Gaflet Uykusu
Meryem Irmak
 

Gaflet uykusu tatlıdır. Öyle rüyalar görür ki insan uykusunda, hiç uyanmak istemez. Meselâ, tatlı uykusunda kendini vahdette görmeye bir başladı mı, sonra cenneti beğenmez olur! Ne cenneti? Abdullahın cennette işi ne?!

-Cennet bühl sınıfına ait olup, onlar düşük sınıfın insanlarıdır. Biz vahdet yaylasına açılmışız! Neyleyelim daracık cenneti? İlim! İlim! İlim! Delil iterseniz ilmimize, koskocaman egomuza bakın! Nasıl büyüttük biz bu egoyu sanıyorsunuz? İlim ile! Görmüyor musunuz ilmimizi?

-Yok, valla! Egonuzdan pek görünmüyor ilminiz! Biraz aşağı indirseniz egonuzu, belki görünür ilminiz…

-Bizim aşağıda işimiz ne? İlim lâzım tabiî ilmimizi görmeye! E siz ne göreceksiniz ki zaten? Kör, cahillersiniz ancak!

-Haklısınız, tam da öyle. İsâbet buyurdunuz!

***

Âhir zaman tasavvufu!

Yeni!

Esfeldekilerin vahdet rüyası!

İronik!

Ruhsati’nin dediği gibi, “Gel de bu rüyayı yor deli gönül!”

“Mülkün sahibi sensin! Dilediğin gibi tasarruf edersin! Muhakkak ki her şeye kâdirsin, hâbirsin! ”

Hû!

***

Ve çorbayı uzun uzun kepçelerle birbirine içiren, “buyur kardeşim, sen iç” diyen dervişlerin hikâyesi ne hoş değil mi? Nostalji işte! Özlememek mümkün mü geçmişin edeb meclislerini!

***

Zaman zaman okurdan mail geliyor: Allah ilminizi artırsın!

Efendim,

Tâbiri caizse, ilmi kim kaybetmiş de biz bulalım!

Ne ilmi?

Hangi ilim?

İlmi olana “âlim” denir. Âlim ise cahilin zıt anlamlısıdır. Oysaki, cahil olduğumu kaç defa söyledim! Tasavvufta nefsini bilmeyene “cahil” denir. Çünkü ilim, kendin bilmektir. Kendini bilmeyen, başkaca bildikleriyle tasavvufta âlim kabul edilmez!

Ve BEN CAHİLİM!

Herkesin, başta ben olmak üzere, eline kalem alıp, hem de tasavvuf gibi bir alanda yazı yazmaya çekinmediği bir açık alan internet! Cahil cesareti, işte! Neler yok ki internette? Arasanız peygamber bile bulursunuz!

Ama madalyonun bir de öbür yüzü var ki, bendeniz, cehlime hamd ederim! Allah’a şükürler olsun ki, O’nun yardımı ve izniyle, lûtfu ihsanıyla, cahilim, inşallah! Cahilim, bilmiyorum ve bilmediğimi biliyorum, O’nun izniyle. Şu anda, şimdilik… Bilmediğini bilmekle övünüp, şımarmaktan Âlemlerin Rabbine sığınırım. Rahman’ın iki parmağı arasındayız ve Allah, azanları sevmez. Allah, “biliyorum” deme zehabından, gaflet uykusundan muhafaza buyursun. Çünkü gaflet, cahil olduğunu bilmemek, “bilmediğini bilmemek”, zulmetin koyusudur. Zifir! Cahil olduğumu bildirdiği için, Rabbime şükürde acizim!

Allah, karanlıklardan aydınlığa çıkarandır. Allah’tan ümit kesilmez hiçbir zaman! Nura gark etsin Rahman, bütün gafilleri ve bütün cahilleri! Amin.

Âli İmran – 8/9 (Elmalılı Hamdi Yazır- orijinal)

“Ya rabbena bizleri hidayetine irdirdikten sonra kalblerimizi yamıltma da ledünnünden bize bir rahmet ihsan eyle, şüphesiz sensin bütün dilekleri veren vehham sen.

