Denize Dönmek İstiyorum
Meryem Irmak
 

Bazı şeyler insanın aklında kalıyor. Sonradan, âdeta belli bir vakte ertelenmiş, bir yerde saklanmışlar gibi, oldukları yerden çıkıp, yeniden düşündürüyorlar insanı. Hem de bambaşka türlü. Nebiye’nin portakalı gibi...

İlk veya ikinci Mantık dersimizdi. Hocamız, Prof. Dr. Yalçın Koç, tahtaya kocaman bir “iki” yazıp, sınıfa döndü ve sordu: “Bu nedir?”

Biraz tiye alan bir ifadeyle ve gayet emin bir tavırla “ikiii” deyiverdik, bütün sınıf. Cümbür cemaat. Hoca ise, çok affedersiniz, bizim sırıtkanlığımıza aldırış bile etmeden, aynı tavırla devam etti:

-          No, it is a pieces of chalk!

Tebeşir tozu!

Tahtaya iki yazıp, sonra da onun sadece tebeşir tozu olduğunu söyledi, Profesör. Tabii biz nerden bilelim, semantik, matematik ontolojisi, falan. Adını bile duymamışız! Gençlik işte! 18-19 yaşında, “Metallica İstanbul’a gelse de, konser verse de, Açıkhava’da canlı canlı Unforgiven dinlesek” peşindeyiz.

Tebeşir tozunu duyunca, sus pus olduk bu defa, cümbür cemaat. Kitle psikolojisi. Anında yekpare “sükût” oluverdik. Önümüze baktık sessizce. Hızlı hızlı not tutup, tahtaya her yazılanı gözü kapalı deftere geçirme alışkanlığı olanlar da, herhalde, “inkk” demişlerdir, önlerine bakarken, kafaları “dank” edince!

                                                                       ***

Sayının somut varlığı olmadığını ve somut varlık ile bilindiğini o gün fark ettik. Siz, hiç sokakta koşan bir “üç” gördünüz mü? Bana kalırsa (!), sayının kendisi somut varlık olmayıp varlığı somut varlıkla bilinse dahi, varlığı somut varlığa bağlı değildir. Bu dediğim biraz ayân-ı sâbiteye benziyor. “Vücud kokusu almamış varlık!” Ama yine de bana kalmasın, ve biz “vücudlu varlığı” anlamaya çalıştığımız ve ancak onun üzerinden tefekkür edebileceğimiz için “sayının varlığı somut varlıkla ortaya çıkar” gibi bir önerme üzerinden, adım adım ilerlemeye çalışalım. Bu’dan Hû’ya.

Sayının varlığı “varlık” ile ortaya çıkar ise, sayının bilinmesi için varlık şarttır. Burada sayı’yı en genel anlamda “man┠olarak ele alabiliriz. “Bakmaz mısın rabbına? Gölgeyi nasıl uzatmakta? Dilese idi elbet onu sâkin de kılardı, sonra nasıl Güneşi, ona delil kılmışız? (25-45)”. Görünmese de olurdu, ama görünmek istedi! Genelleştirirsek, görünen görünmeyene bildirgeçtir ve birliktedir. ‘Görünen’, aslında ‘görünmeyen’ olduğu için, ipler de aslında görünmeyenin elindedir! Gölge oyunu. “Hayy-ı Hak! Yâr bana bir eğlence meded”.

Nice Karagöz’leri mahvetti bu suret perdesi
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi (Küşterî Hz.)

Burada görünen’i salt çıplak gözle görünen olarak ele almamalıdır, elbette. Şimdilik Elektron Mikroskobu veya Hubble’ın merceğine gözümüzü dayadığımızda gördüklerimiz de ‘görünen’dir. Sonuçta, mercekten bakan yine gözdür. Çıplak bakan veya mercek ardından bakan göz, insan gözüdür, baş gözüdür. O bakımdan görünen âlem, atom altı veya üstü olmuş; fark etmez! Hiç görünmeyen ama görüneni gösteren âlemler var: Akıl, gönül, can âlemi gibi... Görünen de, görünmeyen de aslında hep görünmeyenle biliniyor! Çünkü gösteren, görünmeyen!

Tam bu noktada, düşüncenin fotoğraflanması, zihin okuyucular bizi yanıltabilir. Düşüncenin fotoğrafı, düşüncenin fotoğrafıdır; zihnin veya aklın değil. Düşünce dahi varlık. Düşünce dahi bir elbisedir. Çıplak olan zihin gibi görünse de asıl çıplak zihnin zihni olabilir ki bu dahi  görelidir.”Süleyman var Süleyman’dan içeri”. “İlmin ilmi ilimden cehildir”. Ve dahi “Fakrın fakrının fakrı” var ise, ilk bulduğumuz fakr’ı çıplak addedersek, o fakr, üstümüze elbise olur ancak, ZAN olur ancak, ve lâkin Ruh’umuz duymaz! Böylelikle, olan bize olur ancak: Vehmettiğimizden haberimiz olmaz! “Düşünce” veya klişe örneğimiz “iki”, zihnin materyalidir. O yüzden her ne kadar “iki” yi manâyı temsilen kullandı isem de, bu temsil yine varlık boyutundadır. Manâ-î hakikî, mutlak manâ veya ana zihin hiçbir manevi veya zihinsel materyal ile temsil edilemez. Böyle olması, zihnin ve aklın mahlûk olmadığı anlamına gelmez. Çünkü “İlk olarak aklı yarattım” buyuruyor. Perde çok! Zihindeki perdelerden kurtulmadan ‘zihin’ perdesinden kurtulmak pek olanaklı görünmüyor. Zât ise, bütün perdelerden münezzehtir! “Aklı, akılla terk edin” tavsiyesi bu sebeple olmalıdır. Ve bu terk ediş dahi, ancak, en fazla, fakrın fakrı olabilir! Ne vakit “terk”i de terk eder, o vakit üçüncü fakr’ı  ya giyer, ya çıkarır! Bilemiyorum, ne yapar!

