EN SOYUT SANAT İSLAMdır mASALı-3

Nur Cihan
 
 

başlamak bitirmenin yarısıdır derler  hani, başlarsam devam edebilirim ümidi ile…..

bu hafta çok ilginçti, Sana yazmak istedim..(beni öyle keyifle dinlediğin için minnettarım..Seni seviyorum..)tesadüfler!!!! silsilesi gibiydi yani..her şey için minnettarım..çok teşekkür ediyorum..hiç birine layık olmadığımı öyle çok hissediyorum ki..ama Sen, çok cömertsin ve çok incesin..aslında öylesine dağınıkım ki, toparlayamayacağıma inanıyorum..bence hiç mahsuru yok. Sen anlarsın nasılsa..bana da anlayacağım şekilde geri yansırsın..biraz uçalım mı?çünkü tek yapabileceğim şeyin tefekkür sanatçılığı olduğuna kesin kanaat getirdim…fukara edebiyatı yani:)düşünsene, öyle bir hamin var ki, tüm cömertlik ondan ve sen fukarasın .. “fakr” fukarası.. Sen’den başka hiçbir şeye muhtaçlığı olmayan demek hani..

geçen günlerden bir gün, tek taş alyans sınıfına, içinden Hızır geçen Adam Işık Hoca yine gelmiş.. çocukta, büyük bir hevesle o derse katılmış..artık, minicik de olsa edeb öğrenmeye ayak basmış sanki ve sorularının bazılarını yazarak bazılarını da hatırına geldikçe teneffüslerde Hocaya nakletmiş..nasılsa O, sohbetin içinde bunları cevaplayacakmış…ve ders başlamış..Hoca en çok, Hz. İsa’dan sözlerle muhabbet ediyormuş.. fakat, önünde daima açık bir Hz. Kur’an olduğundan, ana tema hep ayetlerden gidiyormuş..Kur’an ı anlamanın sadece kelime anlamları ile olmadığını, onu sonsuz şekilde anlayabileceğimizi anlatmış..kelimelere –tercümelere takılıp Aziz Kur’an-ı sınırlandırmanın ne kadar yanlış olduğunu da tekrar vurgulamış..

Boyut Osman Hoca sormuş:Hocam, en beğendiğiniz ve bugün için önerebileceğiniz Kur’an meali hangisidir ?..Işık Hoca, bir iki eski mealden anlatmış.. fakat, onlarında bugünün diline çok hatalı çevrildiğini de eklemiş.. “bugün, benim için, en iyi diyebileceğim Muhammed Esed’in mealidir” diye eklemiş..çocuğun da M.Esed’in ,”Mekke’ye Giden Yol kitabı” ile ilginç bir bağı varmış, onu hatırlamış nedense..ilk çıktığında bu kitabı okumuşmuş..bazı kitaplar çok gerçeklermiş ve insanı içine alırlarmış ya hani.işte bu kitapta  M. Esed, kendisine hem yol arkadaşlığı hem de yol göstericiliği yapan, bir çöl arabı olan Zeyd ile sahradaki yolculuğunu çok detaylı anlatıyormuş..orada ,her gece konakladıklarında; Zeyd ,kahve değirmeninde kahve çekirdeklerini çekerek,  yaktığı ateşte kavurarak  ikisine kahve pişiriyormuş.. belki de bu sahra gecelerinin en keyifli yeri burasıymış.. birde yıldızlar..çünkü çocukta, kitaptan kalan iz sadece bu bölümmüş.. o, Zeyd’in yaptığı kahvenin kokusunu bile duyduğu için, ilk kahve içmeye başladığı zamanmış..o yüzdende, bu kitapla arasında  böyle bir bağ varmış..

ve Işık Hoca  pek çok şey anlatmış..eşsiz dür,tertemiz olan, hakikatinde ise emanet olan o kalbin anlamından dem vurmuş…o günahsız ve günah işlemekten men edilmiş bir bebek kalbi gibiymiş..onun ise korunması elzemmiş..ve renkler..o renkli noktaların değişkenliğinden anlatmış…kişinin kendi hakikatiyle yüzleştiği o nokta, kişiye özelmiş..Hz. Pir Mevlana mesela kırmızı posta sahipmiş..ve diğerlerini anlatmış..ama demiş: bu alemde böyledir renkler..yoksa hakikatte beyazdır..aşk beyazdır..postta beyazdır..