Ya rabbena! muhakkak ki sen insanları geleceğinde hiç şüphe olmıyan bir güne toplayacaksın, şüphesiz ki Allah mi'adını şaşırmaz”

Efendim,

Bendeniz “yazar” da değilim. Yazan’ım. Gerek yazarlar, gerekse yazanlar vicdanlarıyla baş başadır. Yazdıklarının vebalini üstlenmektedirler. Çünkü bir taraftan Allah da yazıyor, bizlerin yazdıklarını!!! Ama maalesef kimi zaman vebal çok kolay unutulabiliyor. Vicdanın yerini ego alıyor! Birkaç övgü almak, güzel söz işitmek her an azmaya hazır nefsin hoşuna gidiyor. “Şüphesiz ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, Rabbimin kendisini esirgediği dışında, var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir” (12-53)

Âlim olmayanlar “ilim paylaşınca” ortaya âlimcilik oyunu çıkıyor, âdeta. Oynamak isteyenler oynar elbet. Al gülüm, ver gülüm, misâli! Körler sağırlar birbirini ağırlar, misâli! Ama oynamak, kör ve sağır kalmaya devam etmekten başka bir fayda getirmez!  Eğer ki bu, fayda ise!

“Kişiyi övmek onu mânen boğazlamaktır” Hadis-i Şerif

“İlmim, ilmin” diye birbirini övüp, hem kendi nefsine, hem birbirinin nefsine zulmetmek, nasıl bir ilimdir? Adı nedir bu ilmin?

Ölçü:

Kendine istemediğini başkasına da isteme!

Zulmü ne kendi nefsime, ne de başkalarının nefsine isterim, Allah’ın izniyle!

Amaç, kozadan kurtulmaktı; eskisini söküp, yerine yenisini örmek değil! İnsanların bir kısmı gafil kaldıkları konular kendilerine hatırlatıldığında, kimbilir, belki de yeni ördükleri kozalarından çıkmamak için, hatırlatanı hemen taşlamaya kalkıyorlar!

Olsun!

Canları sağ olsun!

Ellerine, dillerine sağlık! 

Allah hepsinden razı olsun!

“Zulme rıza zulümdür”. Taşlanmaktan daha can yakıcıdır!

Evvel zaman içinde, koza koza içinde…  Yetmiş bin hicap, yetmiş bin perde, yetmiş bin koza. Dile kolay! Hû!

Yazının başındaki diyalog bir karikatürden alıntı değildi. Evet, biraz abarttım, ama gerçekten de benzer “zan”lara ve üsluplara tanık oldum! Peki, ne yapmalı? Bunları fıkra niyetiyle okuyup, içimizden kıs kıs gülmeli mi?

Hayır!

“Zulme rıza zulümdür”.

İnşallah, ölçüye uyup, kendimize istemediğimizi başkalarına da istememek, daima nasibimiz olsun!

Allah taş atanlara gül atmak nasip etsin! Gönülleri ağarsın, hikmet pınarları fışkırsın, ilimleri irfan olsun, inşallah! Öyle kemale ersinler ki onların yüzü suyu hürmetine, Rahman, bizlere de mağfiret etsin! Amin. Hû.

***

Neden yazıyorum?

Öğrendiklerimi, okuduklarımı, yolculuğumu, kendimle tartıştıklarımı, düşünce süzgecimden geçenleri; payıma düşeni paylaşmak için. Kimi beğenir, hak verir; kimi karşı çıkar, o da öyle faydalanır!

Ama ne hikmetse, en sıkı takipçilerim beğenmeyenler!

Niye okuyorsun?

Eskiden arabesk müzik sevdiğini gizleyen entelektüeller vardı! Gizli gizli Orhan Baba dinler, ortalıkta cazdan, hard rocktan bahseder, arabeski kötülerlerdi!..

Mert olmamak, başka bir zulüm!

Maksat, birine bir şey öğretmek veya herhangi bir öğretiye ikna etmek değil elbette. Yüksek sesle düşünmek! Bu süreçte insan, tanık olduğu yanlışlara ve yaygın çelişkilere ya sessiz kalabilir, vebal yüklenir veyahut da bilinen doğruları hatırlatır. Bu hatırlatmanın kardeşlik ve kulluk görevi olduğuna inanıyorum. “Biliyordun da neden sesini çıkarmadın, insanlardan mı korktun, Allah’tan korkacağına?” vebalinden kurtulmak için. “Neme lazımcı” olmamak için.