Öyleyse, zihin kontrolü (mind control) çalışmaları nasıl yapılıyor? Nerde yapılıyor? İnsan tüm isimlere, esmâ-î ilâhîye mazhar olarak nasıl ki Zahir ismi ile, zahiri bilgileri elde edebiliyor ve keşifler yapabiliyorsa, Bâtın ismi ile, o ismin varlıkları üzerinde de çalışmalar yapabilir. Bu tür çalışmalar, muhtemelen, ‘birinci kat sem⒠da yapılıyordur. Dördüncü katta ikilik - şirk olmadığından (cennet katı / mutmainne) kötülük de yoktur. Hâlâ kendisinde ‘kötülük’ olan, ikilikte olan, zaten dördüncü kata gelmemiş demektir. O halde, ‘zihin kontrolü’, ancak ‘şirkte kalanlar’ için söz konusu olabilir. Allah’ın şirkten temizledikleri için, ölüler için (ölmeden önce ölenler) bir kontrol söz konusu olamaz. Ve daha aklımızın eremeyeceği öyle mertebeler vardır ki, oralardaki zevat kontrol edilmek şöyle dursun, biiznillah kontrol ederler ki, buna tasavvuf terminolojisinde “irşâd” deniyor.

Lâ ilâhe illâllah. Allah. Hû. Hak.

Selâm olsun ateşe atılan İbrahim Nebi’ye ki küllî akla (Cibrîl) “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir”, Hasbiyallahû ve nimel vekil, demişti.  

Ve hemen ilâve edeyim ki zihin kontrolü konusunda söylediklerim varsayım ve yorumdan ibârettir. Doğrusunu Allah bilir. Ne olursa olsun, insanoğlu dıştan içe yönelmiş gibi görünüyor. Aslına doğru gidiyor! Zaten başka gidilecek yer ve yön yok, değil mi? “Allah’tan geldik, Allah’a dönücüyüz”. Lâkin zahirde büyücülük olduğu gibi, bir çeşit bâtınî büyücülük de neden olmasın? Kerâmet var, istidrac var! Söylenene göre, Hz. Adem’in bile kavmini Deccal fitnesine karşı uyarmış olması boşuna değildi, herhalde! ‘Mind Control’, Deccal’in irşâdı olmasın?! İnsanoğlunun bilgisi arttıkça, fitnesi de o oranda artıyor; sınıf yükseldikçe, sınav zorlaşıyor, sanki. “Yoksa siz zannettiniz mi ki Allah içinizden o mücahede edenleri hiç belli etmeden, sabredenleri belli etmeden Cennete girivereceksiniz?” (3-142) Ama hatırlayalım ki, Allah kimseye kaldıramayacağı yük yüklemez. Herkese kabı kadar hesap sorar, kimseye haksızlık edilmez.. Bir kap, okyanusa da düşse, musluktan damlayan su ile de dolsa, ancak hacmi kadar dolar; fazlasını alamaz. Ve elbetteki Âlemlerin Rabbi, kimi okyanusa, kimi çöle, kimi damlayan musluğa göndereceğini gayet iyi bilir. “Hiç Yaratan yarattığını bilmez mi?” (67-14) Dağdaki çoban kendisine emanet edilen koyunun canından, kasap etinden, iplikçi yününden, sütçü sütünden, biyolog hücresinden sorulur! Koyun bir, hesap bin olur! Böyle olunca da, aklıma, rahmetli anneannemin bir sözü geldi; Rumeli şivesiyle şöyle derdi: “Hep hesap, bir hesap”.

Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın O’dur!

Zât ve Sıfat

Yazıya başlarken, sayı örneği ile yola çıkışım, varlığın, Allah’ın varlığına nispetle, sıfat, gölge ve nihayet yok hükmünde olduğuna, Zâhir ve Bâtın isimleri ile vahdet ve kesrete, tenzih ve teşbihe misâl getirmek içindi. Konu konuyu açıp da akıl - fakr ilişkisi, zihin kontrolü, oradan biliş mertebeleri, koyunun yünü, anneannemin sözü derken, konu biraz dağıldı, örnek havada kaldı, meramımı anlatmaya sıra gelmedi. Şimdi esas minval üzere toparlanıp, merkeze dönüp, daha güzel ifadeleriyle, bir bilene, Lütfi Filiz’e müracaat edelim:

“Yaratılan bu kâinat hüvezzahir ve hüvelbatından müteşekkil iki esmadan ibarettir. Bu ikisi Allah’ta birleştiği için ‘O’ndan başka bir şey yoktur’ diyoruz. O, bilinmek için bu ikiliği meydana çıkartmıştır ki ikisinin çarpışmasıyla gerçek ortaya çıksın…

O halde, her şey bir zât ile bir sıfattan ibarettir. Zâtı Allah, sıfatı Muhammed’dir. Bunu, daha başka bir tabirle ‘Zâtı Ahad, sıfatı Samed’dir’ diyerek de anlatmak mümkündür ki ‘De ki: O Allah bir’dir. Allah samed’dir (112-1-2) ayetlerinin en kısa açıklaması budur.

Buna göre asıl olan Zât’tır ve O, zâtıyla bilinmekten, görünmekten, zamandan, mekandan, kısaca, her şeyden münezzehtir. Böyle olduğu için de ‘ZÂTta HİÇbir şey yoktur’ denir.