çocuk, Işık Hocaya, ters N çizmiş arada..”bunu nerde gördün” demiş Hoca..çocuk anlatmış…Hoca, bunun aslı şöyledir diyerek N nin iki bacağını aşağıya doğru uzatmış…bir direğin başına şeriat, diğerine hakikat kelimesini Arabça olarak yazmış..ve o aradaki çizgiye değinmiş..sonra H gibi aradan bir net çizgi çizmiş..böyle olsaydı daha büyük torpil olurdu ve çok daha kısa olurdu ama oda çok iyi demiş..ve ders başlamış..Hızır a.s İle Hz. Musa a.s ın kıssasını anlatmış..Şeriat ile Hakikatin nasıl birbirinden ayrılmaz,birbirlerini tamamlayan ve anlamlandıran açıklayan tek  ilim-iki deniz olduğundan demlenmiş..bunu zevk edinmek için kişinin tüm zanlarından sıyrılması gerektiğini de eklemiş…bu kolay değilmiş.. çünkü, Hızır ile yolculuk kolay değilmiş, değil mi?
çocuk: Gönül İlmi mi daha büyüktür yoksa Hızır ilmi mi demiş..Işık Hoca: tabiî ki, Gönül İlmi sonsuzdur. Hızır İlmi ise sadece, O Gönül’den küçücük bir parçadır demiş ve Hz. Kur’an-ı eline almış..herkes Hızır derdinde.. oysaki  o  ilim ,Kuran-ı Kerim’in sadece birkaç ayeti ile yetinmek gibidir aslında.. oysa, Gönül İlminde, Kur’an ın hepsi -binlerce ayeti vardır ki ,Allah sana birkaç ayetle hitap etmemiş.. binlerce ayetle hitap etmiştir..Kur’ana iyi sarılmak lazım demiş..onu her an yeni bir anlamla anlamayı öğrenmek gerekir..

çocuk  O’na yönelmiş ..”içimden size sormam gerektiğini hissettiğim bir sorum var..bir isim duydum …”…” öyle biri var mı?”demiş..gülerek “var” demiş Işık Hoca..”nerde bulabilirim?” diye sormuş çocuk..bir cami adı vermiş Adam: arada bir oraya gelir.. O, çok yaşlı bir Allah dostudur ..illa O’nunla tanışman gerekmiyor ki.. O’nun adının anlamı –mecazları önemli aslında demiş..ve devam etmiş..

Ve bazı hikayeler anlatmış..”karın kardeşliğinden öte bir kardeşlik varmış, o nedir ?sorusuna cevab işte bu hikayelerden çıkacakmış..hal kardeşliğinden bazı örnekler vermiş Işık Hoca..hal kardeşlerinin birbirleri ile aynı oluşlarını ama bu alemde bunun anlaşılamayacağını, lakin onların bunu kendi aralarında zaman mekan haddi hududu içinde- kaza ve kader karşısında nasıl yaşadıklarından güzel ve anlamlı bir hikaye ile açıklamış..bunu kaldırmak bizler için zormuş tabii..birinin kanı aksa diğerinin de akarmış misali gibiymiş sanırım..ve fıkralar anlatmış..Ağası Allah olanların, başka ağaya ihtiyaç duymadıklarını da  bir fıkra ile açıklamış …hal ehli bir tanıdığının yaşantısından örnekler sunmuş..herkesi kendisi gibi sandığından,başkalarının içinde kendisini sergilediğinde onu anlamayanların, onu nasıl incittiklerinden falan bahsetmiş..ama onun yol ve yordamı öğrendiğinde, şaka ile karışık değişik mecazlarla, kendisi gibi dostlarıyla nasıl kendi aralarında eğlenerek sohbet edebileceklerinden, istediği sorulara herkesin içinde başkalarının anlamayacağı ama kendisinin anlayabileceği biçimde cevaplar alabileceğinden bahsetmiş..