Fikirleri argümante etmek, düşünceleri, yaklaşımları karşılaştırmak, tartışmak ve tartıştırmak, çelişkileri göz önüne sermek, soru sormak, doğru olanı aramak insanları eleştirmek değildir. İnsanları çekiştirmek hiç değildir. Fakat elbetteki her fikrin bir sahibi ve savunanı vardır. Sonuçta, fikir dediğiniz ağaçta yetişmiyor; birisinden çıkıyor. İşte, bazen savunucular fikirlerini savunamadıklarında, “insanları kritik ediyor” diye, fikir kritik edenlere iftira edebiliyorlar. Kendi payıma, iftiracıların iftiralarından Allahû Tealâ’ya sığınırım.

Gaflet ağır ve tatlı bir uykudur! Hele uyuyan kendini cennette değil de, vahdette görüyorsa...

Fikir ve kişi eleştirmek farkı ve bu konudaki hassasiyetim şundandır:

Tasavvuf ile öğrendik ki, insana zâtından dolayı saygı gösterilir; sıfatından dolayı değil. Çünkü Zât değişmez. İnsana verilen değer de bundandır. Kim olursa olsun! Kâfir, cahil, gâfil, çingene, düşük, fakir, erkek, kadın vs.

Kişinin sıfatları devamlı değişir. Bugün hırsızdır, yarın bir tevbe nasip olur, dünyanın en namuslu insanı oluverir. Sıfatlar değişir, Zât değişmez. O hırsızken de insandı, tevbe edince de insandır ve saygıdeğerdir.

Sıfatta kalanlar bir insana, örneğin zengin diye itibar edenler, yarın o kişi fakirleşince yüzüne bakmazlar! Ehl-i Zât ise, herkesin zâtına itibar eder, sıfatına değil.

İşte, tasavvuf eğitimi bize sıfata değil, Zât’a yönelmeyi öğretiyor! Zât’ın hakikâtte kim olduğunu öğretiyor! “Her ben diyende ben diyen O’dur” (Yunus)

Bütün sıfatlar Zât’a aittir!

O yüzden kimseyi fikrinden, inancından dolayı eleştirmemiz mümkün değil! Ama fikrine katılmıyorsak düşüncesini eleştirebiliriz. Bildiği yanlışsa, onun hidayetini umarak doğrusunu söyleyebiliriz ve söylemeliyiz. Kendi cehlimizden başlayarak cehaletle mücahade ederiz. Herkesin “Fatır” ismi ile programlanmış anlayışına/anlayışsızlığına saygı göstererek… 

***

Internet ortamında şöyle bir gözlemim oldu: Salt bilgi, insanların kalbini katılaştırıyor!

Malûm, eğitim ve öğretim farklı olgular. Bilgi daha çok öğretimi ilgilendiriyor. Eğitimsiz öğretim, yani salt bilgi âdeta kalbi katılaştırıyor! Dikkat ederseniz velilerin eğitiminden bahsedilir daima, öğretilerinden değil! Mutlaka eğitirken öğretiyorlar da. Ama öncelikli amaç eğitmek! Öğretmenin gayesi eğitmek! Nitekim, cahillerin elinde bilgi, atom bombası oldu!

“En büyük yazar bizim derginin yazarları, en büyük okur bizim derginin okurları, en yenilikçi de bizleriz. Öteki dergi mi? Onlar eskilerin masallarıyla uğraşsın. Zavallılar! En büyük MUVAHHİD biziz, siz değilsiniz! Siz küçüksünüz, büyüyünce öğrenirsiniz!!! Ama, bu hâlinizle,  biraz zor!”

Şangır, şungur!

Gitti ayna!

Kırıldı!

Her atılan taş aynayı kırar.

Kişinin kendi aynasını.

Aynadaki bir tek çatlak bile, BİRi iki yapar!

Kolay mı muvahhid olmak?

Taş atan, kendi aynasını kırmıştır, sadece.

Kendi kalesine gol atan futbolcu gibi, kendi nefsine zulmeder, kendi attığı taş ile!

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” Hadis-i Şerif

Bilip de susmak ha keza aynı şeydir.

