” demiş Tabib-i İlahi “ben, senin, benle ölmeni istemiyorum”..çocuk ağlamaya başlamış “ben sizinle ölmek istiyorum,çünkü beni dünyaya  bağlayan hiçbir şey yok kii”..Padişah giderse çocuk içine düşeceği derin çıkmazı hissediyormuş ve Padişah’ı her seferinde onun gelecek olana hazırlamaya çalışsa da bu şimdilik işe yaramıyormuş işte..gözyaşları için mendil uzatmış Makam-ı Aşk:”ben senin yaşamanı ve çok mutlu olmanı istiyorum..çok güzel günler yaşamanı istiyorum”..ve yazmaya kıyamayacağı iki cümle daha söylemiş..öyle tatlı ve öyle sevgi dolu imiş ki; dalga dalga kaç gün çocuğun başının üzerinde bu cümleler salınmış durmuş…çocuk ise gittikçe O’nunla ölmek fikrinde sabitleniyormuş……

”ben ölsem, ben olmasam sen buraya gelmeyecek misin?” demiş çocuğa Rehberi..”geleceğim tabii, nasıl gelmem” demiş gönülsüzce  çocuk :”burası benim evim gibi”..”o zaman kişiyi değil müsseseyi seveceksin..kişiler gelir gider ama yaşatılacak olan müssesedir ,kurumdur” demiş Tabib-i İlahi…”sen müesseseyi sevmelisin” demiş..

çocuk yine kıskançlığının onda yaptığı zararları anlatmış..ve korkularını..Padişah hiç umursamaz bir şekilde:” hiçbir şey olmayacak, başaracaksın,sorun yok, bunlar normal” demiş..çocuk:” normal değil” demiş..Padişah-ı İlahi “hayır.. çok normal” demiş..ve sevginin paylaştıkça çoğalacağını söylemiş.. ne kadar kıskanırsa kıskansın, çocuğun ilgi duyduğu içinde bulunduğu her şey ve herkes yavaş yavaş O’na akmaya başlamış bile..çocuk bunları gördükçe kıvranıyormuş lakin taa bunun farkındalığına vardığında yazdığı masalla herkesi O’na niyet ettiren de kendisi değil miymiş:) tabii ki niyeti kabul olmuş..

 işte cömertlerle alışveriş böyle oluyormuş.. ..her şeyi vereceksin, her şeyi yağmalayacaksın ne kadar can alıcı..bir de sonsuzluğa uzanan kanlı bir kapı varmış hatıralarında…..önünde, dehşetle, elleri yüzünde acı ile ağladığı…artık buna da razıyım-hazırım demek istiyormuş bu masalla çocuk.. acımayacak biliyorum..çünkü sen varsın…sen acıtamazsın…

çocuk O’na tüm emanetlerini verdiğinde bir şeyi fark etmiş..karşılık olarak tek istediği sadece sevilmekmiş..ve demiş Zaman:” makamları, mertebeleri vermek kolaydır ama benliğini vermiyor, inat ediyor.. onu da verecek” …çocuk o vakit bu söze çok alınmış..düşününce;”doğru” demiş .”doğru”..ama bu zamanla olacak şeymiş.. aşama aşama.. acelesi yok.. belki  de bu mananın keyfini çıkartması lazımmış..hızla çıkarsa o hızla düşebilirmiş.henüz  rüyasında dahi bir kere bile uçamayan bir kişi olarak hep düşe kalka , sürüne sürüne, kanaya kanaya giden bir yolcu imiş..masalları okuyanlar onun ne halüsinasyonlar gördüğünü sanıyorlarmış kimbilir.. oysaki gerçek,çocuğun hayalde olsa henüz;manada ,özel kişilerde, hiçbir sima-vech-beden görememesiymiş..işte göremediği için bu kadar derin hissedebiliyormuş ya…o sadece yokluğu bilebiliyormuş..ama derin derin varlığı da hissediyormuş..

çocuk Padişah’ına bir soru sormuş..Padişah sertçe :”sen beni imtihan mı ediyorsun?” demiş..”hayır” demiş çocuk :”sadece bilmek istiyorum”..Padişah-ı Aşk, çok hoş bir şekilde gülümsemiş ve çocuk istediği cevabı almış..aslında hiç konuşmayınca da çok güzel manalar yaşanıyormuş..çünkü gözlerin söylediğini başka ne söyleyebilirmiş ki..henüz gönül gözü açık olamadığı için, o satıhta bir bilmişliği yokmuş çocuğun…sadece nadiren, gönlünden tüm hücrelerine yayılan hazzı bilebiliyormuş şimdilik..

“aaaa.. masallarımı vermeyi unuttum” demiş çocuk..”evet, masallarını bırak” demiş Padişah..