……………………………..

ve  sonra..Bir Dost..Ahh!! Aman!! ne Dost..nikabı açmanın bedelinden bahsetmiş..o bedeli verenin halinden dem vurmuş..çocuk ağlamış..bazı isimleri duyduğundan, kalbinden tüm bedenine yayılan baskıdan kulaklarını elleri ile bastırmak zorunda kalıyormuş…işte bu Yar’den yansıyan tecellidenmiş sanırım..o isimler, onun içinden tüm hücrelerine yayılarak sanki big bang olmak istiyor gibilermiş..tıpkı içine öd katılan boyanın kıyametinin kopup suda açılması gibiymiş sanırım değil mi?istediğin bir serlevha ise ne olacak ki yani..al gitsin..sonunda o dediğin olacaksa..olmasa ne gam..önemli olan Senin mutlu olman benim için..ve bir sevinçli haber..yar üstüne yar olmaz aslında..ama O Yar’e Yar olanlar hepsi Bir Dost olduklarından, ayrı gayrı da yokmuş ya haniii..Nur’un Ala Nur gibi sanırım..basınç çok yüksek tabii…

ne demiş En Sevgili, En Sevdiğine giderken, şahadet parmağını yukarıya kaldırarak:YÜCE DOST…………..

…………………………

ve  tek taş alyans sınıfında bu defa, Arabi hocamca düşünme turları attıran Demirli Hoca varmış..
Feridettin Attar - Tezkiretü'l-Evliya eserinden anlatıyormuş.. o evliyalardan bir tanesinin söylediği bir sözden yola çıkarak, yine sonsuzca düşünme dersleriymiş bunlar..kabz ve bast mış konu..Hoca:sakın bu hallere –mutluluklara ve hüzünlere takılı kalmayın ve düşünmeyin ..ne gelirse o anı yaşayın ve geçin..çünkü haller gelip geçicidir..onlara takılı kalmak ise sizi geri bırakır, oyalar demiş..bu sözlere şu sıra çok ihtiyacı olan çocuk, gözünün önünde dursun diye bu sözleri buraya kaydetmiş..bazen bir söz insanı darmadağınık yaparmış..o söz dosttan yansıdıysa eğer, bu hal kıyamet gibi olurmuş..o sözü dost yüzünüze söylese asla acıtmazmış aslında ..ya başka ellerden duymak ……işte böyle..

ertesi gün…..

mekanda muhteşem bir minyatür sergisi var..bir Siyah  Kalem simurgu var..o latif ve sadece altınla yapılmış..kanat uçlarında- telek bulutları içinde İstanbul’un eski zaman mimari eserleri var..her dinden bir mabed..çok hoş..sergiyi geziyorum ve Allah’a dua ediyorum..”Ya Rabbi, iyi ki beni bu sanatlardan uzak tutmuşsun ..yoksa bu sabırsız- kabiliyetsizliğimle bu ince güzellikleri de kirletirdim”..artık tüm bilgiler kolayca bir araya getirilebildiği için, minyatürlerde tüm zamanları ve mekanları görmek mümkün..öyle güzeller ki.. artık bu sanatın kıyameti kopmuş yani dirilmiş bence..  hatta daha da ileri gitmiş diye düşünüyorum.ka’tı sanatından da bir minyatür var..içlerinde Ali Amcamın derin bir bağla sevdiği, yetiştirmesi için Süheyl Ünver’e emanet ettiği,kendisinden  çok az evvel bu alemden göç eden yeğeni Nusret Çolpan’ında bir minyatürü var…