Sıfatı yani görüntüsü ise kâinattır ve her şey buradadır. ” (Noktanın Sonsuzluğu)

Ben bu mülke kıldım cevlân yedi kere urdum seyran

Muhammed nûruna hayran benim de mekânım anda

Yunus çün bu fikre daldı hep cihânı arda saldı

Vallahi hoş lezzet aldı tatmıştır damağım anda.

Eşya, kâinat, tabiat, sıfat, insan-ı kâmil denen hep Muhammed Aynası ve aynadan görünen, sadece “O” imiş, vesselâm! Hepsi, bu. Teori bu kadar; gerisi pratik. “Beni gören, O’nu gördü” Hadis-i Şerif.

Bir avuç toprağa bunca kîyl ü kâl
Neye gerek ey Kerim ü Zül-celâl  (Yunus)

Kâbe’de son putu kırarken*, Hz. Ali (k.v), “Bir baktım ki” diyor, “yerler kadem-i Resûllullah kesilmiş.”  “Göz hizam sadr-ı Resûllullah.” Sonra göğe baktı, “Cemâl-i Resûllullah”. (*Bkn. Dipnot: Kalp ve Kâbe Hakkında )

Çatılmadan yerin göğün binası

Muallâkta iki nura düş oldum

Birisi Muhammed birisi Ali

Lahmike lahmi de bir’e düş oldum

(Sıdkı Baba / Âşık Pervane)

                                                                       ***

“Allah’ın zâtını düşünmeyin; ancak yarattığı varlıklar üzerinde düşünün ki Allah’a olan imanınız artsın. Allah’ın zâtı konusunda aklınıza ne gelirse Allah onun dışındadır” Hz. Ali (k.v). Zât’ta hiçbir şey olmaması demek, Amaiyyet Mertebesi/ Mutlak Gayb demek olup, bu yüzden, “herşey buradadır” denmiştir. Tabii, “burası neresi?”. O da ayrı bir konu. Meselâ, ahireti bilen için ahiret burasıdır; fakat bilmeyen için orasıdır. Tevhid, ora ile bura’yı birleştirmektir. Sayı örneğimize dönersek, Zahir ve Bâtın isimlerini tefekkür ve cem etmemiz  kolaylaşabilir. Bâtın, Zahir’le bilindi. Tebeşir tozu ve “iki” manâsı gibi. İkisi birbirini tamlayıcı gibi. Tebeşir tozunda ikiyi görebiliriz. Tebeşir tozu ikiyi aşikâr, zahir eder; hem de gizler!. Kısacası, “İki”, tebeşir tozu değildir, ama tebeşir tozuyla bilinir.  

Tabiî burada hemen akla şu soru geliyor: Manâ’yı temsilen, sayı dedik, iki dedik... Sonra dedik ki “iki” dahi varlıktır. Külliyen manâyı değil, soyut varlığı temsil edebilir! Madem varlıktır “iki”, kim var ediyor, kim biliyor ikiyi?

Bir “ben” yok mudur, ikiden içeri?

“İki” kendisi mi biliyor “iki”yi, yoksa başkası mı biliyor?

Tebeşir tozu mesela!

Biliyor mu ikiyi?

Kim yazıyor, kim okuyor bu iki’yi?

Şimdi, elimizde bir adet;

“Tebeşir tozu”,

ve onun zahir ettiği “İki” manâsı,

ve iki’yi bilmesi ve bildirmesi gereken, “Bilen” var.

Etti üç!

Bir gönül ehlinin buyurduğu gibi: Ya üçtür, ya hiçtir!

Şimdi burada insan tanımı da ortaya çıkıyor. Teşbihte hata olmaz: “İnsan, ‘iki’ olduğunu bilen tebeşir tozudur!” Eğer bilmiyorsa;  “No, it is a pieces of chalk!”

“…. Bu durumda Allah, kâinat ve Âdem üçlüsü bir sacayağı yahut teslis meydana getirmektedir. Allah kendindeki tüm vasıfları Âdem’i meydana getirmek üzere kâinata yansıtmış, kâinat Âdem’i meydana getirmiş ve Âdem de Allah’a rücu etmek suretiyle devreyi tamamlamıştır. Böylece bir nokta olan insan, Allah’tan kâinata, kâinattan Âdem’e ve Âdem’den tekrar Allah’a dönmek suretiyle bir daire meydana getirerek devresini tamamlamış, yani bir nokta iken daire olmuştur…” Lütfi Filiz

Sizin de gözünüzün önüne Kâbe geldi, değil mi?

Yoksa Semâ’ya mı kalktınız?

                                                                       ***

Bazen her şeye kısa ve net cevaplar ararız. “Bu nedir?” “Bu şudur”, gibi. Ama her zaman öyle olmuyor, işte! O zaman nüans kayboluyor. Sezgisel olanı kaçırıyoruz. Bu yüzden, bilginin sezgisel boyutunu (intuitive knowledge) metaforlar yardımıyla yakalayabiliriz. Meselâ, tasavvufta deniz metaforu.

Bir zamanlar aklımdan şöyle bir soru geçmişti: “Allah’a nasıl dosdoğru yönelebilirim?”. Anahtar kelime yönelmek! Her ne kadar O’nun vechi her yönde olsa da, bir kıble tutturmak zorundayım. Yoksa başım döner! Kayar, düşerim. O Rab, ben ise kulum. Zorluk bana, kolaylık ve kolaylaştırmak O’na...

Öyleyse, Allah’a nasıl yönelmeli, bu yönelişi nasıl tasavvur etmeliyim?

