|
 
endilerini
pozitif bilime adamış insanlar dahi, varsayımlara dayanan
olguları bazen kanıtlayamazlar. Şayet; kanıtlayabilirlerse,
“bilimsel açıdan” belirli bir seviye ve olgunluğa erişmiş
olmanın mutluluğunu yaşarlar...
Örneğin; her
kabın şeklini alabilen, saydam bir yapıya sahip, su adı
verilen maddenin, bilimsel yöntemlerle incelendiğinde, iki
hacim hidrojen ile bir hacim oksijenin laboratuar koşullarında
+4 derecede birleştirilmesi sonucunda ortaya çıktığını görebilirsiniz.
Kısaca, suyun
kimyasal bir terkiplenme sonucu var olduğunu söyleyebiliriz.
Ne var ki;
bilimin vardığı bu sonuca, sadece dünya ile isimlenen yerkürede
ulaşılabilir. Aynı bulguya , atmosfer yapısı şartları
farklı olan Pluton gezegeninde varmak olası değildir...
Kaldı ki, bazen
bilimin ortaya koyduğu doğruların, değil uzayda, değişik
bir mekânda, laboratuar koşullarında bile aynı değerleri göstermediği
bilinmektedir.
Mesela,“ İki
nokta arasındaki en yakın uzaklık bir doğrudur.“ anlayışını
getiren Euclid geometrisi, bu mesafenin ancak bir eğri ile ölçülebileceğini
söyleyen Spheric geometrisi karşısında doğruluğunu
koruyamaz...
Yine, ışık hızı
aşılabilirse zamanda ‘ileri’ gidilebileceğinin öne sürülmesi
de böyle yanlış verilen örnekler arasındadır. Oysa, tam
tersine, ışıktan hızlı seyahat edilebilirse, zamanda geri
gideriz. Dünyanın etrafında bir tur atacağımızı düşünün,
başladığımız zamandan önce, başladığımız yere, daha
yola çıkmadan evvel varırız...
Somut verilere
dayandığı kabul edilen bilimsel anlayış, böylesine,
durağan veya değişkenlik gösterirken, insan da bir hayli
zorlanıyor ...
Şayet her olgu
dar bir skalada değerlendirilseydi,
müspet bilimin bu farklı teorilerine bile gerek
duyulmayacak, sıra dışı insanların düşünce tarzlarını kabullenmek ise asla mümkün olmayacaktı...
Bu alanda yapılan araştırmaların, tespitlerin önümüzdeki yıllarda daha da gelişeceğine muhakkak gözle bakılıyor...
Mistik sahada da,
varlığın bütünlüğü ve bölünmezliği konusunda düşünen
ve bilimsellikten faydalandığını söyleyen birimlerin halleri de pek farklı sayılmaz...
Mistik görüş
de, maalesef, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından
ve genetik mirastan ötürü olsa gerek, toplumsal yaşam değerlerinin
belirlenmesinde göreceli olan koşulları kabul etmede gereken
hassasiyeti ortaya koyamıyor.
Tabi bu durumda
ne müspet bilim kalıyor, ne de tabulardan kurtulabilme anlayışı.
Ve hiçbir etik endişe taşımadan, bilinen tavırlar
sergileniyor.
Bu kötümser bir eleştiri değil,sadece bir durum saptaması...
Bence,
mistisizmin, Allah ilminin getirebileceği koşulların, pozitif
bilimle birleştirerek algılanması ve istifade ederek keyif alınabilecek
bir bakış açısı oluşturulması gerekmektedir!.
Ancak insanın
hayret edilecek tavırlarla,
amiyane bir tabirle söylüyorum,
olaylara at gözlüğü ile bakması ve bu halde iken dahi ısrarla
müspet bilimin mistisizme katkısı olduğundan bahsetmesi,
inanın, affedilecek bir hata değildir...
Bireyleri değişik boyutlara hazırlayan bilimin, yaşamını
duygular istikametinde devam ettirenlerin bakış açılarında
değişiklik yapması düşünülemez...
Muhittin-i Arabi Şuayp fassında,
"İslam aleminin en önemli şahsiyetlerinden Cüneyd-i Bağdadi, ‘Sufinin rengi suyun rengidir’ sözünü bilse, herkesin inancını kabul eder ve Allah’ı her suret ve itikatla bilir. Ama o, zan sahibidir. İlim sahibi değildir. Nitekim, Allah
Ben kulumun benim hakkımdaki zannına göreyim" demiştir.
Yani “ben ona
ancak itikadı suretinde görünürüm. İster mutlak düşünür
ister bağımlı...” derken,bireyi duyguları dışına taşmaya
ve mutlak doğrunun bulunmasına davet etmiyor mu ?..
Sözlerimi
özetleyecek olursam diyebilirim ki; nedensellik kavramını
duyguları ile yaşayan insanın
özüne ulaşacağını sanması ve belli bir düzeyde
“mutlak doğru budur”
demesi kadar abes bir şey düşünülemez...
İstanbul
- 26.10.2000
http://afyuksel.com
|