Süheyl Ünver’i çok seven, dostu A.Güner  Sayar  Bey’in bir sohbeti varmış..konusu ise Bandırmalı  Ali  Öztaylan  Efendi’ymiş..çocuğun Evvel Zamanı yani..Anlatıcı, O’nu Süheyl Bey’i sevdiği-O’nun tarafından da sevildiği için sevmiş aslında..dostun dostunu sevmek geleneksel irfani yolun olmazsa olmazıymış ya hani..anlatmış..anlatmış..ve çocuk konuşmacıdan aldığı metin ve izinle, o hatıralardan şu bölümü bu masala  eklemek istemiş..ayrıca dostları için yazdığı tüm yazıları, benim gibi bir cahile, dilediğim gibi kullanabileyim diye yolladığı için kendisine şükranlarımı sunuyorum..

“Kendi gidip, ahbabları kalan yar!”
“Yar”,Bandırmalı Ali Efendi-Ali Öztaylan,gittiği yer, alemi cemal;kalanlar ise malum:onun sevdikleri,onu sevenler-dost ve akrabaları.

Bandırma’daki saadethanelerinde,ilk  ziyarete gittiğimde,hemen koyulaşan sohbette söz ’dost’un kıymetine gelmişti ki,Ali Efendi:Siz gelmeden bir müddet önce “sala” verildi,ölen zat dost ve akrabalarına duyuruldu.dikkat ettim;müezzin efendi akraba ve dostları demedi.bu da gösteriyor ki,”dost”kıdem itibariyle akrabadan önde bulunuyor” demişti.şimdi, bu aziz ve sevgili dost,93 yıl muammer olduğu bu dünya ile bağlarını koparıyor,Cenab-ı Hakk’ın “ircii”emrine itaatle beka alemine sefer ediyor.O’nun hayatı,şikayet ve pişmanlığa hiç yer vermeden,hüsrana düşmeden rasyonel bir organizasyonu içinde maddi hayatını temin ile zatına mahsus bir ruh ikliminde kamil ruhların takipçisi olarak tamamına erdi.Rahmetli Süheyl Ünver’in hazırladığı el yapması “Balıkesir “defterine düştüğü şu ruhlu notu bu vesile ile zikredelim:ALİ ÖZTAYLAN:MÜSLÜMAN-TÜRK RUMELİMİZİN EN TEMİZ ÖRNEĞİ.EVLİYADAN”

bu sözleri müteakip, camiden sala sesleri salona yayılıyor..bu zarafet çocuğu ve orada bulunan herkesi müteessir kılıyor gerçekte..sala ile huzur bulunuyor..
ve konuşmacı zat: sizler O’nu tanıyanlarsınız ..sizlerde anlatın lütfen diye salona hitap ediyor..oğlu konuşuyor..sonra sohbet karşılıklı devam ediyor..çocuk söz alıyor:az evvel, Siz “vechine, yarin göz izi değmiş dost” aramakla alakalı bir şiir okumuştunuz ya ..işte Ali Amcam, Sizin de anlattığınız gibi yıllarca, hep o göz izi değmişleri aramış bence..çünkü aşk durmaz ,yeni emanetçilerine devredermiş..ve Allah, O’na hediye olarak, O’nun dediği gibi: Kendi Latif- Cismi Latif olan,benim içinse aynı zamanda bir nebi manasında olan Latif Baltutan’ı Dost olarak vermiş..bir ömür birbirlerinin vechin de, gözlerinin izlerini seyretmişler..duaları birdi..Bir’i diğerinden iki ay sonra bu alemden ayrıldı..bizim için, Onların ikisi Ayn’ıydı..birini anmak demek diğerini de anmak demektir..o yüzden Latif Amcamızda burada …ve başka bir konuşmacı söz aldı..o da Haybabam - Latif Sultanın- Ali Sultanın dostluğunun birliğinden bahsetti..işte bizi bir araya getiren yine bu birlikti vesselam..