Bu yöneliş aslında ‘iman’dır. Ya Ahad ve Samed olana veya ayrık bir tanrıya imandır.

Allah Ehli, “dalganın çokluğu denizi iki yapmaz” demiş. Sayılardan daha kolay. Çünkü deniz görülür bir şey! Naçizane, hep derim: Görünenden görünmeyene gitmek, gözümüzün önündekileri tefekkür etmek daha kolaydır. Muhammed Aynasında görünmese idi, bilinir miydi? Bilirdi; ama bilinmezdi! Vahdetin kesrete döndüğü nokta. “Yâr bana bir eğlence meded!” Hak, âlemleri yaratmakla kendini aynada seyretti! Enel Hak diyen de kendini aynada seyretti. “Kendin” aynada görülür. Öyleyse, bilinmeklik için görmeklik, görmeklik için Muhammed Aynası gerektir. Görünen, kâinat, tabiat, sıfat, Hüvezzahir. Görünmeyene görünenden gidildiğine göre, O’na, ancak ve ancak Muhammed’den (sav) gidilir. Ve bir anlamda “O’na gitmek” “Muhammed’e (sav) gitmek”tir. Çünkü O sıfatıyla bilinebilir ve sıfatı Muhammed’dir (sav). Ya, pekalâ, Muhammed’e (sav) nasıl gidilir? Vârisinden. Devrin kâmilinden. Yine, Hüvezzahir’den. Aynadan başka yol yoktur görmeye. Ve ayna, insandır. Çünkü bütün isimler sadece İnsan’da cemdir. O nedenle, şeyhinde (yaşayan kâmilde) fena bulmayan, Rasul’de (sav) fena bulamaz! Rasul’de fena bulmayan da Allah’da fena bulamaz ki bu sebeple “El ele, el Hak’ka” denmiştir. “İnsan başıboş bırakılacağını mı zanneder? O, dökülen erlik suyundan bir damla değil miydi?” (75- 36/37) Zahir’de insanı bilmeyen, Hüvezzahir olan İnsan’ı görmeyen, Hüvezzahir olanın “İnsan” olduğunu görmeyen “dünyada kör, ahirette de kördür”.  Dünya asla başıboş olmadığı gibi, bu dünyanın da bir kalbi, füyuzatı pompalayan donörü vardır. El an kemakân.

“Kendisinden sonra gelecek bütün evliyaullah, “el ulemâu verasetü’l enbiya” (âlimler, nebilerin varisleridir) hadis-i şerifleri fetvasınca Hz. Peygamber’in zahir ve bâtın ilminin vârisleridir.

Buradaki ulema kelimesi, tecvidde medd-i muttasıldır yani dört elif miktarı uzatılır. Tasavvufî açıdan baktığımızda bu dört elif miktarı uzatmayı şöyle açıklayabiliriz:

Birinci medd: Fenâ fi’ş şeyh makamı

İkinci medd: Fenâ fi’r resul makamı

Üçüncü medd: Fenâfillah makamı

Dördüncü medd:Bekâbillah makamı

Hangi âlim bu dört makama vâkıf ve vasıl ise, vârisu’n nebî olan ulema odur ki; o gerçek ariftir. Yoksa taklitle meşgul olan ya da derleme bilgilerle kendisini bir şey sanan nefsinin zebunu olmuştur.” Aziz Mehmet Dumlu

“Herhalde sana biyat edenler ancak Allah'a biyat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (48-10) “Andolsun o ağacın altında (Hudeybiye'de) sana biyat ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.” (48-18)

Gaye, daima müsebbiptir. Ama müsebbip, sebeptedir.. Sebebe sarılmak, müsebbip içindir. ‘Sebepte kalmak’ ise, zulümdür. Suretperestliktir. “Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya sebep  arayın” (5-35). Mürşidler, sebeptir. Gönül doktorlarıdır. Belki de onların işine zahirde en iyi örnek hekimlerin işidir. Biz şifayı Allah’tan umar, ama yine de doktora gideriz. Allah’tan şifa isteyen hasta, doktora gitmekle, iyileşmeye sebep aramakla, doktorun ilmine tam teslim olmakla Allah ile arasına doktoru mu sokmuş olur?! Allah ile ara’mız (boşluk) var mıdır? Hasta, evde oturup dua ederek, Allah’tan sırf şifa dileyerek iyileşir mi? Ya, tedavi konusunda doktorla pazarlık olur mu? Hangi doktor hastasını işine karıştırır? Doktor “Kolunu keseceğiz” dese, “parmağımın ucundan alsanız?” diyerek onun işine mi karışırız, yoksa “O doktor, ben bilmem, o bilir” deyip, onun ilmine canımızı teslim mi ederiz? Peki, doktorun elinde bizi iyileştirmek için sihirli değnek mi vardır? Şifa doktordan mı, Allah’tan mıdır? Doktorun verdiği ilaçları ve tedaviyi tam uygulamak hastanın, mürşidin dediklerini tam yapmak da müridin gayretidir. Ve doktorun ilmiyle bütün yaptığı aslında, yine bizim, kendimizin bağışıklık sistemine dayanmıyor mu? Öyleyse, mürşidin himmeti de kişinin kendisine dayanmaktadır. Böylelikle, himmet, insanın kendinden kendine olup; hidayet, tıpkı şifa gibi, elbette Allah’tandır.  Tasavvufta, “mürşid şarttır, ama iş tohumda biter” denmesi bu yüzdendir.

