Ölüm Nedir -2-

Prof.Dr. M.Kerem Doksat
 

Dahası: Er-Râzî, ruhun mâhiyetinin kadîm veya hadîs (sonradan yaratılıp yaratılmadığı) olduğu, cesetlerin ölümünden sonra bâki mi kaldığı, yoksa onunda fenâ mı bulduğu, ruhun saadeti ve şekavedinin ne olduğu vs. açılarından öğrenilmek istendiğini, Allah’ın da buna cevap olarak: “De ki ruh Rabbimin emrindedir” meâlindeki âyeti indirdiğini söylemektedir. Evet, ruhun yaradılışının Allah’ın en büyük fiillerinden biri olduğunu ortaya koymakta, insanın, varlığı hakkında kesin bilgisi olmasına rağmen, nefsinin hakikatini kavramaktan âciz olduğunu bildirmektedir.

Kelâmcılar insan terimi üzerinde dururlarken, insan olarak isimlendirilen şeyin ceset mi, ruh mu yahut da her ikisi mi olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. İleri sürülen bir takım delillere göre, insan olarak isimlendirilen ve muhatap alınan şeyin görünen bu ceset olmadığı, onun ölümüyle yaşamaya devam eden ruhun insan olarak adlandırıldığı ispata çalışılmıştır. Nassların kesin olarak ortaya koyduğu gibi ruh, cesedin ölümünden sonra yaşamaya devam etmekte, ceza ve mükâfat ile muhatap olmaktadır. Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler; fakat siz farkında değilsiniz” (el-Bakara, 2/ 154) buyurmaktadır.

Rasûlüllah “Âllah’ın peygamberleri ölmezler. Onlar bir dünyadan ötekine nakledilirler” ve “kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyurmaktadır. Bu ifâdeler, insan olarak isimlendirilen varlığın, cesedin ölümünden sonra da yaşamaya devam eden ruhun olduğuna delâlet etmektedir. Yâni insan bu ceset ve kalıptan başka bir şeydir.

Her ne kadar ruhun mâhiyeti, niteliği, fonksiyonları vs. yönlerinin insan bilgi ve idrakinin ötesinde olduğu, bu âyete (el-İsra, 17/85) dayanılarak kabûl edilmişse de, bâzı âlimler ruh hakkında konuşma hususunda bir sakınca görmemişler ve onu izah etmeye çalışmışlardır. Alusî, ruhun ulvî, nuranî ve hayat sâhibi olan bir varlık olduğu görüşündedir. Ancak ona göre ruh, mâhiyet itibâriyle duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bu, bir anlamda suyun gül içinde dolaşması gibidir. O, ne hulûlü ve ne de ayrılmayı kabul eder. Bedende dolaştığı sürece ona bağlı olarak bütün organlara hayat verir. İbn Kayyım el-Cevziyye de aynı görüştedir.

Rasûlüllah’dan nakledilen “ruhlar toplu cemaâtlerdir. Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar” hadîs-i şerifi de ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğuna işarettir (İbn Hacer el-Askalânî, Fethul-Bârî, Mısır 1959, VII, 179–180). Bedrüddin el-Aynî, bu hadisi şerh ederken şöyle demektedir: “Bu delil, ruhların (ceset için) araz olmadığını, onların cesetlerden önce mevcut olduklarını ve cesedin yok olmasından sonra da var olmaya devam edeceklerini ortaya koymaktadır” (Umdetul-Karî, Mısır 1972, XII, 371). Ruhların toplu olarak yaratıldıkları ve sonra da cesetlere dağıtıldıkları söylenmektedir. Görüldüğü gibi âlimler, bu konu ile alakâlı âyet ve hadislerin tefsirinde ruhların bedenlerden önce toplu olarak bir defada yaratıldıkları, Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna muhatap oldukları ve sonra da insanın ana rahminde yaratılmasıyla cesetlere nefhedildikleri (üfürülmeleri) sonucuna varmaktadırlar.