…………………………………………

ertesi gün olmuş ….kardeşi  Üsküdar’da eski bir kütüphanede, Osmanlıca dersine devam ediyormuş...çocuk bende gideyim bakayım..hocayı seversem belki öğrenebilirim deyip, olaya intikal etmiş..ve mekan, tam sevdiği gibiymiş..her şey tam olması gerektiği gibi..Hz. Hüdai’nin hazinesi buradaymış..hocaları da bu hazinenin bekçisiymiş.. Hoca evvela, her yeni gelene yaptığı gibi- sanırım bu teşvik içindi -bazı yazmalar göstermiş..çok heyecanlanmış çocuk..ve cilt kapaklarını gördüğünde ve içlerindeki o gözle görülemeyecek tezyinata nazar ettiğinde; henüz bu ilmin, bugün o kadar mükemmelliğe dönüşemediğini idrak etmiş mesela..daha çok çalışmak  lazımmış yani.. bu kadar ince işlere de pek talep olmadığını da biliyormuş.. çünkü artık devir göze ,duvara,eşyaya ve paraya göre talep ettiğinden, tablolarda büyümek zorundaymış..minyatürler olmuş maxitür yani..eskiden kitaplar kişiye özelmiş ve gösterişten uzak, sadece okuyacak, o birkaç kişiye  müstesnaymış..ve demir parmaklıkların ardına alınmışlar..nasıl güzel ve huzurlu kokuyormuş..böyle acaib bir canlılık varmış..çocuk biliyormuş ki, o kitaplar, rabbani ilhamla yazıldıkları için canlıymışlar ..kaderinde neden,okuyamadığı halde; hep kitaplardan yana bu kadar bir ganilik olduğunu anlayamıyormuş….

hoca ortada, iki çocuk yanında, Eski Türkçe Osmanlıcası kitabına bakıyorlarmış..çocuk okuyormuş:ben tasavvufi anlatımla öğrenmek istiyorum.. bana öyle anlatın olur mu? demiş..hoca ben hiç öyle şeyler bilmiyorum diyormuş sık sık ..oysa  anlatırken, harfleri acaip bir uçuruşla uçurtuyormuş:)bak şimdi harflerin düşünceleri başında.. henüz düşünüyorlar diyormuş.. ve alfabe aşağı inerken: bak düşünceler hayat bulmaya başladı,şimdi yaşlandık yani öyle düşünmeye vakit yok.. hareket- amel-iş lazım, başını vermek lazım ..sonra alfabe aşağı kayıyormuş,işte bunlarında, bedenlerini de sonra vermeleri lazım diye hoca şiirsel bir anlatımla terennüm ediyormuş..gerçekten de hoca tasavvufu hiç bilmiyormuş:)tasavvur ettiği harflerde sanki tasarruf ediyormuş değil mi?:)arada çocuk onun çizdiği harflere yeni şekiller çiziyormuş ve böylede anladım diyormuş.. hoca da çok eğleniyormuş: ooooo.. diyormuş oooo..çocuklar hocayı tek taş alyans sınıfına ders vermesi için iknaya çalışmışlar..ama davet ve cevab çocuğun hemen o esnada okuduğu metinden yansımış.. öyle mucizeymiş ki, şaşkınlıkla hem daveti hem de alt satırlardan okudukları o davetin kabulünün teyidini almışlar..inanılmaz bir eğlenceli okuyuşmuş bu..hocaya, bu zuhuratın sonucunda gün tayinini söylemek düşmüş:)çook teşekkür ediyoruz …..