Gaye, daima müsebbiptir. Ama müsebbip, sebeptedir. Sebep-müsebbip yakınlığına vasıl olmak, yakîne vasıl olmaktır. Mürid Mevlâna’nın, Şeyh Şems’e muhabbetini veya mürid Yunus’un Şeyh Taptuk Emre’ye bağlılığını, “Efendi Sevgisini” bu minval üzere anlamalıdır. Çünkü, müsebbip sebeptedir ve sebepsiz müsebbip bulunamaz; çünkü onun gayrı değildir. Öyleyse, sebebi /SIFATI çok sevmelidir!

“Sizden biriniz, İman da kemale ermez; ta ki, ben ona nefsinden, malından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça.” Hz. Muhammed (sav)

“Bir gün Hazreti Ömer (ra): “Ya Rasûlullah, nefsim müstesna, sizi herkesten, her şeyden daha çok seviyorum” demişti. Efendimiz (sav): “Ya Ömer! Sizden biriniz, beni nefsinden de daha çok sevmedikçe gerçek Mümin olamaz” buyurdular. Hazreti Ömer (ra) : “Yemin ederim Ya Rasûlullah, şu anda sizi, nefsimden de daha çok seviyorum” deyince Efendimiz (sav) : “Şimdi oldu Ya Ömer” buyurdular...”

 “İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle dost olan da demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun isi ve pis kokusu da diğerine bulaşır.” (İbn-i Mübarek; Kitabü’z Zühal)

“Kişi, arkadaşının dini üzerinedir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine baksın” (Tirmizi)

“Tam anlamıyla iman edebilmek için bir şeyi algılamak gerekir. Gayba iman laftır. İnsanın kafasının içindekiler gayb âlemine aittir. “Ben gayba, gaybdakine iman ettim” demek, “Kafamda yarattığım ilâh-ı mec'ule inandım, ona tapıyorum” demektir. Avam, gayba iman eder, ama şahadete inemez. Şahadette O'nu bilebilmek için mutlaka el tutmak ve canlı kitaptan istifade etmek gerekir. İnsan ne zaman tam iman edip, ilmi öğrenir ve dağıtacak hale gelirse, artık suyunu kendi kaynağından çıkarıyor demektir ki, bundan sonra tekrar el tutmasına gerek kalmaz.” Lütfi Filiz

“İman yetmiş küsur şubedir” Hadis-i Şerif. Âdem’e secde etmek, O’nu şehadet âleminde tanımak, zahirde görmek ezelî nasiptir. İnsan görmediğini ya inkâr eder, ya şüphe eder, ya da zayıf bir şekilde inanır. Böylelikle, iman bir şube değil yetmiş küsur şube olur. Bütün isimler insanda talim ediliyorsa, O insandan tecelli ediyorsa, İnsan’dan başka nerede göreceğiz, ne göreceğiz? “İnsanın yüzü Cemalullah’tır ve Allah'ın insana verdiği kitabın ön sayfası, yani Fatiha'sıdır.” Lütfi Filiz. İnsan ve Kur’an ikiz kardeş değil miydi?

Haydi, şimdi, denizi tefekkür edelim.

"Nasıl ki su önce öldürür, sonra ölüyü başında taşırsa, sen de ölü gibi ol ki su seni taşısın. Yoksa kendi bilgi ve kabiliyetine güvenen kişinin bu deryadan kurtulması zor." Hz. Mevlâna

Şimdi, bir deniz hayal edelim ki başı ve sonu olmasın. Sadece O olsun. Evvel ve Ahir olarak.

Sonra deniz kendinden kendine dilesin ve kudretiyle dalgalansın. Ve dahi, dalga, köpüklensin. Varsın bunlara “âlemler” densin! Varsın denmesin!

Hangi dalga “ben kendi başıma varım” diyebilir?

“O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” (Rahman Sûresi)

Bununla birlikte dalganın varlığı inkâr edilebilir mi?

Deniz istedikçe dalga vardır.

Denize kim, ne diyebilir ki? Başka deniz yok!

Peki, dalganın varlığı ancak deniz ile değil midir? O halde var olan dalga, denize nispetle “yok” hükmünde değil midir?

Bu durumda dalga, sadece denizin bir özelliği, sıfatıdır. Zât ise denizdir ve dalgaya istiva etmiştir. Kâdir olmadığı zerre yoktur. Çünkü sadece O vardır.

Dalga, köpükleriyle beraber denizden gelmiştir ve yine denize gidecektir.

Böylece, dalgada bütünüyle hüküm süren denizdir.

Dalga, ancak denizin irade ve kudretiyle, deniz dilediği kadar ve denizin dilediği gibi vardır.

Dalga, ne yaparsa yapsın fânidir ve bâki olan ancak denizdir.

Dalga, denize bağlıdır, vesselâm. Deniz ise hiçbir şeye bağlı değildir.

“Siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise her bakımdan Gani’dir” (Fatır-15)

Deniz vardır. Dalgayı ayakta tutan denizdir. Kayyûm olan denizdir; dalga değil.

Dalganın kendi başına varlık iddiası kuru ve gülünç bir iddiadır. Dalganın “Ben denizim” demesi, ancak başını eğip secde etmesiyle, kendindeki denizle buluşmasıyla mümkün ve anlamlıdır. Bu gerçekleştiğinde;

“Kalb-i mümin beytulllah, Kalb-i mümin hazainullah, Kalb-i mümin arşullah” olur.

Şimdi, kendimize bir kez daha, biz kendimiz soralım:

“Dalganın çokluğu denizi iki yapar mı?”

***

Allah’ı hakkıyla tenzih ve teşbih sadedinde deniz ve dalga tefekkürü umulur ki işe yarar.