En büyük haksızlık ve bütün haksızlıkların başı, sebebi, hep, “nefse zulüm” değil midir?

*

Behey Yunus sana söyleme derler

Ya ben öleyim mi söylemeyince…

*

“KÜÇÜMSEYEREK SURAT ASIP İNSANLARDAN YÜZ ÇEVİRME VE YERYÜZÜNDE BÖBÜRLENEREK YÜRÜME! ÇÜNKÜ ALLAH HİÇBİR KİBİRLENENİ, ÖVÜNGENİ SEVMEZ.” Lokman 18

Değerli Okur;

Bugüne kadar, satır aralarında, “Hz. İnsan” gerçeğinden habersiz, mârifet erbâbı olan kâmil mürşidleri “şıh” kategorisine koyan, “bu devirde İNSAN kalmadı, hem ne lüzumu var canım, BEN kendim erebilirim” EGOcu tasavvuf yaklaşımına; böylelikle ölmeyen İNSAN’a öldü denmesine (Ölen hayvân imiş / Aşıklar ölmez), açıkça veya örtülü olarak avamın inancıyla alay edilmesine; vâz edilen bilgi yeni bile olsa ezberciliğe ve taklitçiliğe, salt bilgiciliğe, büyüklenmenin her çeşidine karşı durarak bunların İslâm tasavvufunda asla yeri olmadığını, her biri “Kâmil Mürşid” olan mutasavvıfların, pîranın, mârifet erbâbının eserlerinden faydalanarak nakletmeye çalıştım. Elimden geldiğince, dilim döndüğünce.

Satır araları, bugün, satır oldu…

İstisnâları tenzih ederim; ve/fakat, Lâ ilâhe illallah’ın mânâsını bilmeden tekrarlamak nasıl ki ortaya bir “tanrı” çıkardıysa, nefsini bilmeden, nefsini bilenlerin bildiklerini eğitimsiz bir öğrenmeyle öğrenmek de ortaya sadece ego çıkardı. Bilgi, zulüm oldu. İlaç, şifâdır ama tüm kutuyu birden içiverince zehir olur. Ve bütün ilaçların üstünde yazar: Doktorunuza danışın!

“Emaneti ehline verin!”.

Ham kişide “olgun” bilgi, ziyanlıkmış, meğer. “Bundan ötesi sır” diyen Ehlûllah, ketum olduğu için mi, bildiklerini kendilerine saklayıp bencil davrandıkları için mi, yoksa zulmetmemek için mi sırladılar bazı bildiklerini? Allah Ehli, Yâ Hû, bencil olur mu? “Sır” derken, yoksa, bir bildikleri mi vardı, dinleyen kulağa göre mi konuşuyorlardı? İlacı yavaş yavaş mı içiriyorlardı? Genel bir reçete yerine, kişiye özel reçeteler mi yazıyorlardı? Böylece, birine sır olan başkasına açılıyordu da, emanet, böyle böyle mi yerini buluyordu? Ehil kişi sohbette mi yoksa sükûtta mı bulunuyordu?!

Allah’ın lûtfû sadece sırrı bilen havassa mı?

Ya, takdir-i Hüdâ, bünyesi tedaviye cevap vermeyen avamın hali nicedir?

Ayetle sabit ki, Rahman’ı görmediği halde (nefsini bilmeyenler/Enel Hak demeyenler) görüyormuşçasına ibadet edenlerden, hûşû duyanlardan Allah razı ve onları cennetle müjdeliyor! Tabii, bu kibrimizle, görmeyenlerin cennetini gecekondu mahallesi gibi düşünürsek, sonra gecekonduyu da bulamayabiliriz! Bu nefsinin hakikâtini tam olarak bilmeyen ama O’ndan korkan ve O’nu seven kulların, avam sınıfının, şöyle bir özellikleri var: Kibirli değiller. Onlar, “Ben bilmem, Allah bilir; Allah ne yazmışsa onu görürüz” inancında ve teslimiyet içinde, ellerinden geldiğince, kendilerine ulaşan bilgi çerçevesinde, öğrendikleri kadar emir ve yasaklara uyma gayretindeki insanlardır. “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez” (Hadis). İşte o insanların, avamın itikadında kibir yoktur. Fazla bir “ilim”leri olmasa da bildikleri kadarı onları kibirden temizlemiştir.