çocuk okumuş ,okumuş..kitabı nerede ise, orasından burasından devirmişler..arada hoca, Farsça ve Arapça kelimelerden anlatmış. çünkü Osmanlıca bu üç güzel dilin birliğinden müteşekkilmiş..osmanlıca çok göreceli bir lisanmış..okurken alışana dek, kelime ve harflerde manayı oturtana kadar gezinmek gerekiyormuş..hangi ses en doğru, onu yakalayana dek, hem kelime- hem bilgi hazinesini dürterek uyarmak gerekiyormuş..hoca çocuğa okudukları kitabı imzalayarak hediye etmiş:üç ders sonra, sizle yazma eser okumaya bile başlayabiliriz demiş ki; çocuk henüz buna inanamamış..öyle çabuk mu yani?hoca:madem ki siz bu konuda meraklısınız;bir daha geldiğinizde size bir yazma eser …….çıkaracağım ve onun bir sahife kenarındaki işareti size göstereceğim..bakalım siz o işaretten ne anlayacaksınız.. eğer onu anlarsanız, o mektupta  anlayana bir müjde var..bakalım, bir dahakine.. tamam mı? demiş..çocuk çook mutlu olmuş..kendi  yazdığı bu çok aciz ve değersiz masallara karşı bu ne muazzam eğiliş..hem de” kimin kime mektupları”…..

hocanın özel merakı yaylalardan kekik toplamakmış..hafta sonu Aydos Yaylası’ndan topladığı kekiklerden demlenmiş çayı  ders esnasında ve kapının önünde  yeni dostları ile içmişler..hocanın ve çocukları buraya yönlendiren Haybabamın dostu M.Özdamar ve belediyenin restorasyon mimarı ve bir eski dilci varmış masada..çok hoş sohbet olmuş..bu atmosferde iki tarihi kütüphane müdürü ve eski bina uzmanıyla muhabbet farklıymış..onlar,sürekli Farsça ve Osmanlıca şiirler okuyorlarmış..atışıyorlarmış..ve çok eğleniyorlarmış böyle..bir ara, Hz. Hüdai’nin türbedarı olan, çocuğun rüya dostu uğramış..birbirlerini görünce şaşırsalar da onların kaderinde bu bağlamda,henüz çözemedikleri bir anlam varmış..

ve ertesi sabah:bir Füsus ul Hikem Şerhi dersine katılmış..öyle kalabalıkmış ki merdivenlerde dinlemiş.Şit  a.s bahsindelermiş..çok güzel geçmiş..bir mana anlatmış hoca..Hz. Hatice Annemizle alakalı..o görüşteki tarifi, hayaline çizerken ağlamış çocuk..gülümsemiş..ve gidilecek bir cenaze varmış, sonra..yolda iki araba kazarap olmuşlar..diğer arabadakilerde bir başka cenazeye yetişmeye çalışıyorlarmış..gülüşmüşler..az daha pek çok cenaze olacakken Allah  korumuş.. o kadarcıkla şifayap olmuşlar..iki tarafta anlaşmışlar ve cenazelerine yetişmişler..mezarlıklar çok huzurlu oluyor nedense..ve orada hocanın okuduğu Kur’an çok daha anlamlı ve tesirli tabii..insanın oradan çıkası hiiç gelmiyor nedense..

eve dönmek vakti..işte koskocaman bir haftanın bilançocu..benim payıma sadece muhabbetin derinliği ve o derinliğin içinden uzanan sarmaşığın-ışkın içine doğru hasretle çekilmek düştü..yada ben öyle zannediyorum..çünkü öyle zannetmeyi çoook seviyorum..şimdi durup kendime baktım, ne rengim dedim..nötr ve renksiz olduğumu anladım…ve sen aklıma geldin birden.. sakince gülümsedim..seni seviyorum…

SENİN İÇİN BİR ŞİİRCİK

küçük bir havuzun içinde deryacık
temizleyen, ayak bileklerine dek suyunu boşaltmış

kum,taş,çakıl ve midyeler
elini kapmış bir deniz kabuklusu

ve bir yola karşılıklı serilmiş,çift sıra tesbihler
rengarenk ve biçimdeler
içlerinde gözünü tek alan

kırmızı mercan olan……………