Dalga, deniz değildir. Denizin gayrı da değildir. Dalga denize muhtaçtır ve onda bütünüyle tasarruf eden denizdir. Ve nihayet her dalga denize dönecektir. Çünkü asıl olan denizdir. Her şey denizden gelmiştir, yine denize dönücüdür; denizin bir sıfatı olarak, denizin dilemesiyle... Böylelikle, her şey ancak denizden denizedir.

“Denize dönmek istiyorum...”

Üniversite yıllarında en sevdiğim deniz şarkılarındandı. Ünol Büyükgönenç’in kendine has, o vurgulu yorumuyla, Nazım’ın coşkulu dizeleri...

“Denize dönmek istiyorum...”

Şiirin adı: Hasret. O zamanlar hangi denize özlem duyuyordum da o nağmeler dindiriyordu veya coşturuyordu hasretimi, bilmiyorum; ama şimdilerde en sevdiğim şarkı, duygularımı en iyi ifade eden şarkı, Feridun Düzağaç’ın şarkısı: Alev Alev.

“Alev alev yanıyorum

 Buzlarım çözülüyor aşka

 Gardım düşüyor, tutamıyorum

....

 Alev alev yandığım doğru

 Küllerimden doğar mıyım sana doğru

 Kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeyim

 Sendeyim

 Al beni ne yaparsan yap”

 “Al beni, ne yaparsan yap!”

Ne güzel haykırmış! Sağ olsun!

“Al beni, ne yaparsan yap!”

Bu mısra bana nasip olsaydı, şarkıyı ben yazsaydım, o cânım sözler şöyle olurdu muhtemelen, Feridun Düzağaç’tan gıyabında helâllık istiyorum:

Al beni, ne yaparsan yap.

Sultanım,

Padişahım,

Yâ Aziz,

Yâ Hû,

Teneşirde ölün olayım.

Teneşirde ölün olayım.

Al beni, yıka beni, yuğ beni

Al, ne yaparsan yap beni.

Artık, benden ne olursa...

Hû, Hû, Hû...

Al beni

Teneşirde ölün olayım

Evir beni, çevir beni

Yıka beni, yuğ beni

Yüz derimi!

Yüz derimi!

Al beni

Ne yaparsan yap beni.

Al beni, ne yaparsan yap!

Hasret, hasret, hasret...

Her ne ile zuhur ederse etsin, herkesin içinde bir parça “ölmek”, bir parça hasret, denize dönmek hasreti var galiba. Bir akşamüstü, gurubun yüzünde, o alabildiğine, o kızıl, insanın içini şerbete boğan,  o kıpkızıl yüzde; ya da mecazi aşkın, El-Aşk diye, Elif niyetine okunduğu sevgilinin Lâm yüzünde Mimlenen o serapta, göz bebeklerinin en derininde, o en koyulukta; ve dahi bir ses teli bir ses teline değerken, boğazın en çukurunda; ve bir nefeslinin nefesinde can vermek isteği benliği teslim alırken, hep, sadece, O’na duyulan özlem, kavuşma isteği var, aslında.

Hüzün, hasret, vuslat... Birbirine karışmış...

“Vuslat”tan daha çok “bilmeklik” yok imiş. En “bilmeklik”, “vuslat” imiş. Sözsüz!

“Denize dönmek istiyorum.”

Öylesine mi söylenmiş bu söz?

Hayır!

Hayır!

Derûnunda inlemiş, cânı dile gelmiş de söylemiş şair, ne güzel demiş:

“Denize dönmek istiyorum...”

Dalganın denize hasreti olsun...  Hani, denizde olup da, denizden bîhaber olan dalganın...

“Dalga olmak”tan geçemeyen denizciğin, o aslına, denize hasreti, aşkı olsun...

Kulun, Rabbına hasreti olsun...

Yâ Hû!

İllâhû!

Hak!

hasret

denize dönmek istiyorum!
mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
denize dönmek istiyorum!

gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!

denize dönmek istiyorum!
denize dönmek istiyorum!

Nazım Hikmet

“...Ama sonunda yine geldiğimiz yere döneceğiz. Geldiğimiz ve gideceğimiz yer, bildiğimiz gibi, bizim asli vatanımızdır. Burası, bizim için bir misafirhaneden ibarettir. Burada, devamlı olarak sıla hasreti çekiyor, vatanımızı özlüyoruz. Esas vatanımız neresidir? Neresi olacak, büyük gönül âlemidir...” Lütfi Filiz

“İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur.. Dikkat edin, o kalptir.” Hz. Muhammed (sav).

* Dipnot – Kalp ve Kâbe Hakkında

“Tasavvufta organ olarak beynin değil, kalbin esas alınmasının nedeni; kalpteki nokta-yı süveyda'nın hayat noktası oluşudur. O nokta çalışmadığı zaman geri kalanlar işe yaramaz. Allah'ın nazar-ı İlâhisi, daima; Fuad da denen, o noktaya nazırdır. Yapılan bir şeyin doğru mu, eğri mi olduğunu anlamak için kalbe bakılmasının nedeni budur.

Allah, her zerrede mevcut olduğu halde, insana kalbinden hitap eder, yani yeri orasıdır. Kalb-i mümin beytulllah, Kalb-i mümin hazainullah, Kalb-i mümin arşullah,
Bir müşkülünüzü halledecek kimse bulamazsanız kalbinize danışın, o size doğruyu söyler, Bir insan kırk gün takva üzere bulunursa onun kalbinden hikmet pınarları fışkırır, Hadisleri buna işarettir. Takva: Yeme, içme dahil, dünyevi hiç bir şey düşünmemek anlamını içerir. Riyazat meselesi de bundan çıkmıştır.