Ruhun anne karnındaki cenine üfürülmesi, insanın rahimde oluşumu ve gelişmesi hadis-i şerifte şu şekilde ifâde edilmiştir: “Şüphesiz sizden birinizin teşekkülâtı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddette bir pıhtı olur. Sonra o kadar müddette orada bir parça et haline gelir. Sonra, Allah ona bir melek gönderir. Meleğe “Amelini, ecelini, rızkını, Şakî ve sa’id olacağını yazması şeklinde dört kelime emrolunur. Sonra da ona ruh üfürülür…”. Abdullah b. Mes’ud’dan rivayet edilen bu hadis, Müslim tarafından ruhun üfürülmesi, dört emirden önce zikredilerek rivâyet edilmektedir.

Ruhun ölümlülüğü ve ölümsüzlüğü üzerinde de tartışmalar yapılmıştır.

Ruh, ölümden sonra nerede kalmaktadır? Her insanın ömrü, Allah tarafından takdir edilmiş olup, ne bir artma ve ne de bir eksilmeye tâbi tutulmaz. Allah’ın takdir etmiş olduğu zaman dolunca, ya bir sebep çerçevesinde ya da sebepsiz olarak insan ölür. Yâni, Azrail tarafından ruh kabzolunur, bedenden geri alınır. Ölümden sonra ruhun Kıyâmet Günü’ne kadar geçici olarak kalacağı âleme Berzah Âlemi denir. Berzah Âlemi, dünya ile Âhiret arasında bir geçiş yeridir ve bu iki âlemden de farklı olup, mâhiyetini ancak Allah bilmektedir. Ancak, Berzah Âlemi’nde ceza ve mükâfatın ruhlar üzerinde etkili olacağını, “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur” hadisi bildirmektedir.
Âlimlerin çoğunluğuna göre (ki doğru olan görüş budur), ruhlar beka (süreklilik) için yaratılmışlardır. Ezelî değildirler; ancak, ebedidirler; ölen, insanın cesedidir. Ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, Kıyamet Günü’nde tekrar bedenine dönünceye kadar, Allah’ın nimet ve azabına muhatap olacağı bir gerçektir.

Şehitlerle alâkalı (el-Bakara, 2/ 184) âyet buna delâlet etmektedir. Yine Allah “Her nefs ölümü tadacaktır” (Alû İmran, 3/185) buyurmaktadır. Nefsin ölümü tatması, bedenin ölümü esnâsında ölüm acısını hissetmesi, bedenden ayrılırken acı duymasıdır. Tatmak için diri ve duyarlı olmak gerekmektedir. Nefsin ölümü, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bedenden ayrılan ruh, içinde kazandığı şekli bedensiz olarak sürdürür.

Kurtubî’nin hocası olan Ahmed b. Amr şöyle demektedir: “Ölüm, mutlak yokluk değil, bir hâlden diğer bir hâle geçmektir. Şehitlerin Allah indinde diri ve rızıklandırılmakta olmaları, kendilerine verilen nimetten ötürü sevinmeleri de bunu gösterir. Şehitler diri olduklarına göre peygamberler de diri olmalıdırlar. Nitekim Hz. Peygamber, Miraç Gecesi’nde, Mescid-i Aksa’da ve göklerde peygamberlerin ruhlarıyla karşılaşmış, onlarla görüşmüştür. Öte taraftan Hz. Peygamber, kendisine selâm veren herkese selâmını iâde edeceğini haber vererek bedeninin ölümüyle, ruhunun ölmediğini ve verilen selâm ve salatların kendisine ulaşacağını bildirmektedir.

Bâzı düşünürlere göre, ruh maddeden ayrı olup, ne âlemin içindedir, ne de dışındadır. Onun bir şekli, biçimi ve kişiliği yoktur. Kimilerine göre ise, ruh, bedenin arazlarındandır. Ruhlar ancak beden ile birbirinden ayırt edilebilirler. Bedenin ölümünden sonra ruh tamamen yok olur. Görüldüğü gibi ileri sürülen bu görüşler birer faraziye niteliğinde olup, dayanaktan yoksundurlar. Bu tür gaybî meselelerle alakalı sağlıklı bilgiler, âyet ve hadislerde verilen bilgilerle sınırlıdır.