Zaman:” gitmem lazım” .. çocuk “gitmeyin” demiş..”vazifem var, gitmeliyim” ve ikisi de ayağa kalkmışlar.. ilk kez Zaman, çocuğa Kapı’yı açmış ve çocuk, Kapı’dan geçmiş sonrada Mana Padişahı…. bu çok anlamlıymış çocuk için.. ne değerli bir anmış..

ve zaman evlatlarına iki beyitlik okunan bir ilahiyi açıklıyormuş..Hz Rasul’e yazılmış bu şiiri öyle bir anlatmış kiii.orada olan herkese cevap varmış..hiç bir kitap ilmi okuyan bu şekilde anlatamazmış..çünkü O, sadr ından okuyormuş..çocuk artık her şeyi farklı anladığı için ona cevaplar çok daha farklı gelmiş..taaa başlangıçtan buraya her şeyi anlatıyormuş Zaman, anlayana..yeni gidecekler için umreyi-haccı (ve oradan hiç ayrılama(cak)yan-dönemeyen ebedi hacı ruhları)ve Hakikat-i Muhammediyi.. O’nu taşıyanı, O’na salat ve selam getirmenin manasını,O’nun miraç dönüşü; O’na yapılan o buseli tazimi en ince ayarda, üstü çokk kapalı anında geçerek  anlatıyormuş..aslında bu alem sadece O’nun için yaratıldığından  bu alemin her zerresi müminin yurduymuş ve her zerresi kıymetliymiş ..çünkü O’nun nurundan yaratıldığı için..bu bilinçle yaşamak en büyük ibadet ve hizmetmiş.ve her yer aslında O’nun yurdu-asli vatanıymış..ne muazzam bir mana varmış burada ama çocuk bunu yazamıyormuş işte…çünkü kimsenin bu muhteşem imtihanı bozmasına izin yokmuş…ve çocuk ağlayarak Allaha yalvarıyormuş..

 

”Yarabbi.. ben O’nu hakkı ile övemem ve sevemem. ne olur benden O’nu seven, O’nu öven ve O’nu selamlayan Sen ol…bastığı her yeri, aldığı her nefesi, söylediği her  kelimedeki -her harfteki her noktayı öperek secde ettiğimi O’na ilet.. bunu ben yapamam sadece söyleyebilirim.. ne olur Sen bunu benim için ilet…O’nu benim için selamla…

ve Zaman demiş ki:” işte orada sema eden ruhlar vardır.. onlar hiçbir şeyin farkında değillerdir.. hep tazimle meşguldürler..ve onlar bu alemde de hep tazim edecekleri o mana peşinde koşarlar ..birde, duran ruhlar vardır .onlar, semadaki ruhları izler.. işte biz o duran ruhlarız ..çocuk durup onu izlediği için sevinçle gülmüş yine..

ne güzel anlaşıyorlarmış..hiç konuşmadan masallarına tüm cevaplar sohbetlerden yağıyormuş…sadece istenen, söz dinlemesini öğrenmesiymiş..mana, o sözün içinde olduğundan, söz dinleyen de ruhu olduğu için, kelamı da en iyi o anlıyormuş..


çocuk Kur anın ona yazdığı” kur an, bana ağır geliyor” şiirinden beri nerede ise hiç Kur an okuyamıyormuş nedense..Evvel Zaman:” bu beklenen haberdi” demişmiş..şimdi çocuk muhatabı Canlı Kuran olduğu için mi bunların olup olmadığını bilmek istiyormuş..neden güzel bir sesten Kur an dinlerken; harflerin yerinden fırlayarak göğsünden içeri yağmalandıkları ve beraber infilak etiklerini düşünüyormuş?neden bundan büyük bir lezzetli zevk alıyormuş...neden mealini okuduğunda yada dinlediğinde ne okunan nede yazılan ne de anlatılan gibi değil de çok farklı manalarda anlıyormuş?.. bilmek istiyormuş..neden Kur an a saygısızlık edildiğinde  celallendiğini de…aynı Mürşidine benziyormuş o zaman..

çocuk hep O’nun sözlerini dinliyormuş artık ve demiş Zaman:
” bahar geldi, ağaçlara su yürüyecek”..
takvim, ağaçlara su yürüme vaktini haber verdiği gün,
baharı  gelmiş…..çocuğun ağacına su yürümüş..

baharın ikinci günü:
görünmeyen görüntüsü ve duyulmayan sesi ile
en törensel giysileriyle ve en törensel sesiyle
”Allahhhhh    Hayyyyyyyyyyy
Atam İbrahim’in dini üzerindeyim” demiş
……………
ve hasret üşümüşşş
öyle soğuk öyle bir dondurucu soğukmuş ki yalvarmış hasret&himmete
”gell dayanamıyorum çok soğuk lütfen.. gellllllllll”
ve himmet kuşatmış tüm hücrelerini
………………………….