Burada kastedilen, kalbin et olan kısmı değil, manevi varlığıdır. Nasıl insan dendiğinde onun bir maddi, bir de manevi varlığı olduğu kabul ediliyorsa, insanın tüm organlarında (Özellikle kalbinde) da aynı durum dikkate alınmalıdır.

İnsanın kalbi Allah'ın evidir. Fakat, o evi şeytanın evi haline getirmek de mümkündür. Kâinatta her şey müspet ile menfiden oluştuğu için, Kelime-i Tevhitte de inkâr ve ikrar vardır. İnkârı, yani negatif olan Lâ'sı başta, ispatı, ikrarı, yahut pozitifi olan İllâ'sı sondadır. Ancak, daima müessir olanın İllâ, müteessir olan ise Lâ olduğunu hatırdan çıkartmamak lazımdır. Bu durumda, bir insan ne kadar inkâr ederse etsin, sonunda ispatın elinden kurtulamayacak demektir. Bunun daha kolay anlaşılır bir açıklaması: Hiç kimse Allah'ın elinden kurtulamaz, çünkü, O müspettir cümlesiyle yapılabilir. Bu noktada; kâinatın da, Allah'ı ispat eden bir delil olması dolayısıyla, müspet olduğunu ilave etmekte fayda vardır.

Allah'ın hakiki evi olan kalbimizi şeytana tahsis etmiş olduğumuz da maalesef, bir gerçektir. Bu nedenle huylarımız kötüleşmiş, berbat olmuştur. Kalp evimizi iyice temizleyip, mamur hale getirmediğimiz sürece, Allah'ın oraya gelmesini beklememiz anlamsız olur. Çünkü, kalp iyice temizlenip, şeytani düşüncelerden arınmadıkça Allah oraya gelmez. Bir şiirimizde:
Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan mısraıyla kastedilen, insanın kalp hanesidir, Mamur hale getirilmesi gereken orasıdır. Çünkü kalp, semavi, yüksek bir âlemdir.

Mutasavvıflar iki Kâbe'den bahsederler. Bunlardan birisi; Beytullah da denen, Hazret-i İbrahim'in, Allah'ın emrettiği yere inşa ettiği Kâbe'dir. Orada, Hacer-i Esvet'in karşısında Makam-ı İbrahim vardır. Tavafa oradan başlanır ve yedi kez dönülür. Her dönüşün adına: Şavt denir. Yedi tur tamamlandığında tavaf bitmiş olur. Bu dönüşler merkeze yakın olursa on beş dakikada tamamlanır. Merkezden uzaklaştıkça süre uzar ve en uzak kısımlarda bir ilâ bir buçuk saati bulabilir.

İşin aslına bakılırsa, bu Kâbe bir semboldür. Çünkü, onu kul yapmıştır. Hakiki kâbe ise insanın kalbidir. Bu nedenle, daima: Allah, Allah diyerek atmakta ve O'nu zikretmektedir. Bir taraftan: Kalb-i mümin beytullah denirken, diğer taraftan Allah'ın: Yere, göğe sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım buyurmasının nedeni budur. Allah, bu sözüyle, kendi evine gelebileceğini ima etmektedir. Bu geliş, iç âlemden dış âleme ziyaret şeklindedir. Biz de öyle yapıp, iç âlemden bu âleme gelmedik mi?

Ama sonunda yine geldiğimiz yere döneceğiz. Geldiğimiz ve gideceğimiz yer, bildiğimiz gibi, bizim asli vatanımızdır. Burası, bizim için bir misafirhaneden ibarettir. Burada, devamlı olarak sıla hasreti çekiyor, vatanımızı özlüyoruz. Esas vatanımız neresidir? Neresi olacak, büyük gönül âlemidir...

İkinci Kâbe ise: Beyt-i Mamur adını alır ve Gökteki süruş (Haberci) meleklerinin yurdu olarak nitelendirilir. Esas imar edilmesi gereken beyt (Ev) budur.

Beyt-i Mamur, aslında imar edilip gelmiştir. İnsana düşen, onun bu muammeriyetini (Canlılığını) ömrü boyunca devam ettirebilmektir. Beyt-i Mamur'daki tavaf süresi de, Kâbe'deki tavaf süresi gibi, merkezden uzaklaşıldıkça uzar. "Arş-ür rahman melâikesinin iki kulağı arası beş yüz yıllık mesafedir" sözü, bu durumu anlatabilmek için söylenmiştir.
Allah, kalbin nakşını daima yapmaktadır. İnsana düşen; oradaki putları, yani kendi düşünceleriyle meydana getirip, ilâhlaştırdığı fikirleri temizlemek, atmaktır. Allah, âyetlerini âfakta ve enfüste geçerli kılmıştır. Örneğin: Mekke'yi mübarek kılıp, orayı insanların toplanma yeri yapması işin âfaki yönüdür. Enfüste ise, herkesin kendi Kâbe'si ve o Kâbe'de kendi putları vardır.

Âfaki olan Kâbe'yi Mekke'de Allah yaptırmıştır. Ama, onu kullarının eliyle yaptırdığı halde, Beyt-i Mamur olan kalbi, kulun hiç bir dahli olmaksızın, bizzat yapmıştır. Ana rahmindeki hayatın dördüncü ayında kalbin atmaya başlamasında, insanın hiç bir etkinliği yoktur. İnsanı, nasıl ana rahminde elli, ayaklı, gözlü, kulaklı, yani her şeyi tam ve yerli yerinde yarattıysa, onun kalbi olan Kâbe-i muazzamayı da, içindeki nokta-yı süveyda denilen Hacer-i Esvet'iyle birlikte, bizzat oluşturmuştur. Nokta-yı süveyda denen o nokta, nazargâh-ı İlâhidir. Kalbin aksi kâinat dendiğine göre, kevnuniyet âlemindeki Mekke de, kalbin aksinden olma bir keyfiyettir. O halde, kalp denen şey: aslında bir manadır ve görünen âlem, o mananın zuhuruyla ortaya çıkıp, bu adı almış, o kalpteki insanlar da bu âlemde: Mübarek Mekke <3-96> demeye başlamıştır.