İlmin gayesi temizlenmek değil mi? İşte, belki de bu yüzden, Enel Hak demedikleri halde, Rahman onlardan razı olduğunu beyan etmiştir. Allah, bütün kullarına lütûfkârdır!

Tevazûdaki dahil, her türlü kibirden arınmak, inşallah, hepimize nasip olsun, kardeşler! Taklitçinin tevazusu bile kibirdir. Kibir, vaktiyle meleklere ders veren, ilim bilen iblisin sıfatıdır. İlim ile kendin bilen Adem’de kibir olmaz. İlmin gayesi arınmaksa, arındırmayan ilim neye gerektir?

Bir de, İslâm dininin adını kullanan eli kanlı katiller var, maalesef. Bunlar da nereden çıkıyor? Avamdan, “Rahman’ı görmediği halde görüyormuşçasına inananlar” denilen sınıf, herhalde bunlar değil! Görmedikleri belli! Ya gördükleri nedir? Din neden ve nasıl bu kadar yanlış anlaşılıyor? Onların, Allah’ı ve dinlerini yanlış tanımaları, tarikat veya mârifet bilgisine sahip olmamalarından mı, yoksa daha şeriat kapısındaki yanlışlarından, şeriatı içi boşaltılmış, taklitçi, şekilci bir anlayışla uygulamalarından, “dinime hizmet ediyorum” diye nefislerinin  hevâ ve hevesine hizmet etmelerinden mi kaynaklanmaktadır? Yunus diyor ki: “Din tamam olucak, muhabbet doğar”. Daha, ilim öğrenmenin farz olduğu şeriat kapısından geçemeyince, o kapının hakkı verilmeyince, muhabbet, yani gerçek tarikat kapısına nasıl varılsın? Eğri bacadan, doğru duman çıkmaz, misâli... Şeriatla tarikat tamam olmayınca, hemhâl olmayınca, ikisi BİR olmayınca, hakikâtle mârifet hiç bulunamıyor! Şeriat doğru anlaşılır ve doğru uygulanırsa ondan zaten tarikat çıkar! “Komşun açken tok yatma” demek, “Egoist olma, bencil olma, nefsini arındır!” demektir. Komşusu açken tok yatmamak düsturu, sosyal yaşama, âfâka, zahire huzur getirirken (şeriat kısmı), kişiyi nefsinden arındırıp (tarikat kısmı), bölüştürüp paylaştırıp, ona enfüsî bir aşama kaydettirir. Böylece şeriattan tarikat doğar! Kâl, hâl olur! Enfüs, âfâk BİRleşir. Selâm, yayılır. “Şeriat tarikat yoldur varana / Hakikât mârifet andan içeri”. Mârifetin başı şeriat, şeriatın sonu mârifettir!

Bu dört kapı, dört lokma değil; TEK lokmaymış! Kapı, lokmanın çiğnenme derecesini gösterirmiş sadece. Gaye, lokmayı yiyebilip, bünyeye katmakmış. OLMAKmış. Birden yutulursa, ya boğaza takılır veya mideye oturuverirmiş!

“Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?”.

Hâsılı, ezbere tasavvuf bilgisiyle, değil ehl-i tasavvuf olmak, ehl-i şeriat bile olamayız. O ego değil midir Kabil’i katil eden; meleği şeytan eden? Dünyanın bütün fen ve din ilimlerini de bilsek, egomuzla Allah’a yaklaşamayız; hattâ uzaklaşırız. Hem biz, hem siz ile bırakınız abdullah olmayı, böyle kibir ile, bühl cennetini bile bulamayız! “Ben ilmin şehriyim” buyurduğu halde Resûlullah (sav) faydasız ilimden Allah’a sığınmıştır. Öyleyse, hangi ilim? Fırsat eldeyken, âr ile temizleniriz inşallah, sonra mâzallah nâr ile temizleniriz!