çocuk müzik açmış ve bir kahve yapmış “neler oluyor “demiş” neler oluyor?”
ve avuçlarını açarak himmeti hayal ederek uzatmış teşekkürle..
ve iki büklüm olmuş..
bir daha ellerini şükranla uzatmış ve yine iki büklüm kıvranmış..anlamış ki;
bu olacak olan bedeni bir şey değil..bu bedenin dayanabileceği bir kudret değil..öyle bir kudret ki, bir anına dahi tahammül edemez bu dünya bedeni…o yüzden de söz dinleyip,inadından vazgeçip bu beden kaydından çıkabilmeyi başarması gerekmiş..ne kadar takıntıları varmış oysa..ne kadar çok bağımlılıkları,şartlanmışlıkları..ama olsun aşk her şeyi ezer geçermiş nasılsa..ve nedenli edebsizlik edip, bu sevginin kendisinden mi yoksa yukarıdan mı geldiğinin delilini istediği zamanı utançla hatırlamış..hiç var olmamış biri için ne edebsizce bir düşünceymiş..oysa var olan  sadece ilahi bir lutufmuş. bunu anlamış olmak bile çok şeye değermiş.artık her gece değişik tazim selamları ile uyuyormuş ve uyandığında ilk sözleri bugünü dünden, yarını bugünden daha selametli ve güzel geçsin oluyormuş vesselam..

 

ÖNERİ:geçen hafta yeni çıkmış olan”KIZILBAŞ” adında bir CD aldım..bendeniz son derece tahsilsiz ve kariyersiz bir bir ev hanımı olduğum için tabiî ki mutfakta yemek pişirirken CD yi dinliyorum..ve öyle kavramsal kelimeleri anlayamadığım-asla da okuyamadığım için de, yemek tarifi gibi çok basit sıradan-halk dili ile  olursa anlatılanları anlayabiliyor ve aynı basitlikte anlatabiliyorum malumunuz…işte bu Kızılbaş CD si ni, alevi kardeşlerimiz kendilerini en doğru biçimde tanıtabilmek adına eski nefeslerden derlemişler..bende dinledim ,dinliyorum hiç ters bir şey anlayamadığım için bu güzel manaları onları anlayabilmek adına hepimiz dinleyebilelim istedim..bu CD de ki nefeslerde O VÜCUD hiç bölünmemiş..tabii şunu da göz önünde tutmak lazım dinlerken.. (nasıl ki mutfakta yemek yapan aşçıyı, lokantada yemek yiyen müşteri göremezse; muhatabı servis elemanı olursa: o aşçıda bilir ki, o yaptığı yemeklerin tarifi ve malzemesi de bir yerden ona geliyor..)manalar anlayışa ve yaşayış idrakine göre mertebe mertebedir..herkes için her anlam aynı değildir..o nefesleri söyleyenler gibi biz de hemen anlayacağız diye iddia etmemeliyiz..küstahlaşmamalıyız..sadece” ilim müminin yitik malıdır, nerede bulursanız alınız” hükmünce işimize yarayanı alacağız..bizim olanı, özümüzü, hakkı olan hakka teslim edeceğiz..mirasımıza sahip çıkacağız..bu CD yi önermek için çok düşündüm ve o esnada, tv de, bir hocaefendi şu konuşmayı yapıyordu ..(nasıl ki masallarımı her yerden topladıklarımla kurguluyorsam buraya da o mana kendiliğinden gelmek istemişti yani..)

 

hocaefendi diyordu ki:”sana manada dense ki; sen Muhammed’sin..aynısın ve aynı rahlede aynı dersi görseniz bile,aynı manaya sahipsiniz dense bile.. sen demelisin ki:” hayır O, benden daima üstündür.. O  ilktir..ben O’nu asla geçemem.O olamam.”.asla küstahlaşarak “ben O’yum dememek lazımdır..kimse ne O olabilir, nede O’nun yerine geçebilir..”
işte, artık dinleyebiliriz sanırım..ve daima hatırlamalıyız ki:”ABDUHÜ VE RASULUHܔ anlamında ilk önce”KUL OLMAK” isteniyor..((ÇÜNKÜ ANCAK KUL A KUL OLUNUR-efendi olarak gideceğin yerde, karşında daima gerçek  efendiyi bulursun))oysaki günümüzde herkes haşa Allah ve Rasul olabilmek derdinde ne yazık ki…oysa ne Allah Allah lığını verir ne de Rasul Rasul’luğünü…bizden istenen sadece ALLAHLI VE RASULLÜ OLABİLMEKTİR..bu şirk değildir..senin, O’nların yerine kendini koyman asıl şirktir..O’nlardan ayrı ve gayrı olmadığını bilmen ise TEVHİD dir..
sevgiler……….

***************
3. MEKTUP
Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların üçüncüsüdür.

http://umutrehberi.wordpress.com/2009/04/08/3mektup/

 

 
 
Nur Cihan
15.04.2009
nuralem7@hotmail.com
http://sufizmveinsan.com