Anlaşıldığına göre, muhtemelen ruh, bedene girmeden önce belirli bir şekle sâhip değildir ve o durumu hakkında insanoğlunun hiç bir bilgisi yoktur. Anne karnında oluşan insan bedenine üflendikten sonra bir kişiliğe sâhip olur. Ancak, ruh bedenle birlikte gelişir, olgunlaşır ve bir kişilik kazanır. Zaman, bedeni yıpranır fakat ruh, zamanın yıpratıcılığından etkilenmez. Kişinin iyi işleri, ibâdetleri ruhu güzelleştirir, kuvvetlendirir ve olgunlaştırır. Kötü ameller ise ruhu çirkinleştirir. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle demektedir: “Yüce Allah, bedeni ruha kalıp olarak düzeltmiştir. Beden ruhun kalıbıdır. Ruh bedeninden bir şekil alır ve onunla diğerlerinden ayrılır. Ruhun taşıdığı özellikler ve kaabiliyetler bedene tesir eder. Bundan dolayı beden, ruhun iyilik veya kötülüğünden etkilenir. Dünyada bedenle ruh kadar birbirine sıkı sıkıya bağlı olan ve birbirini etkileyen başka bir şey yoktur. Bundan dolayı ruh, bedenden ayrılınca, iyi bedende olan ruha “Ey mutmain nefis, çık!” diye hitap edilir. Kötü bedende olan ruha da “Ey habis nefis, çık” denilir. Yüce Allah “Allah, öldükleri sırada nefisleri (ruhları) alır, ölmeyenleri de uykularından (bedenlerinden alıp kendinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir…” âyetiyle nefslerin alındığını, sonra bâzılarının bırakıldığını bildirmiştir. Tutulup bırakılmak, bir ferdiyeti gerektirir. Hz. Peygamber de “Ölenin gözü, alınan ruhunun ardından bakakalır” demiş, meleğin kabzolunan ruhun elinden tuttuğunu, bu sırada yeryüzünde benzeri görülmemiş bir koku meydana getirdiğini haber vermiştir. Eğer ruh, bir arazdan ibâret olsaydı, kokusu olmazdı. Çünkü arazın kokusu olmaz, arazın elinden de tutulmaz. Kendisinden koku gelmesi, elinden tutulması, onun insan şeklini koruduğunu gösterir”. Hadislere göre kabzolunan ruhlar göklere çıkarılmakta, orada melekler iyi ruhları selâmlamakta, nihâyet, Rabbin huzuruna sokulmaktadırlar.

Şiîlik’te Ruh ve Ölüm

Şiâ Mezhebi, onun Türk versiyonu olan Alevîlik, Bektaşîlik ve Mevlevîlik gibi tarikatlarda alenen veya Batınî olarak ruhun ölümsüzlüğü fikri de, metempsychose ve reenkarnasyon fikirleri de mevcuttur.

Bilhassa Alevîlik, Bektaşîlik ve Mevlevîlik’te Türkler’in kadim dini olan Şamanizm’in büyük etkisi vardır ve Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Mevcut, Vahdet-i Şuhud (bu vahdet anlayışı, özellikle İmam-ı Rabbanî’nin Vahdet-i Vücut’a yönelttiği eleştirilerle güç ve yaygınlık kazanmıştır. Vahdet-i Şuhud anlayışı, tasavvufta görülen her nesnede Allah’ı görmektir. Vahdet-i Vücut anlayışına karşı çıkan mutasavvıflar tarafından geliştirilmiştir. Vahdet-i Şuhud anlayışının temelinde varlık ile Allah’ı ikilik kavramı ile ele alırlar. Vahdet-i Şuhud, tasavvuftaki fenâ [Allah’da yok oluş] makamıyla bağlantılıdır. Bu anlayışa göre, zâhir ve bâtın olmak üzere iki çeşit fenâ vardır) gibi mefhumlarla canlı cansız her şeyin ruhu olduğu, onlara saygının bundan dolayı gerektiği anlatılır. Bunlar Sünnî’lere göre küfür, hâttâ şirk kabûl edilir. Vahdet-i Vücut tâbiri bu öğretinin en büyük sözcüsü olan Muhyiddin İbn Arabî’nin eserlerinde geçmez. İfâdeyi ilk kullanan, İbn Arabî’nin talebesi Sadreddin Konevî’dir. Gerek bu gerekse diğer tasavvufî arayışlar koyu Teizm ile Deizm ve Panteizm (Allah her şeydir) arasında sûlh sağlayan Panenteist (her şey Allah’tır) yaklaşımlarıdır.