Arefe günü TRT 1’in iftar programının konuğu Postnişin Tuğrul İnançer idi.  Sunucu sordu:   “Efendim, bu kendi kendine Allah’ı bulmak, Allah’ a varmak nasıl bir şey? Böyle şey olur mu? Mümkün müdür?”. Tuğrul Bey cevapladı: “ Olmaz öyle şey efendim. ‘BEN kendim Allah’ı bulurum!’ Ben dediğiniz anda zaten olay baştan bitmiştir. Bir gün bana birisi şöyle dedi: ‘Efendim, Allah Kur’an’ı anlamayalım diye mi indirdi? Madem herkes anlamayacaktı niye indi?’. Tabiî ki Kur’an anlamayalım diye inmedi, ama anlayandan öğrenelim diye indi.  Kur’an sana bana inmedi ki... Risâlet, Resûl’ün (sav) risâleti. Kur’an derken bile O Kur’an dediği için Kur’an diyorsun!… O’na, Resûl’e, İNSAN’a uymakla ancak, Allah’a uyuyorsun

Tekke demek, “bina” demek değildir. Tekke, insan demektir. İnsan varsa tekke vardır. İnsan yoksa tekke yoktur. Ve İnsan’ın tekkeye/binaya ihtiyacı yoktur. Kuşadalı İbrahim Efendi Aziz (k.s), tekkesi yanınca “Üzülme İzzet, mâsivayı yaktın; şimdi her taraf tekke oldu” demiş. Eskiden, muhtemelen dinî hayat ağırlıkta olduğu için, sosyal yaşam ‘dinî yaşam’ olduğu için, yani din ve sosyal yaşam arasında büyük bir uçurum olmadığından, ayrıca bugünkü gibi TV, internet, playstation, tatiller vs bulunmadığından (!) ve din eğitimi veren kurumlar da mevcut olduğundan insanlar bir binada, bir çatı altına toplanmışlar. Toplanmasalardı ne yapacaklardı? Alternatifleri neydi? Denebilir ki bugün tekke âdeta celvet devrini yaşıyor. Tekke artık o kadar celvetî  ki, binası da yok! Sırf gönül!

Tasavvuf, yenilenmektir. Ama yenilenmek “biz bıktık bu dörtten; biraz da beş diyelim iki kere ikiye” demek değildir. Bu, sapmaktır. Tasavvuf, ibn-ül vakt olmak demektir. Ân-ı daimi bulmaktır. “Dün dün ile gitti cancağazım, yeni sözler söylemek lazım.” Tasavvuf, inkılâptır. “Unutup bildiğin nâdân olmaktır” ‘Ben bilirim’ dememektir. En önemlisi ise, tasavvuf, İNSAN demektir. İnsan sırrına ermektir. Allah buyuruyor ki “Ben insanın sırrıyım, insan benim sırrımdır”. Tasavvuftan insanı çıkarınca, bir şey kalmaz!

Günümüz insanı her şeyi kapsülleştirmek istiyor. “Bir hap içiversem de derdimden kurtulsam. Mutmain olsam!” Hakikât yolu bir kapsüllük yol değildir. Niyazî Hazretlerinin buyurduğu gibi:

Aşk yolu belâlıdır her kârı cefalıdır
Candan ümidin kes canana erem dersen

Sabretmede Eyyûb ol gam çekmede Yakûb ol
Yusuf gibi mahbûp ol Kenan'a erem dersen

Hormonlu domateslerde ne yok? Sabır yok! Hızlı hızlı kızaran domates dışardan bakınca eski domateslere benziyor ama hiçbirinin tadı tuzu yok! Üstelik de kanserojenler! Oysaki, eski domatesler, koca bir kışın, karın, boranın ardından kavuşulan o eski, sabırlı domatesler, kanser yapmak şöyle dursun, kansere şifâ idiler! İllâ modern olacak ya, dedelerimizin tarımına “organik tarım” deniyor şimdilerde. “Bizim yaptığımız zarar getirdi, yanlış yaptık” diyememekten olabilir mi acaba? Sözüm ona eskinin hakkını teslim etmek neden bu kadar zor ki? Emmare özelliği olan gururdan olabilir mi? Yoksa etraf ne der korkusu mu?!