İnsanın ıslah olması, kalbini okumaya başlaması ile mümkündür. Bu, kişinin her şeyi, her zaman doğru söyleyen vicdanına danışarak yapması demektir. Çünkü, vicdan, insanın kusurlarını gösterir. Eğer kişinin vicdanı rahatsa, o zaman kendisi de huzurludur, rahattır ve mutludur, yani cennettedir.

Kusur işleyen bir kimse kendini affetmediği sürece, Allah da onu affetmeyecekir. Burada: İnsan kendini nasıl affedecektir sorusu ortaya çıkar. Bunun yolu, iyi huylar kazanmak ve kötülüklerden kurtulmaktan geçer.

Her insanın yaptıklarını vicdanına danışarak yapması ve vicdanının emirlerine göre davranışlarını düzeltmesi halinde, esas amaç olan: Din-i tabii hayata geçmiş olur. Böylece, insanlarda şüphenin doğmasına neden olan yalan ortadan kalkacağından, yalansız ortamda her şey doğru ve düzgün gider. Çünkü, bekâ âleminin tüm sırları kalpte tecelli etmektedir. Bunu: Zat sırrının yansıdığı yer kalp aynasıdır, yahut: Beka sırları bu aynadan görünmektedir diyerek de anlatabiliriz. Bu duruma göre: yok, varda; var da, yokta görünmektedir. Yani, göremediğimiz için yok zannettiğimiz varlık, görüp de var zannettiğimiz yokta (gölgede) göründüğü gibi, bunun tersi de olmaktadır. Çünkü, burası masdar (sudur, çıkış yeri) dır ve O evveldir, o ahirdir, o zahirdir o bâtındır, ve o her şeyi tüm olarak bilendir <57-3> âyeti gereği; evvelinin, ahirinin, zahir ve bâtınının birleşme yeridir. Bu nedenledir ki: kalp, Muhammediyet makamıdır ve Muhammed oradan tecelli eder. İşte, manen kalbe çok fazla önem verilmesinin nedeni budur.

Kalp, insanın maddi ve manevi hayat noktasıdır. Allah'ın iki parmağı arasında oynatarak takallüb ettirdiği (yönünü değiştirdiği) ve kâh cemal, kâh celaliyle tecelli ettiği yer burasıdır. İnsanın; kâh neşeli, kâh sıkıntılı oluşunun sebebi de, bu tecellilerin birbirini takip etmesidir. Çünkü kalp, hangi esma etkisinde olursa olsun kendine, yani aynasına yansıyan tecelliyatı, sema-yı arşın icmaldeki temsilcisi olan beyne aksettirmektedir. Bu yüzden beyin kapasitesi hudutlu, kalp kapasitesi, yani aşk ve istekler ise hudutsuzdur* diye bilinir. Böyle olunca da, kaybolmuş bir hazine olan hikmeti nerede bulursak almamız gerekir.” Lütfi Filiz / Noktanın Sonsuzluğu

(*Bilim, zerrenin külle ayna olduğunu, zahirde et parçası olan beynin, levhi mahfuz oluşunu ispata doğru gidiyor. “Varın yok, yokun var olması; maddi ve manevi, sagir ve kebir kavramları bir simetrinin sonucudur. Allah, aynı simetriyi insan vücudunda da meydana getirmiştir. İnsan beyni, levh-i mahfuzun temsilcisidir. Kalpten yansıyan her şey beyindeki hücrelerce zapt edilir ve böylece bu hücrelerin her biri birer âlem olur. Beyin, bir ağacın kökleri gibidir. Gözle görülmez, ama ağacın beslenmesini sağlar. İnsandaki ruhsal fonksiyonların ayarlanması ve insanın dünyaya adaptasyonunun sağlanması beynin görevidir. Beyindeki, yahut tasavvufi tabiriyle: Arş-ür Rahman’daki tüm hücreler, A’yan-ı Sabite görevi yapar ve tıpkı bir düşünce kitaplığı gibidir. Bu düşünceler zamanı geldiğinde, beyinden fikir olarak alınır, harf elbisesi giydirildikten sonra kelime ve cümle haline getirilip, mananın tecellisi (Meydana çıkarılması) sağlanır. Mana tecellisi, muhabbet-i ilâhinin zuhuru için kendinden kendine olur, yani bu anda kişi bir taraftan konuşan, diğer taraftan dinleyen, yahut veren ve alan durumundadır. Bunu: “Bir taraftan seven, diğer taraftan sevilen yine kendisidir” diye de ifade edebiliriz. Çünkü, O’nsuz bir zerre yoktur. Böyle olduğu için de, büyük nezafet (Temizlik, tam sağlık ve selamet) gereklidir. Allah’ta eğrilik, hastalık gibi kusurlar olamayacağı için, O’nun aynası olan insanda da manen bunların olmaması lazım gelir. İnsan, her zaman söylediğimiz gibi, kâinatın özetidir.” Lütfi Filiz http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1015747&Kategori=yasam&b=Tanrinin%20varliginin%20kaniti%20mi)

Kitap: http://www.pandora.com.tr/urun.aspx?id=154898

 

 

 
 
İstanbul - 19.11.2008
meryemirmak@gmail.com
http://sufizmveinsan.com