Hz. Mevlânâ kendi vefatını cesetten kurtulup, Allah’a kavuşarak yeniden doğma olarak görür ve her sene ölümünü kutlarız Şeb-i Arûz ile… Şeb Acemce; gece demek. Mustafa Nihat Özön’ün lûgatinde Şeb-i ruz diye geçiyor. Ruz (rûz?) ise Gün, gündüz demek, gene Acemce. Şeb-i ârûs (z ile değil) şeklindeki yazılışı ise TÜRDAV Osmanlıca-Türkçe Büyük Lûgat’indeki bahsedilişi. “Rûz: gün, 24 saatlik müddet, * gündüz” denmiş. Arapça arus ise (ayın ve sin ile) gelin, Husrev Pervis’in sekiz hazinesinden biri, simyada kükürt demekmiş. Gene Arapça aruz ise nazım ölçüsü, bir beytin ilk mısrâının son ayağı…

Anlayabildiğim kadarıyla Şeb-i Arûz bizim uydurmamız. Acemce ile Arapça’yı, geceyle gündüzü, bütün günü Türk usûlünde nikâhlandırmışlar ve hazinelerle süslemişiz; ne de iyi ve güzel eylemişiz! Bundan önceki bir yazımda bahsetmiştim.

Buraya kadar anlattıklarıma, Ulu Önder Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün “hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” vecizesini ekleyerek son vermek istiyorum.

Kulaklarımda Türk-Osmanlı Musıkîsi Modern Dönemi’nin en büyük üstâdlarından Minür Nurettin Selçuk’un ölümsüz yorumunda beni hep ağlatan ölümsüz şâir Yahya Kemâl Beyatlı’nın şu mısrâları yankılanıyor:

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayâl edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhud gül.
Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç…

KAYNAKLAR

Ali et-Tehanevî (1984) Keş-Şafu İstilahatı’l-funun. İstanbul: I, 541.

Cavit Sunar (2003) Tasavvuf Tarihi. 2. Basım. İstanbul: Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları.

Elisabeth Kübler-Ross (1974) Death: The Final Stage of Growth. Touchstone: Simon & Schuster.

Helmut Werner (2005) Ezoterik Sözlük. Bülent Atatanır, Murat Batmankaya, Derya Demirbaş, Uğur Öncer, Almanca aslından tercüme edenler. İstanbul: Omega Yayınları.Hilmi Ziya Ülken (2008) Felsefeye Giriş – 1. Doğa Bilimleri, Felsefe ve Metodoloji. Gözden geçirilmiş 1. Baskı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Mircea Eliade (2000–2007) Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, 3 cilt. Ali Berktay, tercüme eden. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Murat Gündüz, Dilek Özcengiz (2005) ARŞİV; 14: 410–415.

Paul Janet-Gabriel Seailles (1978) Metalib ve Mezahib. M. Hamdi Yazır, tercüme eden. İstanbul: 145.

Stanford Encyclopedia (2006) http://plato.stanford.edu/entries/death/, giriş: 24 Mart 2009 Salı.

Vedia Bülent Çorak (2000) Bilgi Kitabı, 2. Baskı. İstanbul: Dünya Kardeşlik Birliği Mevlâna Yüce Vakfı Yayını.

 
 

 

 

İstanbul - İstinye - 19.05.2009
M. Kerem Doksat
Professor of Psychiatry
Istanbul University
Cerrahpaşa Medical Faculty
Department of Psychiatry
Head of the Mood Disorders Unit

Neslim Güvendeğer Doksat, Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı  http://sufizmveinsan.com
doksat@superonline.com