Yakın bir gelecekte, genleriyle oynanmış sebzeler hormonlu domatesleri aratacak gibi görünüyor! Vaktiyle, Genom Projesi aklıma Allah’ın şu uyarısını getirmişti: Ölçüde, tartıda haksızlık yapmayın! Ölçü, tartı sadece bakkalın terazisi değil ya! Bilim de bir nevi “ölçü-tartıdır”. Allah, suyu bir ölçüye göre indirdiğini beyan ediyor! Allah, “ölçüp, tartmayın” da demiyor; “haksızlık yapmayın”, buyuruyor. Ölçüde-tartıda haksızlık yapılır da, örneğin genlere zulmedilirse, bu tüm insanlığa zulüm getirir. Halbuki genleri okuyabilmek, ne muhteşem bir keşiftir; ne muhteşem bir okumadır! Hû! Ne var ki, şeytan-melek bileşimi insan, bilgisizlikle olduğu gibi, bilgi ile de kendine zulmedebilme yeteneğine sahiptir. İşte, bu noktada din tanımı, ‘güzel bilgi’ değil, ‘güzel ahlâk’ olmaktadır! Eğitim olmayınca, Rububiyet nuru parlamayınca, bilgi kararıp, zulmet oluyor. “Biz, Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyi indiririz. O, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (17/82)  

***

Bütün bu ifade etmeye çalıştıklarım şahsımın ortaya attığı fikirler, yeni fikirler değildir. Sadece benim de katıldığım, iman ettiğim görüşlerdir. Cahil halimle, her aklıma geleni fikir diye halka beyan etmekten Allah’a sığınırım. Her yeni fikir doğru fikir demek değildir. Bilim, bugün doğru kabul ettiği bir önermeyi elli sene sonra yanlışlayabilir! İşte, tam da bu yüzden, bilimin metodu güvenilirdir, sağlamdır! Ve yine bu yüzden, din, vahiy ve imana dayalıdır! 

Umuyor ve diliyorum ki, tanık olduğum hususları, tanık olmam hasebiyle; inşallah, lâfı dolandırmadan, açık yüreklilikle ifade ettim ve işim bitti! Kimsenin kimseyi bir fikre inandırmaya gücü yoktur! Lâ havle! O yüzden amaç ikna etmek değil, ifâde etmek, nakletmek; böylelikle, kulluğunu ifâ etmektir. Bundan başka da bir şey söylemek tekrara girer ki “İki günü eşit olan ziyandadır”. Hepimiz, her konuda programımıza göre değerlendirmemizi yapar, nasibimizi yaşarız. Sonuçta, dört kapının dördü de kullar ile doludur. Kapılar, kulsuz kalmaz!

Ne demişti Hz. Ali (k.v): “El an kemakân

Yâ!

El an kemakân!

Kapılar, kulsuz kalmaz!

Öyleyse, bugün de mârifet erbabı vardır. Biz bilsek de, bilmesek de; bulsak da bulmasak da… Çünkü el an kemakân!

Sistemde boşluk yok, öyle değil mi?

“Tasavvuf, Âdem baba mesleğidir. Dünya var oldukça İsâ nefesli yüce insanlar var olacak ve onlar, dikenler içinde yetişen güller misâli kokularıyla kendisini tanıyıp sevmek bahtiyarlığına eren müstaid kişilere âdemiyyet esrârını anlatacaklardır.”

                                                                                  Hoca Hafız Aziz Mehmet Dumlu

“Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır”. Meselâ ben, şu kadar zamandır tasavvuf okuyorum; değil vuf’una ermek, tasa’sına gelemedim tasavvufun! E’sinde kaldım! “ ‘E’ de nerden çıktı?” derseniz: e-tasavvuf ! Devir elektronik devri, her şeyin sanalı var! Açık öğretim usulü, e-tasavvufla nefsini bilmek de bu kadar OLuyor!

***

Umulur ki tuttuğumuz yol bizleri delâlete değil, hidâyete götürsün. Sevgili’ye kavuştursun.

Elif Lâm Mim!

Hak bizlere öyle bir ilim ihsan buyursun ki, Muhabbeti İlim ile Mârifete tebdil edelim! MİMlesin bizi Rahman!

Amin.

Allah muiniz olsun!

 Eyvallah!

Meraklısına: http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=345

 

 

 
 
İstanbul - 07.10.2008
meryemirmak@gmail.com
http://sufizmveinsan.com